nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler.....

                                                                                                                                        



Biyoenerji nedir? 16.11.2019

Biyoenerji bedeninizin elektromanyetik harp gücüdür. İlaç olarak aldığınız sıvılar sizlerin deniz kuvvetleri, katı madde (hap) olarak aldığınız ilaçlar kara kuvvetleriniz ve sıvı olarak aldıklarınızda hava kuvvetleriniz ise biyoenerjide sizlerin korali’dir. Bir savaşta (hastalık) kullanabileceğiniz çok güçlü bir silahtır. Düşman veya dost unsurlerin elektromanyetik boyuttaki iletişimini kontrol eden doğal bir harp teknolojisidir. Gerektiğinde hasta bölgedeki elektromanyetik iletişimi felç eder gerektiğinde destekler gerektiğinde manipüle eder ve yanıltır. Değerli dostlar, insan elektromanyetik harp akıl ederde Allah etmezmi, elbette eder. İnsanoğluna kendi bedenini, buna ana vatan diyelim, insana bunu koruma görevi verilirken kendisine her türlü savunma sistemi verilmiş. Doğa içinde ne tür sorunla karşılaşabilecek ise buna karşı bir savunma sistemi verilmiş. Bir çok okurumuz bize biyoenerji nedir diye sorar, bunun günümüzün dilindeki en güzel cevabını elektromanyetik harp teknolojileri veriyor. Biyoenerji nedir; biyoenerji bedeninizin elektromanyetik silah gücüdür. Günümüzde biyoenerjiye inanmamak elektromanyetik harp teknolojisine inanmamak gibi birşey. Günümüzde bir hastalığa savaş açıp tedavi sürecinde biyoenerjiyi kullanmamak elektromanyetik harp teknolojisini kullanmadan savaşa çıkan üçüncü dünya ülkesi gibi birşey olmak. Cahillerden ve geri kalmışlardan olmak istemiyorsanız lütfen her türlü tedavinize biyoenerjiyi ve benzeri teknikleri dahil edin. Savaş alanındaki düşman unsurleri nasıl birbirleri ile elektromanyetik boyutta iletişime geçiyorsa (telsiz, cep telefonu, radarlar vs), hasta bölgedeki iyi veya kötü hücrelerde elektromanyetik boyutta iletişime geçer ve elektromanyetik boyutta bir sonra neler yapacaklarına karar verir. Siz o iletişimi koparırsanız veya dost unsürlerinizi desteklerseniz o zaman gördüğünüz tedavilerden çok daha büyük verim alabilirsiniz.

Farklı enerji uygulama tekniklerini elektromanyetik sistemler ile kıyaslarsak

Örneğin; şakra

Elektromanyetik harp silahları iki temel parçadan oluşur bunlardan birisi savunmayı diğeri ise saldırıyı gerçekleştirir. Şakra uygulaması bu iki unsurden sadece savunma sistemini içerir. Şakra tekniği ile savunmanızı güçlendirir kendi unsurlerinizi korursunuz, bu teknik ile karşı saldırıya geçemezsiniz.


Örneğin; reiki
Reiki tekniği şakraya kıyasla daha donanımlı bir tekniktir. Hem saldırı hem savunma sistemini içinde barındırır. Reiki ile hem savunmanızı destekleyebilir hem hasta bölgeye saldırı gerçekleştirebilirsiniz. Reikinin ama şöyle bir dezavantajı var, reiki sadece belirli frekans aralıklarında çalışır. Bu teknik ile elektromanyetik boyutun geniş sepecturumunu kontrol etmeniz mümkün değil. Bunun sebebide reikinin karate ve judo gibi bir sistem tekniği olmasıdır. Bu tekniği öğrenen ve uygulayanlar baştan itibaren kendilerini belirli frekans aralıklarına programlıyor.

Örneğin; akupunktur
Akupunktur uygulaması elektromanyetik harp teknolojisinin radar sistemleri gibi çalışır. Bu teknik ile hem saldırı hem savunma yapabilirsiniz. Dezavantajı; süreç kontrolünüz dışında gerçekleşiyor. Radarları (iğneleri) kritik bölgelere yerleştirdiğiniz an radarlar neye programlandıysa onu yapıyor, sizin dıştan müdahale etme şansınız yok. Burada yaşanılan tek sorun, akupunktur iğneleri saldırıya geçmek için çevredeki elektromanyetik sinyalleri kullanır, eğer o an seansı doğanın içinde değilde şehrin tam ortasında onca yapay sinyalin arasında (elektro-smog) yapıyorsanız, seansınızda istenilen sonuçları alamayabilirsiniz.

Örneğin; biyoenerji
Biyoenerji tekniği bir serbest stil tekniğidir, kendisine sınırlar koymaz ve düşmanın niteliklerine göre sürekli kendisini geliştirir. Bu da ama aynı zamanda dezavantajı olabilir, çünkü sınırları zorladıkça gerçeklerden kopabilirsiniz.

Özet

Teknikler arasında acemiler için en uygun olanı şakra. Teknikler arasında en basit olanı şakra. Dolayısıyla enerji boyutlarına giriş yapmak isteyenler için en uygun teknik şakra. Sağlıklı halinizde hastalıkları önleyici bir teknik arıyorsanız, bunun en için en uygun teknik yine şakra. Yoga ve egzersiz gibi şakra tekniğinide günlük yaşamınız bir parçası haline getirebilirsiniz. Teknikler arasında en karmaşık ve ilim boyutu en yüksek olanı akupunktur. Yüzlerce farklı akupunktur noktasından binlerce farklı tedavi kombinasyonu çıkarabilirsiniz. Çok karmaşık ve derin bir ilim. Bu alanda uzmanlaşmak çok zor. Herkes iğneyi batırabilir ama herkes uzman olamaz. Teknikler arasında başarı oranı en yüksek olanı reiki. Reiki bir sistem tekniği. Her uygulayıcı önden belirlenmiş kılavuza göre hareket ettiği için başarı oranı en yüksek teknik. Akupunkturda bir sistem tekniği ama reikiye kıyasla uzmanlaşmak çok daha zor. Orta şeker reiki uzmanı bulma şansınız orta şeker akupunktur uzmanı bulmanızdan daha kolay olduğu için piyasada reikinin daha yüksek bir başarı oranı var. Uzman bir akupunkturcu bulursanız ama, o bir reiki üstadını her zaman alt edebilir. Teknikler arasında potansiyeli en yüksek olanı biyoenerji. Biyoenerji diğer teknikler gibi bir kılavuza bağlı değil ve kendisine sınırlar koymaz. Bir biyoenerji uzmanı elektromanyetik specturumun tüm boyutlarını evi bilir ve bedeni bir bütün olarak ele alır. Örneğin; akupunktur uzmanı meridyanlara, şakra uzmanı şakra tekerliklerine, reiki uzmanıda kendisine verilen kılavuza bağlı kalır. Biyoenerji uzmanı kendisine böylesine sınırlar koymaz. Gerek gördüğünde akupunktur meridyanlarına müdahale eder gerek gördüğünde şakra tekerliklerine ve bunları yaparken kendisini bir kılavuza bağlı tutmaz. Yapabileceği şeyler hayal gücü kadar geniştir. O yüzden i
yi bir biyoenerji uzmanı diğer uzmanları her zaman alt edebilir, akupunktur uzmanını dahil. Örneğin; birisi doğanın enerjisini kullanıyor (akupunktur) diğeri (biyoenerji) ise insan beynin gücünü. İnsan beynin gücüde sınır tanımaz, herşeyi mümkün kılabilir. Biyoenerji ile yaşadığımız tek sıkıntı; kendisine sınır koymayan, akupunktur ve reikide olduğu gibi bir kılavuza tabi olmayan bir teknikte sizi saptırabilir sakıncalı boyutlara taşıyabilir. Piyasada iyi reiki uzmanları bulabilirsiniz çünkü her biri aynı kılavuza göre hareket ediyor, iyi biyoenerji uzmanlarını bulmak ama çok zor çünkü kimin ne yaptığı belli değil. Bir kılavuza bir standarda bağlı olmadığınız zaman herkes kendi kafasına göre hareket ediyor. Her biri farklı teknikleri farklı alemleri harmanlamış. Piyasada cinleri kullanmayan sapkın uygulamalar içinde olmayan, işin ehli bir biyoenerji uzmanı bulmanız samanlıkta iğne aramak gibi birşey. Umarız bu kısa bilgiler sizi aydınlatmıştır. Elbette bu dört uygulamadan ötesi uygulamalar var, ancak dünyada en yaygın uygulamalar bunlar olduğu ve bunlar diğer tekniklerin temelini (şakra, akupunktur ve biyoenerji) oluşturduğu için bu dört tekniği izah etmekle yetindik. 


