nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






Anasayfa


Bize ulaşmak isteyen okurlarımıza;

Üyelik bölümünden bize ulaşabilirsiniz. Üyelik işlemlerinide maalesef tablet veya cep telefonu üzerinden gerçekleştiremiyorsunuz. Üyelik işlemlerini sadece bilgisayar üzerinden yapabiliyorsunuz. S
izlere sitemizde huzurlu ve aydınlatıcı okumalar dileriz. Kendinize, sevdiklerinize ve ülkemize çok iyi bakınız.


Dini Konular


Alternatif tıp hakkında bilgi aktaran bir sitenin dini konulara girmesi, bir çok okurumuzun merakına ve tuhafına gider. Bu konuda da sizlere bir açıklama getirelim, bir; İslam dini bizlere neden birşeyin başınıza geldiğini ve onu üzerinizden gidermek için ne yapmanız gerektiğini anlatır. O yüzden sanal tıp ve doğal tıp ne kadar hastalıklar ile ilgili ise İslam dinide o kadar ilgili. İki; türkiye geldiğimde migren gibi rahat tedavi edebildiğim bazı sıkıntılarda zorluk çektiğimi gördüm. Neden sanal ve doğal tıp yöntemleri ile bu sorunu çözemiyorum diye araştırmaya koyulduğumda nazar gibi negatif enerjilerin hastalıklara sebep verebildiğini, bu radyoaktif tarzı enerjileride doğal veya sanal yöntemler ile gidermenin mümkün olmadığını tespit ettim. Bu tür  enerjiyi yeryüzünde nötralize edebilmenin sadece iki yolu var, ya cinleri kullanacaksınız, piyasadaki biyoenerji uzmanların %99,98 kullanıyor ya da Kur'an-ı Kerimi. Biz kolay yolu değil biz zor olanı seçtik. Hikmet ve bereket zor ve meşakkatli yoldadır inancı ile yıllarca Kuran-ı Kerim üzerine araştırmalar yaptık ve bu araştırmalarımızın bazı sonuçlarını sizler ile paylaşmaya niyetlendik. Üç; ülkemizde yoga, reiki veya şakra gibi uygulamalarla iç huzur yakalama gibi felsefi akımlarla misyonerlik faaliyeti yürütülür. Her hangi bir vatandaşımız doğal tıp yöntemleri ile ilgili bir araştırma yapmak veya bunu öğrenmek istediğinde erişebildiği tek bilgiler bilimden uzak açıklamalar, uzak doğu felsefi akımları ile süslenmiş bilgiler ve uzmanlar. Biz bunu öğrendiğimiz an buna duyarsız kalamazdık, gençlerimizin masum beyinlerin o hurafe uzak doğu bilgileri ile daha fazla zehirlenmesine izin veremezdik. Dört; doğal tıp uygulayıcılarına baktığınızda bunların genelde ya kendilerini uzak doğu felsefelerine kaptırdığını ya beyaz türk tayfasından olduğunu ya da cinler alemi ile içli dışlı olduğunu görürsünüz. Biz bu üç tayfanın karşısında yer alan bir hayat görüşüne sahibiz, bu farkıda yazılarımıza ve websitemize yansıtmamız gerektiğine inandık. Beş; içiniz ne ise dışınızda o olsun. İçten hesaplı olmadan kıvırmadan dürüst ve direk olursanız, ben buyum beni kabul edecekseniz böyle kabul edin derseniz karşınızdaki insanlara hakkınızda yanlış biz izlenim vermezseniz. Hayatta daha az hayal kırıklığı yaşar ve yaşatırsınız. Ben hastalarıma ve okurlarıma hayat felsefemi ve duruşumu net aktarıyorum, kıvırmadan direk olayın özüne iniyorum. 

Şifanın Sırrı


Alanımda en iyisi olabilmek için yıllarımı okumak, araştırmak yeni teknikler geliştirmek ve bu tekniklerde üstad olabilme çabaları ile geçirdim. Vardığım nokta, halen en basit hastalıkları bazen çözemiyorum. Bin hastada tutan bir yöntem aynı hastalığa sahip başka bir hastada bazen tutmuyor. Sonunda anladımki doğru teşhis ve doğru yöntemleri bilmeniz size şifa garantisini vermiyor. Kendimi ne kadar yetenekli ve bilge görsemde, ne kadar özgüven dolu olsamda her yeni hastada kendimi yeniden mesleğe atılmış gibi hissediyorum. Bu acziyet hissiyatını ben bu zamana kadar hep daha fazla çalışmak daha fazla araştırmak, daha fazla yeni yöntemler keşfetmek ve kendimi sürekli sorgulamak ve bu soruların cevabını bulmakla geçirdim. Her başarısız olduğum vakada nerede hata yaptım; teşhistemi tedavidemi niyettemi gibisine. Mesleki hayatım yöntemlerimi ve eksiklerimi sorgulamak ve bunlara cevap aramakla geçti. Ne zamana kadar, bu zamana kadar. Yıllardır peşinde olduğum o gizem bir anda dank etti. Hani hayatın anlamı nedir, ömür boyu araştırdığınız ama bir türlü cevabını bulamadığınız sorular vardır ya, işte ben mesleğimle ilgili o gizemin peşindeydim; HASTAYI HASTA YAPAN NEDİR VE HER TÜRLÜ HASTALIĞI ÇÖZEN EVRENSEL BİR YÖNTEM VARMIDIR? Yıllardır peşinde koştuğum o gizemi görmeyi ve anlamayı Allah bu dönemde bana nasip etti. Mesleğimle ilgili çözümlemeyi başardığım o gizemi burada sizinle paylaşmak istiyorum. Websayfamıza girmeniz, benim bir ömür peşinde koştuğum o gizemi o sırrı almanız için demek yeterliymiş;
     
       - hastayı hasta yapan nedir
         günahları
      - evrensel çözüm nedir
         tövbe 