                                               
https://www.facebook.com/biyoenerji.net.98
Cep telefonu üzerinden üyelik işlemleri yapılamadığından bir çok okurumuz bize ulaşmakta sıkıntı çekiyor. Bu konuda çok şikayet aldık. Bu sorunu ortadan kaldırma niyetine bir facebook sayfası açtık. Bize ulaşmak isteyen, soruları veya önerileri olan okurlarımız facebook üzerinden bize ulaşabilir. Facebook sayfamızda bilgi paylaşmıyoruz sadece iletişim hattı olarak kullanıyoruz, bilginize. Websayfamızda huzurlu ve aydınlatıcı okumalar dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız... 24.09.2019

Anasayfa



Dini Konular


Alternatif tıp hakkında bilgi aktaran bir sitenin dini konulara girmesi, bir çok okurumuzun merakına ve tuhafına gider. Bu konuda da sizlere bir açıklama getirelim, bir; İslam dini bizlere neden birşeyin başınıza geldiğini ve onu üzerinizden gidermek için ne yapmanız gerektiğini anlatır. O yüzden sanal tıp ve doğal tıp ne kadar hastalıklar ile ilgili ise İslam dinide o kadar ilgili. İki; türkiye geldiğimde migren gibi rahat tedavi edebildiğim bazı sıkıntılarda zorluk çektiğimi gördüm. Neden sanal ve doğal tıp yöntemleri ile bu sorunu çözemiyorum diye araştırmaya koyulduğumda nazar gibi negatif enerjilerin hastalıklara sebep verebildiğini, bu radyoaktif tarzı enerjileride doğal veya sanal yöntemler ile gidermenin mümkün olmadığını tespit ettim. Bu tür  enerjiyi yeryüzünde nötralize edebilmenin sadece iki yolu var, ya cinleri kullanacaksınız, piyasadaki biyoenerji uzmanların %99,98 kullanıyor ya da Kur'an-ı Kerimi. Biz kolay yolu değil biz zor olanı seçtik. Hikmet ve bereket zor ve meşakkatli yoldadır inancı ile yıllarca Kuran-ı Kerim üzerine araştırmalar yaptık ve bu araştırmalarımızın bazı sonuçlarını sizler ile paylaşmaya niyetlendik. Üç; ülkemizde yoga, reiki veya şakra gibi uygulamalarla iç huzur yakalama gibi felsefi akımlarla misyonerlik faaliyeti yürütülür. Her hangi bir vatandaşımız doğal tıp yöntemleri ile ilgili bir araştırma yapmak veya bunu öğrenmek istediğinde erişebildiği tek bilgiler bilimden uzak açıklamalar, uzak doğu felsefi akımları ile süslenmiş bilgiler ve uzmanlar. Biz bunu öğrendiğimiz an buna duyarsız kalamazdık, gençlerimizin masum beyinlerin o hurafe uzak doğu bilgileri ile daha fazla zehirlenmesine izin veremezdik. Dört; doğal tıp uygulayıcılarına baktığınızda bunların genelde ya kendilerini uzak doğu felsefelerine kaptırdığını ya beyaz türk tayfasından olduğunu ya da cinler alemi ile içli dışlı olduğunu görürsünüz. Biz bu üç tayfanın karşısında yer alan bir hayat görüşüne sahibiz, bu farkıda yazılarımıza ve websitemize yansıtmamız gerektiğine inandık. Beş; içiniz ne ise dışınızda o olsun. İçten hesaplı olmadan kıvırmadan dürüst ve direk olursanız, ben buyum beni kabul edecekseniz böyle kabul edin derseniz karşınızdaki insanlara hakkınızda yanlış biz izlenim vermezseniz. Hayatta daha az hayal kırıklığı yaşar ve yaşatırsınız. Ben hastalarıma ve okurlarıma hayat felsefemi ve duruşumu net aktarıyorum, kıvırmadan direk olayın özüne iniyorum. 

Şifanın Sırrı


Alanımda en iyisi olabilmek için yıllarımı okumak, araştırmak yeni teknikler geliştirmek ve bu tekniklerde üstad olabilme çabaları ile geçirdim. Vardığım nokta, halen en basit hastalıkları bazen çözemiyorum. Bin hastada tutan bir yöntem aynı hastalığa sahip başka bir hastada bazen tutmuyor. Sonunda anladımki doğru teşhis ve doğru yöntemleri bilmeniz size şifa garantisini vermiyor. Kendimi ne kadar yetenekli ve bilge görsemde, ne kadar özgüven dolu olsamda her yeni hastada kendimi yeniden mesleğe atılmış gibi hissediyorum. Bu acziyet hissiyatını ben bu zamana kadar hep daha fazla çalışmak daha fazla araştırmak, daha fazla yeni yöntemler keşfetmek ve kendimi sürekli sorgulamak ve bu soruların cevabını bulmakla geçirdim. Her başarısız olduğum vakada nerede hata yaptım; teşhistemi tedavidemi niyettemi gibisine. Mesleki hayatım yöntemlerimi ve eksiklerimi sorgulamak ve bunlara cevap aramakla geçti. Ne zamana kadar, bu zamana kadar. Yıllardır peşinde olduğum o gizem bir anda dank etti. Hani hayatın anlamı nedir, ömür boyu araştırdığınız ama bir türlü cevabını bulamadığınız sorular vardır ya, işte ben mesleğimle ilgili o gizemin peşindeydim; HASTAYI HASTA YAPAN NEDİR VE HER TÜRLÜ HASTALIĞI ÇÖZEN EVRENSEL BİR YÖNTEM VARMIDIR? Yıllardır peşinde koştuğum o gizemi görmeyi ve anlamayı Allah bu dönemde bana nasip etti. Mesleğimle ilgili çözümlemeyi başardığım o gizemi burada sizinle paylaşmak istiyorum. Websayfamıza girmeniz, benim bir ömür peşinde koştuğum o gizemi o sırrı almanız için demek yeterliymiş;
     
       - hastayı hasta yapan nedir
         günahları
      - evrensel çözüm nedir
         tövbe, hellaleşme

Bunu açalım;

"İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah - o kötü yoldan dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor" (Rum Süresi; 41). İnsanlar maalesef şu iki yanılgı içinde, bir; hesabın öbür dünyayı beklediği, bu dünyada kendilerine dokunulmayacağına inanıyor. Yanlış. Allah işlediğiniz günahların karşılığını bu dünyada da size indiriyor, bunuda yanlışınızdan dönmeniz için yapıyor. İki; insanlar yaşadıkları sıkıntıları birer ceza değil birer nimet olarak görüyor. Bu ikisi arasındaki fark;
yaşadığınız musibetleri bir nimet olarak görürseniz yanlışlarınız aklınıza gelmez halinizi değiştirmezsiniz, işlediğiniz bir günah sonucu ama bir ceza olarak indirildiğini düşünürseniz o zaman yanlışlarınız aklınıza gelir ve halinizi değiştirirsiniz. Günümüzdeki insanlar bir musibetten diğerine savuruluyor ve maalesef bu insanlar bu musibetlerin kendi yanlışlarından geldiğini bilmiyor. Allah benden size kötülük gelmez demesine rağmen bu insanlar bunu bilmiyor. "Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir.... (Nisa Süresi; 79). İnsanlar maalesef başlarına gelen musibetlerin Allahtan geldiğine inanıyor. Sonunda da Allaha isyan etmeye başlıyor. "İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler. Eğer kendi işledikleri şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler (Rum Süresi; 36). Bu Ayetlerden hayat tecrübem ve mesleki tecrübemden yola çıkarak anladımki Allah insanlara zulmetmiyor, insan kendisine zulmediyor; "Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez, fakat insanlar kendilerine kötülük ediyorlar (Yunus Süresi; 44). Başımıza ne musibet geliyorsa kendi elimizle yaptığımızdan geliyor. Bu konuda bu kadar Ayet olmasına rağmen, Ayetler bu kadar açık olmasına rağmen maalesef kimse bize bu bilgileri aktarmadı. Cemaatler, tarikatlar, diyanet hepsi bizi uyuttu. "Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felâket gelince hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik diye yemin ederek sana nasıl gelirler!" (Nisa Süresi; 62). Allah, başınıza ne musibet geliyorsa kendi elinizle yaptığınızdan ötürü geliyor dedi bizim başımızdaki güya alimler ise başımıza gelen musibetleri bize bir lütuf olarak gösterdi. Öyle bir algı oluşturdularki, sıkıntı yaşıyorsan demek Allah tarafından seviliyorsun algısını yaydılar. Belkide o şıhlar kendi hastalıklarına kılıf bulmak için bu algıyı yaydılar. Gerçeği ama tam tersi; Allah sevdiği kuluna değil günahkar olana sıkıntı indirir. Bunuda yanlışından döndürmek için yapar. Biz tarikat ve cemaatlerden bağımsız olarak kendi araştırmalarımızda bu bilgileri tespit ettik ve sizinle paylaşmaya karar verdik. Umarız bu bilgilerden faydalanırsınız. Değerli dostlar, hayat bizler için bir zindan bir işkence olmak zorunda değil. Size burada anlatmak istediğimiz husus bu, siz yeryüzünde cennet vari hiçbir ağrı ve sıkıntı yaşamadan yaşayabilirsiniz, yapmanız gereken tek şey günahlardan uzak durmak!

Eyyüp as ve yunus as

Bazıları eyyüp as veya yunus as'ı örnek gösterir, onların yaşadığı sıkıntıları bahane göstererek kendi hastalıklarına (günahlarına) kılıf arar. Burada bunada bir açıklama getirelim; hastalıkların amacı sizleri yanlışınızdan döndürmek. İki; o organınıza musibet isabet ettikçe o organın üzerindeki günah yükünü üzerinizden almak. Yani bir musibetin size inmesi için ya bir yanlışın içinde bulunacaksınız ya da bir günah işleyeceksiniz. Gelelim yunus as'a; evet, yunus as bir yanlışın içinde bulundu ama o yanlış günah içeren bir yanlış değildi. Dolayısıyla kendisine bir hastalık inmedi kendisi sadece zorlu ve sıkıntılı bir olayla yüzleştirildi. Hastalığın tanımı nedir? Bir organınıza bir musibet inmesidir! Yunus as'a birşey yaşatıldı ama bu süreçte organlarına zarar gelmedi. Sizin eğer bir organınıza veya birden fazla organınıza bir zarar geliyorsa o zaman yunus as sizin için bir örnek değil. Gelelim eyyüp as'a; evet, eyyüp as hastalandı ama hastalık sonrası kendisine kaybettiği herşey ve dahası geri verildi. Hanginize hastalık sonrası herşey geri iade edildi? O zaman eyyüp as'da sizin için sağlıklı bir örnek değil! Günahın tanımı nedir? Bedel ödemektir! Her hastalığımız ile biz bir bedel ödüyoruz ve günün sonunda ödediğimiz bedelle kalıyoruz. Eyyüp as ise günün sonunda ödüllendiriliyor. Buradan biz onun günahkar olduğundan ötürü değil, mağdur edildiğinden ötürü bu hastalıkla yüzleştirildiğini görüyoruz. Hanginizin organları iflas ettikten sonra, tüm ailesi ve mal varlığı yok olduktan sonra o organı, ailesi ve malı mülkü kendisine iade edildi? Hiç birimizin. O yüzden eyyüp as'da sizin için bir örnek değil. Gelelim peygamberimiz sav; peygamberimiz zehirlendi ama o zehir bir hastalık gibi günlük hayatını etkilemedi. O zehir ölüm anında canlandı ve kısa süre içinde de peygamberimiz canını verdi, o zehirin etkisinden haftarca aylarca ızdırap çekmedi. Allahu Teala neden zehirlenmesine izin verdi? Peygamberimizin zehirlenmesine izin verilmesinin sebebi, bir; peygamberimizin canını almak için bir neden olması gerekiyordu ve iki; şehit olarak peygamberimizin vefat etmesi takdir edilmişti. Özetlersek; hiçbir peygamber kendi eli ile işlediği bir günahtan ötürü hastalanmadı. Hiçbir peygamber ömrünü kalp, böbrek, bağırsak, şeker vs hastalıklarla mücadele ederek geçirmedi. Anladınız. Gösterdiğiniz örnekler sağlıklı örnekler değil. Siz eğer hastalanıyorsanız bilinki günah işlediniz. Kendinizde bir kusur görmüyorsanız, örneğin günahsız küçük bir çocuksanız o zaman ebeveynlere ve atalara bakınız.

Musibet vs Zorluk

Bazı insanlar peygamberlerin o zorlu hayatını musibetlere eş tutar, onlarda sıkıntı çekti ama der ve kendi başlarına gelen musibetlere bahane arar. Bu insanların içine düştüğü yanılgı bunlar maalesef musibetleri, yoksul ve yetim kalma gibi hayat zorluluğu ile karıştırıyor. Allahu Teala peygamberleri genelde hep garibanların ezilenlerin arasından seçtiği için bu insanlar o sosyal sınıfın getirdiği zorlukları, kendi yaşadıkları musibetlere eş değer tutuyor ve diyorlarki peygamberlerde sıkıntı yaşadı ama. Bu yazı vesilesiyle sizlere musibet ile zor bir hayat arasındaki farkı açıklayalım, musibetin tanımı nedir, hayatın getirdiği zorlukların tanımı nedir? Musibetler şer içerir, yoksul ve yetim olma gibi hayat zorlukları ise hayr içerir. Musibetler sizden birşey alıp götürür, hayat zorlukları ise size sürekli birşey kazandırır. Musibetlerde günah yakarsınız, hayat zorluklarında ise sevap kazanırsınız. Musibetler bir eve ateş düşürür, hüzün getirir ve negatif bir olay içerir, hayatın zorlukları ise değil. Umarız bu kısa özetten farkı anlamışsınızdır. Umarız bundan sonra peygamberlerin yaşadığı zorlu hayatı size isabet eden musibetler ile eş değer tutmazsınız.

Sonuç

Bu sırrı çözümledikten sonra bir iki yıldır mesleğime aralık verdim. Bu inzivah sürecinde araştırma ve hobilerime yoğunluk verdim ve mesleğime nasıl bir yön vermem gerektiği üzerinde kafa yordum. Ne yapmalıyım, bir çıkmazdayım. Hekimlik benim ölçü ve değerlerime göre bir hastalığı tedavi etme sanatıdır. Eğer hastalıkları tedavi edemiyorsam o sanatı icra etmeninde bir anlamı yok. Başkaları bir ağrı kesici, bir antiobiyotik bir tansiyon ilacı bir akupunktur iğnesi bir manipülasyon ile kendilerini ve hastaları uyutmak ve kandırmakla ömürlerini geçirebilir. Bu ama benim ahlaki değerlerime, mesleki etik ölçülerime göre kabul edilir birşey değil. Eğer uygulamalarınız hastalıkların kaynağına inmiyorsa, o zaman daha fazla hastaları ve kendimizi kandırmanın bir anlamı yok. Bugün burasını tedavi edersiniz ama, o soruna sebep olan unsurü ortadan kaldırmadığınız müddet o sorun başka bir gün başka bir yerden patlaklık verecek. Yaptıklarımız sadece pansuman etkisi görüyorsa o zaman hayr kalsın, biz böylesine bir mesleği icra etmek istemiyoruz. İlaçlar derseniz, tedavi edici bir ilaç yok. Hiçbir ilaç şirketi tedavi edici bir ilacı piyasaya sürmüyor. En basiti antibiyotikler, ağrı kesiciler bile belki size bir veriyor gibi görünebilir ama bilinki sağlığınızdan on alıpta götürüyor. Aldığınız ilaçlar sadece hayatta kalmanızı sağlıyor, size sağlık getirmiyor. Ne zamana kadar? O ilaçlar başka yerleri tahribat edinceye kadar. Ne zamana kadar? Siz o ilaçlar ile hastalığı yıllarca oyalayıp hastalık bütün bedene yayılıncaya, onarılamaz boyuta ulaşıncaya kadar. Ne zamana kadar? Bedenleriniz o ilaçlara alışıp o ilaçlara tepki vermeyinceye kadar. Doğal tedavi yöntemleri derseniz, onlarda artık yetersiz kalıyor. Hastalar artık nadiren bir sorun ile geliyor ve nadiren bir hastalığın başlangıç noktasında size geliyor. Size geldiklerinde aradan 30-40 yıl geçmiş, sıkıntılar dokuların mayasını tamamen değiştirmiş. Siz, fizyolojik yapısını yitirmiş fiziki değişime uğramış dokuları doğal tedavi yöntemleri ile tedavi edebilmeniz için hastayı 4-6 aylık bir tedavi sürecine almanız gerek ve bu süreç içinde hastayı 24 saat tedavi altına almalısınız. Bu mümkünmü, mümkün değil? Hastalıklar anormal bir boyuta ulaştı. Siz artık insan enerjisi, aklı ve bitkiler ile bunun altından kalkamıyorsunuz. Bazıları (biyoenerjistler) bu çıkmazdan doğal olmayan yöntemler (cinler) ile çıkmaya çalışıyor. Ci
nlerin o yoğun enerjisi sayesinde, günümüzde sadece onlar, makul bir süre içinde makul bir netice alabiliyor. Öyle veya böyle, velevki o hastaların bütün sıkıntılarını makul bir süre içinde çözdünüz, yine bütün çabalarınız boş; o hasta o hastalıkları kendisine musallat eden günahları işlediği müddet başka bir yerden o günahlar tekrar bir hastalık olarak ortaya çıkacak. Bir hekim olarak siz sürekli suyun akışına karşı kürek sallıyorsunuz. Siz sıkıntıların kaynağı (günahlar) ile uğraşmıyorsunuz, siz ömrünüzü hasar tespiti ve hasarları onarmakla geçiriyorsunuz. Hastalıklar günahların dışa çıkış, yeryüzündeki görünür halidir. Siz bir çıkış noktasını kapatsanızda o kişi günahlar içinde yoğrulduğu müddet başka bir yerden yine bir hasar bir sorun ortaya çıkıyor. İşlediğiniz günahların ağırlığına göre bel fıtığından şeker hastalığına, kanserden kazalara kadar herkesin günahları farklı bir organ farklı bir uzuvda zuhur ediyor. Bu zamana kadar ben hasar tespiti ve hasarın onarımı ile meşgul olmuşum, bilmeden işlenen günahların hasarını onarmışım. O hastayı uyarma yerine ona indirilen ilahi cezayı ortadan kaldırmaya çalışmışım. O kişiye; sen günahkarsın, bir yerde bir hata işledin, tövbe et deme yerine onu tedavi ederek o yanlışların içinde yoğrulmasına katkıda bulunmuşum. Rabbim affetsin. Sonunda anladımki, hastalıkların çözümü ilaçlar veya alternatif tıp yöntemleri değil, hastalıklardan kurtulmanın yolu tövbe etmek, helalleşmek, kendiniz ve hayat ile barışmak, kendi ve atalarınızın günahları adına fakirleri doyurmak ve oruç tutmaktır. 