Sonuç

Bu sırrı çözümledikten sonra bir iki yıldır mesleğime aralık verdim. Bu inzivah sürecinde araştırma ve hobilerime yoğunluk verdim ve mesleğime nasıl bir yön vermem gerektiği üzerinde kafa yordum. Ne yapmalıyım, bir çıkmazdayım. Hekimlik benim ölçü ve değerlerime göre bir hastalığı tedavi etme sanatıdır. Eğer hastalıkları tedavi edemiyorsam o sanatı icra etmeninde bir anlamı yok. Başkaları bir ağrı kesici, bir antiobiyotik bir tansiyon ilacı bir akupunktur iğnesi bir manipülasyon ile kendilerini ve hastaları uyutmak ve kandırmakla ömürlerini geçirebilir. Bu ama benim ahlaki değerlerime, mesleki etik ölçülerime göre kabul edilir birşey değil. Eğer uygulamalarınız hastalıkların kaynağına inmiyorsa, o zaman daha fazla hastaları ve kendimizi kandırmanın bir anlamı yok. Bugün burasını tedavi edersiniz ama, o soruna sebep olan unsurü ortadan kaldırmadığınız müddet o sorun başka bir gün başka bir yerden patlaklık verecek. Yaptıklarımız sadece pansuman etkisi görüyorsa o zaman hayr kalsın, biz böylesine bir mesleği icra etmek istemiyoruz. İlaçlar derseniz, tedavi edici bir ilaç yok. Hiçbir ilaç şirketi tedavi edici bir ilacı piyasaya sürmüyor. En basiti antibiyotikler, ağrı kesiciler bile belki size bir veriyor gibi görünebilir ama bilinki sağlığınızdan on alıpta götürüyor. Aldığınız ilaçlar sadece hayatta kalmanızı sağlıyor, size sağlık getirmiyor. Ne zamana kadar? O ilaçlar başka yerleri tahribat edinceye kadar. Ne zamana kadar? Siz o ilaçlar ile hastalığı yıllarca oyalayıp hastalık bütün bedene yayılıncaya, onarılamaz boyuta ulaşıncaya kadar. Ne zamana kadar? Bedenleriniz o ilaçlara alışıp o ilaçlara tepki vermeyinceye kadar. Doğal tedavi yöntemleri derseniz, onlarda artık yetersiz kalıyor. Hastalar artık nadiren bir sorun ile geliyor ve nadiren bir hastalığın başlangıç noktasında size geliyor. Size geldiklerinde aradan 30-40 yıl geçmiş, sıkıntılar dokuların mayasını tamamen değiştirmiş. Siz, fizyolojik yapısını yitirmiş fiziki değişime uğramış dokuları doğal tedavi yöntemleri ile tedavi edebilmeniz için hastayı 4-6 aylık bir tedavi sürecine almanız gerek ve bu süreç içinde hastayı 24 saat tedavi altına almalısınız. Bu mümkünmü, mümkün değil? Hastalıklar anormal bir boyuta ulaştı. Siz artık insan enerjisi, aklı ve bitkiler ile bunun altından kalkamıyorsunuz. Bazıları (biyoenerjistler) bu çıkmazdan doğal olmayan yöntemler (cinler) ile çıkmaya çalışıyor. Ci
nlerin o yoğun enerjisi sayesinde, günümüzde sadece onlar, makul bir süre içinde makul bir netice alabiliyor. Öyle veya böyle, velevki o hastaların bütün sıkıntılarını makul bir süre içinde çözdünüz, yine bütün çabalarınız boş; o hasta o hastalıkları kendisine musallat eden günahları işlediği müddet başka bir yerden o günahlar tekrar bir hastalık olarak ortaya çıkacak. Bir hekim olarak siz sürekli suyun akışına karşı kürek sallıyorsunuz. Siz sıkıntıların kaynağı (günahlar) ile uğraşmıyorsunuz, siz ömrünüzü hasar tespiti ve hasarları onarmakla geçiriyorsunuz. Hastalıklar günahların dışa çıkış, yeryüzündeki görünür halidir. Siz bir çıkış noktasını kapatsanızda o kişi günahlar içinde yoğrulduğu müddet başka bir yerden yine bir hasar bir sorun ortaya çıkıyor. İşlediğiniz günahların ağırlığına göre bel fıtığından şeker hastalığına, kanserden kazalara kadar herkesin günahları farklı bir organ farklı bir uzuvda zuhur ediyor. Bu zamana kadar ben hasar tespiti ve hasarın onarımı ile meşgul olmuşum, bilmeden işlenen günahların hasarını onarmışım. O hastayı uyarma yerine ona indirilen ilahi cezayı ortadan kaldırmaya çalışmışım. O kişiye; sen günahkarsın, bir yerde bir hata işledin, tövbe et deme yerine onu tedavi ederek o yanlışların içinde yoğrulmasına katkıda bulunmuşum. Rabbim affetsin. Sonunda anladımki, hastalıkların çözümü ilaçlar veya alternatif tıp yöntemleri değil, hastalıklardan kurtulmanın yolu tövbe etmek, helalleşmek, kendiniz ve hayat ile barışmak, kendi ve atalarınızın günahları adına fakirleri doyurmak ve oruç tutmaktır. 