Tövbe

İnsanlar hastalıkları genetik bir bozulmadan bir mikrop bir travmadan ibaret bir oluşum olarak görür, ötesini görmez. Ötesini görmedikleri içinde hastalıklarına yönelik yeterince araştırma yaptıkları ve doğru hekimi buldukları an sıkıntılarını giderebileceklerini düşünür. Bu doğru değilmi? Doğru değil! İnsanlar kendilerine maalesef şu basit soruyu sormaz; bu mikrop bu genetik bozulma neden bana musallat oldu veya bu travma neden benim başıma geldi, neden ailemden veya çevremden birisinin üzerine değilde benim üzerime indi?
Bize bir hasta geldiğinde işte biz kendimize bu soruları sormaya başladık; o kişi ne yapmış olmalıki Allah onu cezalandırma ihtiyacı duymuş. Dini konulardaki araştırmalarımız bizi şu tespite itti; "başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işlediklerinizden gelir" (Şura Süresi; 30). Biz hastalıkların ve başınıza gelen kaza ve belaların kendi elinizle işlediğiniz kötülüklerden ötürü geldiğini tespit ettik. Çocuklarında ataların işlediği günahların bedelini ödedini tespit ettik. Allahın insanlara kötülük etmediği, başımıza gelen her musibetin kendi günahlarımızdan dolayı geldiğini tespit ettik. Siz eğer bir hata bir günah işlerseniz bu size bir gün bir bela bir musibet olarak geri dönüyor. Eğer o hastalık bütün ailede görünüyorsa o zaman ebeveynler ve atalar birşeyleri yanlış yaptı, bu durumda ataların günahlarına odaklanın. Bu tespitler neden önemli? Şifa doğru teşhis ile gelir, siz sıkıntınızın kaynağını tespit ederseniz, şifayı yarı yollamış olursunuz. Mikroplar ve kazalar olayın görünen tarafı, görünmeyen tarafını bizler bu zamana kadar ihmal etmişiz. Bizler hastalıklara ve kazalara odaklanmışız o mikropları bize çeken bize musallat eden unsurlere değil. Madalyonun hep görünen yüzü ile ilgilendiğimiz içinde hastalıkların tedavisinde istediğimiz neticeleri bir türlü alamıyoruz. Müdahale ve çabalarımızda hep eksik hareket ediyoruz. Madalyonun diğer yüzü ne? Diğer yüzü tövbe, helalleşme, pişmanlık duyguları, insanın kendisi ile Allah ile ve çevresi ile barışık olması. Tövbe neden önemli? Başınıza gelen herhangi bir sıkıntı yapmış olduğunuz bir günahtan dolayı gelir, şifada ister istemez o günahın antidotu ile mümkün. Nedir günahın antidotu? Tövbe etmektir, helalleşmedir. Bu hastalığımızı çözermi? Hastalığınızı çözmez ama şifa için bir onay bir ruhsat almanızı sağlar. Bu, ssk'ya müracat edip tedavi olabilmek için gerekli belgeleri temin etmeye benzer. Siz nasıl ssk'dan bir onay aldıktan sonra o belge ile istediğiniz yere gidip tedavi olabiliyorsunuz, tövbe ve helalleşmede Allahtan o onayı almanızı sağlar. Bu ilahi onayı aldıktan sonrada istediğiniz yerde gönül rahatlığıyla tedavi olabilir ve tedavinizinde olumlu sonuçlanacağını ümit edebilirsiniz. Biz ama ne yapıyoruz, en azından bu zamana kadar ne yaptık; biz kendimizi sorguya çekmeden, tövbe etmeden en iyi hekim en iyi ilaç ne ise onun peşine koştuk ondan şifa medet umduk. Sonuç; ortama bir bakınız, sonuç belli değilmi? Hastaneler tıklım tıklım dolu, hastalıklar çılgınca bir artış içinde ve insanlar nice maddi ve manevi kayıplar altında.

Günahlar

Günahlar ile hastalıklar arasındaki bağlantı nedir? Hastalıklar iki tür insana temas etmez, iyi bir Allah kuluna ve imandan yoksun olana. Birisinin yeryüzünde yakacak günahı yoktur, diğerin günahlarını ise Allah cehennem için saklar. Geri kalan tüm insanlar günah yüklerine göre orta şekerden ağır bir hastalığa kadar farklı hastalıklar ile yüzleştirilir ve o günahları bu dünyada üzerlerinden atmalarına fırsat tanınır. Hastalıklar günahları nasıl yok ediyor? Günahları iki şey yok eder, birisi cehennem ateşi diğeri Allahın merhameti! Hastalıklar günahlarımızı yok etmiyorsa neden Allah bu acıları yeryüzünde çektiriyor? Çektiğiniz acılar günahlarınızı yok etmez, sadece size acı çektiren kişilerin üzerine yüklenmesine sebep olur. Örneğin; kansermisiniz, o kansere sebep olan unsurü kim piyasaya sürüklediyse siz acı çektikce günahlarınız alınır ve o kişinin üzerine yüklenir veya kazamı geçirdiniz, günahlarınız alınır ve o kazaya sebep olan yani sizden daha günahkar birisine yüklenir. Ya günahınızın yüzde ellisinden fazlasını başka birine aktarıncaya kadar o musibetin acısını tadacaksınız ya da Allaha sığınıp affınızı isteyeceksiniz. Y
unus as gibi; "ben nefsime zulmettim, kendi hatalarımla kendimi bu sıkıntılara soktum, beni bağışla Rabbim, sen merhametlilerin en merhametlisisin" deyip o günah yakma sürecini Allahın merhameti ile iptal edeceksiniz. Değerli dostlar; hastalığın ve sıkıntılarınızın çözümü ilaçlarda veya hekimlerde yatmaz, tövbe ve bağışlanmakta yatar
. Sizler kandırılıyorsunuz, sizlere hastalıkların birer lütuf olduğu anlatılır. YANLIŞ; hastalıklar ve musibetler birer cezalandırmadır! Sizlere hastalık ve belaların Müslümanın kaderi olduğu, bu dünyanın bir imtihan dünyası olduğu anlatılır. YANLIŞ; bu dünyada Allah müslümanın sadece rızkını biraz keser bunuda şımarmamanız için yapar, Allah sağlığınız ve çocuklarınız, aile huzurunuz, kaza ve belalar ile sizleri imtihan etmez. Ülkemizde her an birşeyin olabileceği söylenir, kaldırımda yürürken başına çatıdan taşta düşebilir otobüs durağında beklerken üzerine arabada çıkabilir denilir, aman dikkat olun denilir. YANLIŞ; bu kazalar dikkatsizlikten değil günahlardan gelir. Allah sizi o an orada olmanızı sağladı ve size o acıyı yaşattıysa bilinki siz yaptığınız ağır bir günahtan dolayı cezalandırılıyorsunuz. İnsanlar yeryüzünde istediklerini yapabileceklerini ve kimseninde kendilerine dokunamayacağını sanar. YANLIŞ; ne yanlışı yapıyorsanız 24 saat size tövbe etme şansı tanınır, o süreç içinde tövbe etmezseniz o suçun cezası size kesilir. Ya o anda genetiğiniz arızalanır ve bu arıza bir kaç yıl sonra genetik bir hastalık olarak ortaya çıkar, ya o günahınız ile evrende belirli olayları tetikler o günah bir gün bir musibet olarak karşınıza çıkar ya da şeytanlar üzerinize iner ve eşlerinize, çocuklarınıza, malınıza ve bedeninize ortak olur, ruhunuz ve bedeninizi bozar. O şeytanlar sizde takıntı, fobi, panik atak, sinir krizleri ve asabilik gibi sıkıntılara sebep olur. Kısacası ne yapıyorsanız, ödülü size o gün verilir, cezalar ise 24 saat sonra kesilir.

"Birileri yüz nakli oluyor bizde o kişilere üzülüyoruz, halbuki hissetmemiz gereken üzüntü değil, yapmamız gereken o vakalardan ders çıkarmak. O kişi ne suçu işlemiş olmalıki Allah onun yüzünü elinden alacak kadar radikal bir karara varıyor. Birilerin bir kazada bir bacağı kopuyor bizde o kişilere üzülüyoruz, halbuki hissetmemiz gereken üzüntü değil, yapmamız gereken kendimize şu soruyu sormak; o kişi o bacak ile ne suçu işlemiş olmalıki Allah o bacağı o kişinin elinden alıyor. Birilerin çocuğu çok trajik şekilde vefat ediyor bizde o kişilere üzülüyoruz, halbuki hissetmemiz gereken üzüntü değil, yapmamız gereken o kişileri dışlamak, hatalarını yüzlerine vurmak; çocuğunuzun boğazından hangi haramı geçirdinizde Allah o emaneti sizin elinizden alma gereği duydu! Gördüğünüz gibi yaşadığınız herşey kendi elinizle işlediğiniz suçtan gelir. Kıssasa kıssas, hangi organ ve aza ile suç işliyorsanız, ilahi ceza o bölgeye iner."

Biz hekimler bu cezalandırma sürecini kırabiliyormuyuz?

Hayır, hekim olarak bizler bu sürece müdahale edemiyoruz. O ilahi cezalandırmayı teknoloji, bilgi ve mesleki tecrübe ile maalesef kıramıyoruz. O yüzden bize bir hasta geldiğinde biz ilk önce hastalığa veya tedavi yöntemlerine değil o kişi ne kadar islah edilmiş ona bakıyoruz ya da "Rabbim sen bu hastaya merhamet et, onun bizde şifa bulmasına izin ver" diye içimizden dua ediyor sonrası tedavimize başlıyoruz. Örneğin; bazılarınız
hastaların başında dualar okur, kur'an-ı kerim hatim eder, bu yanlışmı? Yanlış değil, ama hastanın kendisi geçmiş yaptıklarından üzüntü duymuyor, pişmanlık yaşamıyorsa ve sizde o kişiye bu belanın bir günah sonucu bulaştığını bilimiyor, o kişi için Allahtan af dilemiyorsanız o zaman okuduğunuz dualar, hatimler anlamsız. "İnsan için ancak kendi çalıştığının karşılığı vardır" (Necm Süresi; 39). Bizler insanların hatalarını ve hastalıklarını yadırgamayız, biz hasta olup günahları ile yüzleşmeyen, aynaya bakıp kendisini sorguya çekmeyen, hep başkalarında kusur arayanları yadırgarız!

Hastalandığımızda nasıl hareket etmeliyiz?


Hastanın kendisi ilk önce Allah ile sonra kendisi, sonrası çevresi ile barışması gerek, sonra şifa yolunda çalışmalara başlamalı. Bizler ama maalesef ne yapıyoruz? Bizler kendimizi sorguya çekmeden, Allah ile barışmadan kapı kapı şifa arayışına koyuluyoruz. Hatalarımızdan dolayı tövbe etmeden, kendimiz ve Allah ile barışmadan, helalleşmemiz gereken insanlar ile helalleşmeden şifa yoluna koyuluncada ne oluyor? Bizler arzu ettiğimiz şifayı bir türlü bulamıyor, hayatımızı bir hekimden diğerine koçuşturmak, gereksiz maddi ve manevi kayıplara uğramakla geçiriyoruz. ÖZETİ; hastalıklar günahlardan gelir, başınıza bir hastalık veya herhangi bir musibet geldiğinde odanıza çekilen ve nerede ne hatası yaptınız, o musibeti üzerinize çeken hata ne idi onu sakin kafa ile düşünün ve tövbe edin, o hatanızı düzeltmeye çalışın.
İLK ÖNCE AYNAYA BAKIN, BAŞKA YERE DEĞİL! Kendinizle temize çıktığınızda, Allah ve çevrenizle barışık olduğunuzda sizde göreceksinizki şifa arayışlarınız çok kolay geçecek. Üzerinizde ağır bir yükün gittiğini fark edecek kendinizi kuş gibi hissedecek, manevi bir huzur içinde olacaksınız. Çaldığınız ilk şifa kapısında da şifayı bulmanız size nasip olacak! Kendinizde bir suç bir hata görmüyorsanız atalarınıza bakın. Ataların yediği haramlar nesilleri etkiler, çocukların ve torunların hayatta huzur içinde yaşamasına mani olur. Atalarınızda da bir hata ve kusur görmüyorsanız, nazar üzerinde durun. Yaşantı tarzınız ile yaşadığınız ortama ayak uydurun, göze batmamaya, başkalarında o kötü haset duygularını uyandırmamaya çalışın.

"Herhangi bir sıkıntınız için şifa bulmak istiyorsanız, ilk önce tövbe edin. Kendiniz ve atalarınız için bağışlama dileyin. Tövbeniz size bir ruhsat verilmesini sağlar, şifa alma onayını size verir. Şifa arayışınızı bu ilahi ruhsatı aldıktan sonra yapın. Tövbe yani o ilahi ruhsat eğer sizde yoksa başınızda ne kadar kur'an hatim edilsede, ne kadar hekime çıksanızda şifa bulmanıza izin verilmez." 

Allahın Taahhütü

Allahu Teala, Kur'an-ı Kerimde iyi kullarını şeytana karşı, şeytanın hilelerine karşı koruyacağını söyler. Şeytan denildiğinde de insanların aklına cinler tayfası gelir. YANLIŞ, şeytan kelimesi bir lakaptır ve bu lakap sadece cinler için geçerli değil, insanlar içinde geçerli. yani ALLAH İNSANLARDAN GELEN ZARARLARA KARŞIDA BİZLERİ KORUYACAĞINI TAAHHÜT EDER ama bir şart koyar; Allah iyi bir kul olmanızı şart koşar. Haramdan ve kötülüklerden uzak durmanızı bekler. Örneğin; çizgi dizilerine sinsice subliminal mesajlarmı sokulmuş, iyi bir kulsanız Allah çocuğunuzu korur. İyi bir kul değilseniz, çocuğunuz o bilinçaltı mesajlarından etkilenip bir sapık çıkar. Örneğin; kazancınızı hakmı ettiniz, Allah sizi telefon dolandırıcıları ve diğer üç kağıtçılara karşı korur. Kazancınız hak değilmi, o zaman Allah sizi korumaz ve önüne gelen sizi dolandırır. Örneğin; gıda maddelerine sizleri yavaş yavaş zehirleyecek maddelermi sokulmuş, iyi bir kulsanız o maddeler sizi etkilemez, Allah korur. İyi bir kul değilseniz, o maddeler sizde kansere, şeker hastalığına veya farklı genetik sıkıntılara sebep olur. Örneğin; her sabah işe'mi gidiyorsunuz, düzgün bir yaşantı sürdürüyorsanız o zaman Allah sizi korur. O durakta bir kaza olacaksada, yol üzerinde beş saniyeliğine bir markete gireyim der veya o gün evden geç çıkmanız nasip olur ve o kazadan korunursunuz. Düzgün bir yaşantı içinde değilseniz, yol üzerinde başınıza bir kiremitte düşer, otobüs durağında üzerinize bir kamyonda çıkar. Örneğin; çocuğunuzu üniversiteye gönderdiniz ve yanlış yollara sapar, başına birşey gelir diye endişemi ediyorsunuz, iyi bir kulsanız ve çocuğunuza haram sokmadıysanız merak etmeyin Allah korur. İyi bir kul değilseniz çocuğunuzu esrara, fuhuşa veya radikal örgütlere kaybedersiniz. ÖZETİ; iyi bir kulsanız Allah canınızı, malınızı ve çocuklarınızı size art niyet besleyen insan ve cin şeytanlarına karşı korur. İyi bir kul değilseniz, o zaman Allah, insan ve cin şeytanlarını canınıza, malınıza ve çocuklarınıza ortak olmasına izin verir. Hocam, olayları Allaha havale edip, biz iyi bir kul olma dışında birşey yapmayacakmıyız? Hepimiz düzgün, ilahi emir ve sınırlar içinde yaşamakla mükellefiz, vebal ve sorumluluk ise bilgi sahibi ve imkanı olanlar üzerinedir. Bir konu hakkında bilginiz yoksa, üzerinizde vebal yok. Siz ama birşeyin zararlı olduğunu bile bile yapıyorsanız, o zaman üzerinize bir vebal iner. İki; sorumluluk imkanı olanın üzerindedir. Siz gıda maddelerin içeriğini belirleyebilecek konumdaysanız, hangi çizgi dizilerin ekranda gösterilip gösterilmeyeceğini belirleyebilecek konumdaysanız o zaman Allah katında siz sorumluluk sahibisiniz. Öyle bir makamda değilseniz, üzerinizde herhangi bir sorumluluk yok. O vebal bu alanda mevki ve makam olarak sorumluluk sahipleri üzerinde! Tabii sizde kendi çapınızda, güç ve imkanız kadar yakın çevrenizdeki olup bitenlerden sorumlusunuz.


Bu bölümün diğer yazılardan farkı, diğer yazılar üzerinde ortalama 10 gün çalışıp yazıyı tamamlıyoruz. Bu bölümde ise bir zaman sınırlaması yok. Aklımıza bir fikir düştükçe bu bölüme ekliyoruz. O yüzden kısa bilgiler bölümünü dönem dönem gözden geçirmenizi öneririz. Sizlere hayrlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz.