Tövbe

İnsanlar hastalıkları genetik bir bozulmadan bir mikrop bir travmadan ibaret bir oluşum olarak görür, ötesini görmez. Ötesini görmedikleri içinde hastalıklarına yönelik yeterince araştırma yaptıkları ve doğru hekimi buldukları an sıkıntılarını giderebileceklerini düşünür. Bu doğru değilmi? Doğru değil! İnsanlar kendilerine maalesef şu basit soruyu sormaz; bu mikrop bu genetik bozulma neden bana musallat oldu veya bu travma neden benim başıma geldi, neden ailemden veya çevremden birisinin üzerine değilde benim üzerime indi?
Bize bir hasta geldiğinde işte biz kendimize bu soruları sormaya başladık; o kişi ne yapmış olmalıki Allah onu cezalandırma ihtiyacı duymuş. Dini konulardaki araştırmalarımız bizi şu tespite itti; "başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işlediklerinizden gelir" (Şura Süresi, 30). Biz hastalıkların ve başınıza gelen kaza ve belaların direk bu Ayet ile bağlantılı olduğunu tespit ettik. Bu Ayet bize ne anlatıyor? Allahın insanlara kötülük etmediği, başımıza gelen her musibetin kendi günahlarımızdan dolayı geldiğini anlatıyor. Siz bir hata bir günah işlerseniz bu size bir gün bir bela bir musibet olarak geri dönüyor. Eğer o hastalık bütün ailede görünüyorsa o zaman ebeveynler ve atalar birşeyleri yanlış yaptı. Bu tespit neden önemli? Şifa doğru teşhis ile gelir, siz sıkıntınızın kaynağını tespit ederseniz, şifayı yarı yollamış olursunuz. Mikroplar ve kazalar olayın görünen tarafı, görünmeyen tarafını bizler bu zamana kadar ihmal etmişiz. Bizler hastalıklara ve kazalara odaklanmışız o mikropları bize çeken bize musallat eden unsurlere değil. Madalyonun hep görünen yüzü ile ilgilendiğimiz içinde hastalıkların tedavisinde istediğimiz neticeleri bir türlü alamıyoruz. Müdahale ve çabalarımızda hep eksik hareket ediyoruz. Madalyonun diğer yüzü ne? Diğer yüzü tövbe, helalleşme, pişmanlık duyguları, insanın kendisi ile Allah ile ve çevresi ile barışık olması. Tövbe neden önemli? Başınıza gelen herhangi bir sıkıntı yapmış olduğunuz bir günahtan dolayı gelir, şifada ister istemez o günahın antidotu ile mümkün. Nedir günahın antidotu? Tövbe etmektir, helalleşmedir. Bu hastalığımızı çözermi? Hastalığınızı çözmez ama şifa için bir onay bir ruhsat almanızı sağlar. Bu, ssk'ya müracat edip tedavi olabilmek için gerekli belgeleri temin etmeye benzer. Siz nasıl ssk'dan bir onay aldıktan sonra o belge ile istediğiniz yere gidip tedavi olabiliyorsunuz, tövbe ve helalleşmede Allahtan o onayı almanızı sağlar. Bu ilahi onayı aldıktan sonrada istediğiniz yerde gönül rahatlığıyla tedavi olabilir ve tedavinizinde olumlu sonuçlanacağını ümit edebilirsiniz. Biz ama ne yapıyoruz, en azından bu zamana kadar ne yaptık; biz kendimizi sorguya çekmeden, tövbe etmeden en iyi hekim en iyi ilaç ne ise onun peşine koştuk ondan şifa medet umduk. Sonuç; ortama bir bakınız, sonuç belli değilmi? Hastaneler tıklım tıklım dolu, hastalıklar çılgınca bir artış içinde ve insanlar nice maddi ve manevi kayıplar altında.