Kısa Bilgiler


- Yazılarımızı 10 gün boyunca takip edin

Aklımıza bir fikir düştüğünde bunu anında bir taslak halinde sayfamıza ekliyoruz. Bir sonraki günlerde de birşeyleri ekleye ekleye çıkara çıkara, yazı içimize sininceye kadar üzerinde çalışıyoruz. Tüm bu çalışmalar sizlerin gözü önünde gerçekleşiyor. Kaba taslaktan son haline kadar, yazının tüm aşamasında sadece siz ve ben varım. Yazıyı ilk okuduktan sonra, son halini görmek için lütfen bir hafta on gün boyunca yazıyı takip ediniz. Sizlere hayırlı, huzurlu ve aydınlatıcı okumalar dileriz...

- Namaz ile oruç arasındaki fark

Kur'an-ı Kerim namazın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu söyler (Ankbetu Süresi; 45), namaz kılan bir çok insan ama kötülük yapar, neden? Sebebi şu; insan iki tür veseveseye maruz birisi bedenin içinden diğeri ise bedenin dışından gelene. Namaz ibadeti bedenin dışından gelen vesveselere karşı korur, bedenin içinden gelenlere ama değil. Bir çok insanın namaz kılıp halen kötülük yapıyor olmasının sebebi bu. Bunu daha iyi anlamanız için bilgisayarları virüslere karşı koruyan güvenlik duvarını hayal edin, bir virüs bu güvenlik duvarını aştığında ne yapıyorsunuz? Farklı bir programa başvuruyorsunuz (anti-virüs programı). İnsan bedenin güvenlik duvarıda namaz ibadetidir. Bi nevi kalenin dış surları. Bu güvenlik duvarı kötülüğün bedeninizin içine sinmesine engel olur. Bedeninize ama siz henüz namaza başlamadan o güvenlik duvarı inşa edilmeden virüs bulaştıysa örneğin anne rahminde (ataların işlediği günahlar), o zaman siz ne kadar namaz kılsanızda içinizdeki virüsler anne rahminde neye programlandıysa sizi o günahlara sürükleyecek. Bir çok insanın namaz kılıp halen kötülük yapmasının sebebide bu, namaza başlamadan öncesi bedenleri çoktan kirlenmiş. Tövbe etmiştirler, bu yeterli değilmi? Eğer üzerlerinde bir kul hakkı varsa yeterli değil. Kul haklarını tövbe veya zikirler kapatmıyor. Kul hakkı varsa ortada, o zaman Allah sizden bir bedel ödemenizi istiyor. Çözüm nedir? İşte burada İslam dinin antivirüs programı devreye giriyor, o da oruç. Oruç ibadeti bir bedel ödemedir. Siz o günlük rızkınızdan feragat ediyorsunuz, Allahta vazgeçtiğiniz o rızkı mağdur ettiklerinizin ruhuna bağışlıyor. Ramazan orucu istemdışı kul haklarından bizi temizliyor, kefaret oruçlarıda atalardan gelen kul haklarından. Özetlersek; namaz ibadeti bilgisayarların güvenlik duvarı gibi sizi dıştan gelen tehditlere karşı korur, oruç ise bir anti-virüs programı gibi içten gelen tehditleri temizler. Günümüzde bir çok insan namaz kılıp kötülük yapabiliyor çünkü o kişileri kötülüğe iten güç içten geliyor. Namazda içten gelen seslere karşı çaresiz. İçten gelen seslerin çaresi oruç. O yüzden namazla birlikte orucunuzu lütfen ihmal etmeyiniz.

- Hastalık eşittir hak yeme

Hastanelere bakıyoruz, tıklım tıklım hasta dolu. Bu bize toplumsal olarak ne kadar günahkar olduğumuzu gösteriyor. Hak yemelerin yeryüzündeki karşılığı kaza ve belalar, acı ve üzüntüler, sıkıntılar ve hastalıklar. Bi nevi cehennemde karşılacağınız şeyler. Kul hakkı yediyseniz hangi organınız ile yediyseniz o organınız yeryüzünde o günahın bedelini ödemeye başlıyor. Acılar içinde kıvranarak o günahı yakıyor. Böylesine bir düzen bizim lehimize, neden? Bir organ ile işlediğiniz günahı cehennemde tüm bedeninizle yakma yerine, yeryüzünde sadece o organ ile yakıyorsunuz. Hastaysanız bilinki siz veya atalarınız bir hak yedi. Bu hak ya Allahın hakkı (örneğin bedeninize yaptığınız her kötülük) ya da bir kul'un. Çözüm; Allahın hakkını kapatmak için tövbe edin. Bir kulun hakkını kapatmak için kişiyle helalleşin. Eğer o hak yeme atalarınızdan geliyorsa atalarınızın mağdur ettiği kişiler adına fakirleri doyurun. Aynı anda ortalama 134 fakiri doyurun. Günlük bir kişiyi doyurma bedeli 2019 yılında 23 tl. Bunu 134 ile çarpın ve bedelini aş pişiren, yemek dağıtan hayır kurumlarına havale edin. Örneğin; kızılay. Buna imkanınız yoksa 40 gün arka arkaya oruç tutun. Bunlara kefaret orucu veya kefaret bedeli deyin. Üzerinizdeki hakların kalkması niyetine, mağdur ettiklerinizin ruhuna bağışlanma niyetine bunları yapın (fakirleri doyurma ve oruç tutma). Bu rakamları nereden biliyoruz? Kur'an-ı Kerimden. Nisa Süresi 91. Ayeti Kerimesi bize bir oran verir, 10 fakiri doyurmanın karşılığı 3 gün oruç tutmak der. Yani 1 gün oruç, 3.333 fakiri doyurmaya eşit. 40 gün oruçtada bu ortalama 133.333 yapar. 40 rakamını nereden aldık? Yine Kur'an-ı Kerimden. Şimdi, biz şöyle düşündük; Bakara Süresi 196. Ayeti Kerimesi birisini kazara öldürdüğünüzde 60 gün arka arkaya oruç tutmanızı ister. En büyük kul hakkı birisinin canına kastetmek olduğuna göre demek arka arkaya 60 gün oruç üst sınır. En düşük kul hakkınında yemin edip bunu yerine getirmemek olduğunu düşünürsek (Nisa Süresi; 91), o zaman elimizde oruç tutmanın bir alt sınırı var (3) bir de üst sınır (60). Bu sınırları içinde ne kadar oruç tutacaksınız veya tutacağınız rakamı 3.33 ile çarpıp o kadar fakirleri doyuracaksınız o size kalmış. Ailenizin suç sabıkası ne kadar kabarıksa o kadar tutun veya o kadar bedelini fakirleri doyurarak ödeyin. Biz ortalama 40 gün oruçla başlayın diyoruz. 40 rakamıda Ayetlerde geçen bir rakam olduğu için öneriyoruz. Bu Allahın izniyle üzerinizdeki bazı sıkıntıların kaldırılmasına vesile olur. Sonrası zaten bunu 20 gün, 30 gün oruç veya o miktarda fakirleri doyurarak devamını getirmeniz gerek. Bir çıpışta tüm hakları üzerinizden kaldıramazsınız. Bir iki yıl boyunca bu kefaretlere devam etmeniz gerek. Not: bu kefaretler üzerinizdeki istemdış kul hakları için geçerli. Örneğin; bir araba kazasında birini öldürdünüz veya sizin değilde atalarınızın işlediği kul hakları üzerinizde var. Üzerinizdeki hakkın atalardan geldiğini nereden anlarsınız? Hastalığınıza bakın. O hastalık atalarınızda, dayılarda amcalarda, hala ve teyzelerde de gözüküyorsa bilinki üzerinizdeki yük atalardan geliyor. Üzerimizdeki hakkın hangi günahtan geldiğini nereden anlarız? Hastalann organınıza bakın. Hangi organınız hastaysa o organla bir hak yenmiş. Hastalıklar günahların aynasıdır. Örneğin; kulak sıkıntınız varsa goy gıybet tarzı günah işlenmiş, gözde bir sıkıntı varsa gözle bir harama bakılmış vs.

- Acı çekmek eşittir günah yakma

Birisi ne kadar çok acı çekiyorsa bilinki yeryüzünde o kadar günah yakıyor.
Bazı insanlar çok günahkar ama kendileri hastalanmıyor, bunların durumu ne? Ulusalcı kemalistlere bakıyorsunuz, hani İslamla hiçbir ilgisi olmayan kemalistlere veya ülkemizin monşer takımına veya rothschildlere ve bunların yüz yaşlarına kadar rahat bir yaşantı sürdürdüğünü görüyoruz. Sanki tüm acı ve üzüntüler garibanlara iniyor. Bu da bazı insanları Allahın adaletini sorgulamaya itiyor veya Allah sevdiğine acı çektirir gibi hurafe söylemlere sebep oluyor. Birileri acı çekmesi diğerlerin çekmemesinin sebebi, Allah birilerinin günahlarını yeryüzünde yakmasını diğerlerininde cehennemde yakmasını istemesinden dolayı. Fark bu. O zengin tayfa kalp damar ameliyatları geçirsede genelde bunlar ağrı ve sancı içermeyen rahatsızlıklar geçiriyor, bu da ne anlama geliyor; bu dünyada bu insanlara günah yakmak nasip değil. Allah bunların günahlarını yeryüzünde yakmasını istemiyor. Onların o günah yükünü cehenneme saklı tutuyor.

- Kutlu doğum haftası

Peygamberimiz sav doğum günü rebiul evvel ayında değil nisan 20' de kutlanır. Neden? Doğum günlerini özel kılan doğumun gerçekleştiği mevsim ve o anki ay ve yıldızların konumu. Hicri takvime göre hareket ettiğinizde de bu özelliği maalesef kaçırıyorsunuz. H
icri ve miladi takvim arasındaki fark; hicri takvim 355 gün çeker, miladi takvim 365. Aralarında 10 gün fark var. Peygamberimiz sav 571 yılında rebiul evvel ayın 12' sinde doğmuş olabilir, bizim için kriter ama rebiul evvel ayı değil doğduğu mevsim ve gün. Kişiyi özel kılan doğduğu mevsim. Örneğin; kasım ayı farklı şeyleri sembolize eder, nisan ayı farklı şeyleri. Nisan ayı yenilenmeyi yeniden doğuşu, kasım ayı ise çöküşü ve sonu temsil eder. Yani nisanda kutlamanız farklı anlam doğurur, kasımda farklı. O yüzden doğduğu mevsimde kutlayın. Hem rebiul evvel ayında hem nisanda kutlayamazmıyız? Peygamberimiz sav'ı her gün kutlayın ona her gün salavat getirin, o ayrı bir konu. Bir doğum gününü ama yıl içinde birden fazla kutlarsanız o doğum günü sıradanlaşır. O manevi havayı kaybeder toplumda bıtkınlık yaratırsınız. Büyük çapta olsun, maneviyatı dolu bir kutlama olsun, dört gözle beklensin istiyorsanız o zaman yılda bir defa ve bunuda peygamberimizn doğduğu mevsimde yapmanız daha sağlıklı ve hayrlı olur.

- Atalarımız büyük ve güçlü bizler zayıf ve cılızız, neden?

Bunun nedeni atalarımızın günahları. Hangi organ hangi uzvunuz ile günah işlerseniz negatif enerjiler oraya yerleşiyor. Bir sonraki nesil doğduğu zamanda o negatif enerjiler aynı bölgelerde o nesillerde varlıklarını sürdürmeye devam ediyor. Sonuç? Nesiller gelişemiyor, atalarının boyuna ve gücüne ulaşamıyor. Bir uzvunuz büyümek isterken, o uzuvda bulunan negatif enerji o uzvun ihtiyaç duyduğu enerjiyi tüketiyor, o uzvun o organın büyümesine filizlenmesine izin vermiyor. Sonuç? Zayıf ve cılız nesiller. Teşekkürler atalarımız! Anlamanız gereken şu; ceza ahiret hayatını beklemiyor. Hangi uzvunuz ile günah işlerseniz o uzva negatif enerjiler iniyor ve o uzvun cezası yeryüzünde başlıyor. Her türlü musibet, kaza ve bela o uzva isabet ediyor. Örneğin kazalar. Bir kazada nerenizi incitirseniz bilinizki oraya bir negatif enerji bulaştırdınız. Hayatta tesadüfler diye birşey yok. Kaza kelimesi bile sakat bir kelime. Kontrolsüz bir eylem olduğu imasını veriyor. Halbuki herşeyin kontrolü yüzde yüz Allahın elinde. Allahta neye göre kaza ve belaları indiriyor? Kıssas kuralına göre. Ne işlerseniz ya dengiyle ödüllendiriliyorsunuz ya da dengiyle cezalandırılıyorsunuz. Kimseye zerre haksızlık edilmiyor. Yani, ceza ahiret hayatına bekletilmiyor, hangi organ ve uzuv ile günah işlediyseniz o uzuv veya organın yeryüzünde filizlenmesine huzur bulmasına asla izin verilmiyor. Bunda en büyük zararıda nesiller görüyor.

- Zıtlar neden birbirini çeker?

İnsanlar eşdeğerleri ile huzur bulur. Ayetlerde bunu söyler; "Doğrusu erkek ve kadın müslümanlar, erkek ve kadın müminler, boyun eğen erkekler ve kadınlar, doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar, işte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır" (Ahzap Süresi; 35).
Anlayacağınız farklılıkar huzur getirmez ortak noktalarınız getirir. Neden o zaman tam zıttımızı kendimize çekiyoruz? Bunun sebebi ilahi düzenle (fizik) ilgili değil kaderinizle ilgili; bir insan ne yaşaması gerekiyorsa kader onun karşısına onu yaşatacak birini çıkarıyor. Yeryüzündeki düzen, yani fizik değil kaderiniz sizleri zıtlaranıza yönlendiriyor. Hayata bir bakın, hayatın kendisi bir suçlu ve bir mağdurdan ibaret. Günlük ilişkilerinize ve yaşantınıza bakın, ya haksızlığa uğruyor mağdur ediliyorsunuz ya da haksızlık yapıyor mağdur ediyorsunuz. Hayat işte bu zıtlık üzerine kurulu. Siz ne yaşamanız gerekiyorsa kaderde sizin karşınıza bunu size yaşatacak kişiyi çıkarıyor. Siz bunu hak ettiğinizi düşünmüyorsanız o zaman atalarınıza bakın. Ben bir karıncayı bile incitmedim bana hakszlık yapılıyor diyorsanız o zaman yaşadıklarınızın sebebi atalarınız. Demek atalarınız bir yerde birilerine haksızlık yaptı. Kıssasa kıssas. Ataların suçu bana ne diyorsanız, o zaman atalarınızın maddi mirasına bulaşmayın. Maddi miras uğruna kavga ediyorsanız, manevi mirasda üzerinize hak olur. Atalarımın maddi mirası bana hak olsun ama o manevi miras değil diyorsanız, yok öyle yağma! Artı, atalarınız sizi büyüttü okuttu ve evlendirdiyse siz o harama çoktan bulaştınız. Özetlersek; zıtlar insana huzur getirmez, ortak noktalar getirir. Zıtlıklar kötülük doğurur. Kader sizi zıttınızla tanıştırıyorsa bilinki başınız ağrıyacak. Eğer birileri farklılıklar hayata renk getirir, ortak noktalar ise can sıkıcı olur gibisine söylemler içinde bulunuyorsa bilinki kandırılıyorsunuz. Bunlar sizi uyutmak için şeytanın kullandığı kavramlar. Bunların gerçeklik ile hiçbir ilgisi yok. Şeytan ve nefsiniz sizi bir ortamdan diğerine sürüklerken, bu tür söylemler ile bi nevi sizi kandırıyor o yanlış tercihlerin yaşantının içinde kalmanızı sağlıyor. Umarız, bundan sonra zıttınızla tanışırsanız bunun hayra alemet birşey olmadığını anlar hemen oradan uzaklaşırsınız.

- Hızır herkesin kapısını çalar

Hepimiz günahkarız, Allah ama günahlarımızın affı için sürekli hızırı karşımıza çıkarır. Hz hızır olarak değil, bazen haksızlığa uğrayan bir insan olarak bazen aç bir sokak köpeği olarak bazende sizi bir yanlışlığa şahit ederek. O yanlışı gördüğünüzde acaba susacakmısınız, masanın altına saklanacakmısınız yani dilsiz şeytan rolünemi bürüneceksiniz yoksa yanlışa durmu diyeceksiniz. Doğruyu yaparsanız, o zaman o hakkı savunan duruşunuz bir çok günahınızı (zina, içki vs) silip götürür. Yapmazsanız, ömür boyu işlediğiniz günahlar ile öbür dünyayı boylarsınız. Bu kadarmı? Hayır. Şahit olup sessiz kaldığınız o yanlışlar, gelir bu dünyada sizi bulur. Maalesef ama maalesefte bir çoğumuz bu sınav da sınıfta kalıyoruz. Bazen bu onun sorunu diyor, bazen her yere maydonoz olmayayım sonra bana patlar diyor ve çevremizde yapılan yanlışlara sürekli sessiz kalıyoruz. Bizim size tavsiyemiz bir yanlış gördüğünüzde devreye girin, masanın altına saklanmayın. Neden? O yanlışlar gelip sizi bulacak, çünkü. Örneğin; ülke üzerinde oynanan oyunlara sessiz kalmanız. Kader bu tavrınızı asla kabul etmez. Neden? Bu topraklardan besleniyorsunuz, çünkü. Ortada bir hak var. Borçlusunuz bu topraklara. Hem topraktan besleneceksiniz hem toprağa yapılan tecavüzlere duyarsız kalacaksınız, bunu kaderiniz asla kabul etmez. Bu durumda kader, ya o toprağı terk etmenizi bekler ya da bu benim sorunum değil dediğiniz sorunlar gelir sizi kendi evinizde yakalar. Kader, bir yere kadar size bu benim savaşım değil dedirttirir. Önemli olan o ateş size vurmadan dur demeniz. Eğer gördüğünüz yanlışlara dur derseniz, başkası adına kafanızı bedeninizi ruhunuzu ağrıtırsanız, kader bunu lehinize not eder. Hem öbür hayatta mükafatlandırılırsınız hem bu dünyada yanlışlar, haksızlıklar ve ateş ülkenizi yakıp kavurduğunda sizin eviniz bu yangından muaf tutulur. Örneğin; birilerin evine ateş düşüyorsa bilinki bu insanlar bir çok defa dilsiz şeytan rolünü oynadı. O yüzden ödenecek bedel makulken doğruyu yapın. Kendi ailenizi yakalamadan yapın. Eğer bu benim savaşım değil bu benim sorunum değil deyip hep kendi çıkarınıza çalışırsanız yani hep doğruyu yapmaktan kaçarsanız bilinki bir sonra karşınıza koyulacak sınavın bedeli bir evvelkinden çok daha ağır olacak. Kader, bir sonraki sınavınızda sizi daha ağır bir bedel ödemekle karşı karşıya bırakacak. O yüzden, büyük bedeller ile yüzleşmeden küçük sınavlarda doğru kararları verelim. Örneğin; metroda birine haksızlıkmı yapılıyor sesinizi çıkartın veya bir garibanın hakkımı yeniliyor sesinizi çıkartın veya çalıştığınız iş yerinde yanlış işlermi dönüyor buna müdahale edin. Sesinizi çıkartmaz müdahale etmezseniz, bedeli ben ödemeyim derseniz bilinki kader sizi bir sonraki sefer daha büyük bir sınavın içine sokacak. Bilinki bu sefer o yangın sizi kendi evinizde yakalayacak ve bu sefer siz kendinizi yapayalnız bulacaksınız. Kimseyi yanınızda görmeyeceksiniz.