Günahlar

Günahlar ile hastalıklar arasındaki bağlantı nedir? Hastalıklar iki tür insana temas etmez, iyi bir Allah kuluna ve imandan yoksun olana. Birisinin yeryüzünde yakacak günahı yoktur, diğerin günahlarını ise Allah cehennem için saklar. Geri kalan tüm insanlar günah yüklerine göre orta şekerden ağır bir hastalığa kadar farklı hastalıklar ile yüzleştirilir ve o günahları bu dünyada üzerlerinden atmalarına fırsat tanınır. Hastalıklar günahları nasıl yok ediyor? Günahları iki şey yok eder, birisi cehennem ateşi diğeri Allahın merhameti! Hastalıklar günahlarımızı yok etmiyorsa neden Allah bu acıları yeryüzünde çektiriyor? Çektiğiniz acılar günahlarınızı yok etmez, sadece size acı çektiren kişilerin üzerine yüklenmesine sebep olur. Örneğin; kansermisiniz, o kansere sebep olan unusurü kim piyasaya sürüklediyse siz acı çektikce günahlarınız alınır ve o kişinin üzerine yüklenir veya kazamı geçirdiniz, günahlarınız alınır ve o kazaya sebep olan yani sizden daha günahkar birisine yüklenir. Ya günahınızın yüzde ellisinden fazlasını başka birine aktarıncaya kadar o musibetin acısını tadacaksınız ya da Allaha sığınıp affınızı isteyeceksiniz. Y
unus as gibi; "ben nefsime zulmettim, kendi hatalarımla kendimi bu sıkıntılara soktum, beni bağışla Rabbim, sen merhametlilerin en merhametlisisin" deyip o günah yakma sürecini Allahın merhameti ile iptal edeceksiniz. Değerli dostlar; hastalığın ve sıkıntılarınızın çözümü ilaçlarda veya hekimlerde yatmaz, tövbe ve bağışlanmakta yatar
. Sizler kandırılıyorsunuz, sizlere hastalıkların birer lütuf olduğu anlatılır. YANLIŞ; hastalıklar ve musibetler birer cezalandırmadır! Sizlere hastalık ve belaların Müslümanın kaderi olduğu, bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğu anlatılır. YANLIŞ; bu dünyada Allah müslümanın sadece rızkını biraz keser bunuda şımarmamanız için yapar, Allah sağlığınız ve çocuklarınız, aile huzurunuz, kaza ve belalar ile sizleri imtihan etmez. Ülkemizde her an birşeyin olabileceği söylenir, kaldırımda yürürken başına çatıdan taşta düşebilir otobüs durağında beklerken üzerine arabada çıkabilir denilir, aman dikkat olun denilir. YANLIŞ; bu kazalar dikkatsizlikten değil günahlardan gelir. Allah sizi o an orada olmanızı sağladı ve size o acıyı yaşattıysa bilinki siz yaptığınız ağır bir günahtan dolayı cezalandırılıyorsunuz. İnsanlar yeryüzünde istediklerini yapabileceklerini ve kimseninde kendilerine dokunamayacağını sanar. YANLIŞ; ne yanlışı yapıyorsanız 24 saat size tövbe etme şansı tanınır, o süreç içinde tövbe etmezseniz o suçun cezası size kesilir. Ya o anda genetiğiniz arızalanır ve bu arıza bir kaç yıl sonra genetik bir hastalık olarak ortaya çıkar, ya o günahınız ile evrende belirli olayları tetikler o günah bir gün bir musibet olarak karşınıza çıkar ya da şeytanlar üzerinize iner ve eşlerinize, çocuklarınıza, malınıza ve bedeninize ortak olur, ruhunuz ve bedeninizi bozar. O şeytanlar sizde takıntı, fobi, panik atak, sinir krizleri ve asabilik gibi sıkıntılara sebep olur. Kısacası ne yapıyorsanız, ödülü size o gün verilir, cezalar ise 24 saat sonra kesilir.

Birileri yüz nakli oluyor bizde o kişilere üzülüyoruz, halbuki hissetmemiz gereken üzüntü değil, yapmamız gereken o vakalardan ders çıkarmak. O kişi ne suçu işlemiş olmalıki Allah onun yüzünü elinden alacak kadar radikal bir karara varıyor. Birilerin bir kazada bir bacağı kopuyor bizde o kişilere üzülüyoruz, halbuki hissetmemiz gereken üzüntü değil, yapmamız gereken kendimize şu soruyu sormak; o kişi o bacak ile ne suçu işlemiş olmalıki Allah o bacağı o kişinin elinden alıyor. Birilerin çocuğu çok trajik şekilde vefat ediyor bizde o kişilere üzülüyoruz, halbuki hissetmemiz gereken üzüntü değil, yapmamız gereken o kişileri dışlamak, hatalarını yüzlerine vurmak; çocuğunuzun boğazından hangi haramı geçirdinizde Allah o emaneti sizin elinizden alma gereği duydu! Gördüğünüz gibi yaşadığınız herşey kendi elinizle işlediğiniz suçtan gelir. Kıssasa kıssas, hangi organ ve aza ile suç işliyorsanız, ilahi ceza o bölgeye iner.

Biz hekimler bu cezalandırma sürecini kırabiliyormuyuz?

Hayır, hekim olarak bizler bu sürece müdahale edemiyoruz. O ilahi cezalandırmayı teknoloji, bilgi ve mesleki tecrübe ile maalesef kıramıyoruz. O yüzden bize bir hasta geldiğinde biz ilk önce hastalığa veya tedavi yöntemlerine değil o kişi ne kadar islah edilmiş ona bakıyoruz ya da "Rabbim sen bu hastaya merhamet et, onun bizde şifa bulmasına izin ver" diye içimizden dua ediyor sonrası tedavimize başlıyoruz. Örneğin; bazılarınız
hastaların başında dualar okur, kur'an-ı kerim hatim eder, bu yanlışmı? Yanlış değil, ama hastanın kendisi geçmiş yaptıklarından üzüntü duymuyor, pişmanlık yaşamıyorsa ve sizde o kişiye bu belanın bir günah sonucu bulaştığını bilimiyor, o kişi için Allahtan af dilemiyorsanız o zaman okuduğunuz dualar, hatimler anlamsız. "İnsan için ancak kendi çalıştığının karşılığı vardır" (Necm Süresi, 39). Bizler insanların hatalarını ve hastalıklarını yadırgamayız, biz hasta olup günahları ile yüzleşmeyen, aynaya bakıp kendisini sorguya çekmeyen, hep başkalarında kusur arayanları yadırgarız!

Hastalandığımızda nasıl hareket etmeliyiz?


Hastanın kendisi ilk önce Allah ile sonra kendisi, sonrası çevresi ile barışması gerek, sonra şifa yolunda çalışmalara başlamalı. Bizler ama maalesef ne yapıyoruz? Bizler kendimizi sorguya çekmeden, Allah ile barışmadan kapı kapı şifa arayışına koyuluyoruz. Hatalarımızdan dolayı tövbe etmeden, kendimiz ve Allah ile barışmadan, helalleşmemiz gereken insanlar ile helalleşmeden şifa yoluna koyuluncada ne oluyor? Bizler arzu ettiğimiz şifayı bir türlü bulamıyor, hayatımızı bir hekimden diğerine koçuşturmak, gereksiz maddi ve manevi kayıplara uğramakla geçiriyoruz. ÖZETİ; hastalıklar günahlardan gelir, başınıza bir hastalık veya herhangi bir musibet geldiğinde odanıza çekilen ve nerede ne hatası yaptınız, o musibeti üzerinize çeken hata ne idi onu sakin kafa ile düşünün ve tövbe edin, o hatanızı düzeltmeye çalışın.
İLK ÖNCE AYNAYA BAKIN, BAŞKA YERE DEĞİL! Kendinizle temize çıktığınızda, Allah ve çevrenizle barışık olduğunuzda sizde göreceksinizki şifa arayışlarınız çok kolay geçecek. Üzerinizde ağır bir yükün gittiğini fark edecek kendinizi kuş gibi hissedecek, manevi bir huzur içinde olacaksınız. Çaldığınız ilk şifa kapısında da şifayı bulmanız size nasip olacak! Kendinizde bir suç bir hata görmüyorsanız atalarınıza bakın. Ataların yediği haramlar nesilleri etkiler, çocukların ve torunların hayatta huzur içinde yaşamasına mani olur. Atalarınızda da bir hata ve kusur görmüyorsanız, nazar üzerinde durun. Yaşantı tarzınız ile yaşadığınız ortama ayak uydurun, göze batmamaya, başkalarında o kötü haset duygularını uyandırmamaya çalışın.

" herhangi bir sıkıntınız için şifa bulmak istiyorsanız, ilk önce tövbe edin. kendiniz ve atalarınız için bağışlama dileyin. tövbeniz size bir ruhsat verilmesini sağlar, şifa alma onayını size verir. şifa arayışınızı bu ilahi ruhsatı aldıktan sonra yapın. tövbe yani o ilahi ruhsat eğer sizde yoksa başınızda ne kadar kur'an hatim edilsede, ne kadar hekime çıksanızda şifa bulmanıza izin verilmez." 

Allahın Taahhütü

Allahu Teala, Kur'an-ı Kerimde iyi kullarını şeytana karşı, şeytanın hilelerine karşı koruyacağını söyler. Şeytan denildiğinde de insanların aklına cinler tayfası gelir. YANLIŞ, şeytan kelimesi bir lakaptır ve bu lakap sadece cinler için geçerli değil, insanlar içinde geçerli. yani ALLAH İNSANLARDAN GELEN ZARARLARA KARŞIDA BİZLERİ KORUYACAĞINI TAAHHÜT EDER ama bir şart koyar; Allah iyi bir kul olmanızı şart koşar. Haramdan ve kötülüklerden uzak durmanızı bekler. Örneğin; çizgi dizilerine sinsice subliminal mesajlarmı sokulmuş, iyi bir kulsanız Allah çocuğunuzu korur. İyi bir kul değilseniz, çocuğunuz o bilinçaltı mesajlarından etkilenip bir sapık çıkar. Örneğin; kazancınızı hakmı ettiniz, Allah sizi telefon dolandırıcıları ve diğer üç kağıtçılara karşı korur. Kazancınız hak değilmi, o zaman Allah sizi korumaz ve önüne gelen sizi dolandırır. Örneğin; gıda maddelerine sizleri yavaş yavaş zehirleyecek maddelermi sokulmuş, iyi bir kulsanız o maddeler sizi etkilemez, Allah korur. İyi bir kul değilseniz, o maddeler sizde kansere, şeker hastalığına veya farklı genetik sıkıntılara sebep olur. Örneğin; her sabah işe'mi gidiyorsunuz, düzgün bir yaşantı sürdürüyorsanız o zaman Allah sizi korur. O durakta bir kaza olacaksada, yol üzerinde beş saniyeliğine bir markete gireyim der veya o gün evden geç çıkmanız nasip olur ve o kazadan korunursunuz. Düzgün bir yaşantı içinde değilseniz, yol üzerinde başınıza bir kiremitte düşer, otobüs durağında üzerinize bir kamyonda çıkar. Örneğin; çocuğunuzu üniversiteye gönderdiniz ve yanlış yollara sapar, başına birşey gelir diye endişemi ediyorsunuz, iyi bir kulsanız ve çocuğunuza haram sokmadıysanız merak etmeyin Allah korur. İyi bir kul değilseniz çocuğunuzu esrara, fuhuşa veya radikal örgütlere kaybedersiniz. ÖZETİ; iyi bir kulsanız Allah canınızı, malınızı ve çocuklarınızı size art niyet besleyen insan ve cin şeytanlarına karşı korur. İyi bir kul değilseniz, o zaman Allah, insan ve cin şeytanlarını canınıza, malınıza ve çocuklarınıza ortak olmasına izin verir. Hocam, olayları Allaha havale edip, biz iyi bir kul olma dışında birşey yapmayacakmıyız? Hepimiz düzgün, ilahi emir ve sınırlar içinde yaşamakla mükellefiz, vebal ve sorumluluk ise bilgi sahibi ve imkanı olanlar üzerinedir. Bir konu hakkında bilginiz yoksa, üzerinizde vebal yok. Siz ama birşeyin zararlı olduğunu bile bile yapıyorsanız, o zaman üzerinize bir vebal iner. İki; sorumluluk imkanı olanın üzerindedir. Siz gıda maddelerin içeriğini belirleyebilecek konumdaysanız, hangi çizgi dizilerin ekranda gösterilip gösterilmeyeceğini belirleyebilecek konumdaysanız o zaman Allah katında siz sorumluluk sahibisiniz. Öyle bir makamda değilseniz, üzerinizde herhangi bir sorumluluk yok. O vebal bu alanda mevki ve makam olarak sorumluluk sahipleri üzerinde! Tabii sizde kendi çapınızda, güç ve imkanız kadar yakın çevrenizdeki olup bitenlerden sorumlusunuz.

test