- Neden erdoğana oy veriyoruz?

Sizin yanıldığınız konu şu; biz erdoğana değil kendi değerlerimize oy veriyoruz. Konu erdoğan değil, konu değerlerimiz. Siz erdoğana bakıyor ve onun karşısına kendinizi konumlandırıyorsunuz. Biz ise değerlerimize bakıyor (devlet, millet ve İslam), kim bunlara saldırıyorsa onların karşısına kendimizi konumlandırıyoruz. Siz şahıslar üzerinden gidiyor biz ise değerlerimiz üzerinden.
İmamı şafiye sormuşlar fitne döneminde nasıl hareket edelim diye, o da düşmanınızın oklarına bakın demiş. Düşmanınız nereye saldırıyorsa orasını savunun demiş. Biz düşmanımıza bakıyor (ulusalcılar, fetö, pkk, lgbt, batı), bunlar hangi kaleye saldırıyorsa orasını savunmaya gidiyoruz. Biliyoruzki o kale düşerse o kale ile aynı değerleri paylaşan bizlere sıra gelecek, bizlerede yaşama hakkı tanınmayacak. Örneğin; 28 şubat. Olayları şahsileştirmeye gerek yok. Şeytan olayları şahsileştirir. Bu sayede olayların perde arkasını sizden gizler. Olaylar üzerinden değil kişilere olan antipatiniz, kin ve nefret duygularınız ile hareket etmenizi sağlar. Yani akıl ile değil duygular ile hareket etmenizi sağlar. Bizler bu tuzağa düşenlerden değiliz. Biz şahıslar üzerinden değil olaylar üzerinden gidiyoruz. Örneğin; kim hdp/pkk ile yan yana geliyorsa onlardan uzak duruyoruz. Kimler LGBT ile yan yana geliyorsa onlardan uzak duruyoruz. Kimler ezanımıza ve peygamberimize küfür ediyorsa onlardan uzak duruyoruz. Kimler bizi avrupa başkentlerinde şikayet ediyor, kendi ülkesini küçük düşürüyorsa onlardan uzak duruyoruz. Anlayacağınız mesele ak parti veya erdoğan meselesi değil, mesele değerlerimiz. Siz erdoğana bakıyor o neredeyse onun karşısına kendinizi konumlandırıyorsunuz, biz ise değerlerimize bakıyor kim değerlerimize saldırıyorsa onların karşısında duruyoruz. Değerlerimiz saldırı altında olduğu müddette bizler o değerleri savunan kalelerimizi koruyacağız, lidere bakmaksızın. Bize göre erdoğan son yüz yılın en beceriksiz lideri. Kötü birisi değil, hırsız değil yolsuzluk içinde değil diktatör zaten hiç değil. İyi niyetli bir mahalle kabadayısını düşünün, öyle birisi. Niyet iyi, mert ve cesur ama akıl biraz kıt. Devlet yönetmek içinde herşeyden fazla akıl lazım. Bizim oğlan boyunu aşan işlere girmiş. Devlet yönetimi, istanbul gibi olduğunu sandı. Altyapıyı yenilemekle devletin güllistanlık olacağını sandı. Yanıldı. Üstüne sen şöyle züpersin sen şöyle muhteşemsin diye diye yanıltıldı.
Sonuç; sınırlarımıza dünyanın orduları yığıldı, üstüne bir de iç çatışmanın arefesindeyiz. Kurtlar sofrasına oturmak haddine değildi. Oturdu ve her yerden kazık yedi. Bizler ama konu devlet ve millet olunca doğu perinçek ve nice ulusalcı kardeşimiz gibi kişisel olarak erdoğanı beğensekte beğenmesekte arkasında duruyoruz ve durmakta zorundayız. Bizler liderlerimize meydan okumayı savaş dönemlerinde değil sulh dönemlerinde yaparız. Anlayacağınız olay erdoğanla ilgili değil, değerlerimize yapılan saldırılar ile ilgili. Hocam, ama erdoğan 28 şubat saldırıların tam ortasında erbakana meydan okudu, yeni parti kurdu ve birliğimizi bozdu? Bu çok farklı bir olay. Fark; 28 şubatta bize saldırıldığında erbakan kaleyi düşmana teslim etti. Şapkasını aldı ve gitti. Erdoğan ise bugün dik duruyor. O dönem kalesini düşmana teslim eden bir komutan vardı bugün ise kalesini koruyan biri var. Kalesini düşmana teslim eden komutana herkes sırtını çevirir, kalesini korumaya çalışana çevirdiğiniz zaman ama bunun vebali çok ağır olur. Davutoğlu, gül ve babacana bir gün olacağı gibi.

- Hayat üç çeyrekten ibaret

Birinci çeyrek "hazırlık" dönemi (0-11). Kitaplarınızın henüz açılmadığı dönem. İkinci çeyrek "ekim" dönemi (9-11 ile 44 arası). Üçüncü çeyrek "hasat" dönemi (44-77 arası). Hayat 33' lere bölünmüş. Ekim döneminde size 33 yıl zaman tanınıyor. Bu zaman içinde ne ekerseniz yani ne yaparsanız, ikinci 33 yılınızda
(44 arası 77) kısmet olarak onu alacaksınız. Yani kaderinizin son çeyreğini belirleyen, o yaşlılık dönemindeki yaşantınızı belirleyen ikinci çeyrekte yaptıklarınız veya yapmadıklarınız. Birileri eğer kötü bir yaşlılık dönemi geçiriyorsa o zaman bunun hesabını yaşlılık döneminde aramasın, hayatının ikinci çeyreğinde yaptıkları veya yapmadıklarında arasın. Yaşlanınca huzur içindemi yaşamak istiyorsunuz o zaman hayatınızın ikinci çeyreğinde doğru işler yapın.

- Hayat dengeler üzerine kurulmuş

Bir psikolog canlı yayına çıkıyor ve cep telefonu kullanımın çocuklarda hırçınlığa sebep olduğunu söylüyor. Hiçbir araştırmaya bakma ihtiyacı duymaksızın bu iddiayı direk çöpe atabilirsiniz. Neden? İslam dini bizlere hiçbir şeyin tesadüf olmadığı ve her aksiyonuzun onun eşiti ile yanıt bulduğunu söylüyor. Örneğin; içki içiyorsanız, o günah malınızdan çıkmaz. Neden çünkü içkinin dengi malınız değil. Malınıza birşey gelmesi için o mala haram karıştırmanız gerek. Cep telefonu kullanımı hırçınlığa sebep olurmu? Olmaz çünkü cep telefonu kullanımın dengi hırçınlık değil. İslam dini her hatayı onun eşitiyle cezalandırır. Aksi takdirde Allahın adaleti sorguya çekilirdi. Çocuğunuz hırçınmı, o zaman anne ve babanın birilerine karşı haksız hırçın tavırları varmı veya anne baba küçükken büyüklerine karşı hırçınmıydı buna bakmalısınız. Örneğin; biz bir çok ailenin erdoğana veya ak partiye küfürler yağdırdığını biliyoruz. Söylemlerinizde haklıysanız sıkıntı yok o hırçınlık size geri tepmez, ama haksızsanız o zaman hapı yuttunuz. O hırçınlık katlanarak 99 sülalenize siner. Hırçınlığın dengi hırçınlıktır. İslam bize kıssasa kıssas der yani herşeyin dengi ile cezalandırıldığını söyler. Eğer çocuğunuzun veya sizin başınıza birşey geliyorsa, bunun sebebini "mavi balina" "facebook" veya cep telefonunda aramayın denginde arayın. Örneğin; bir kız çocuğu intihar ediyorsa bunun sebebi mavi balina oyunu değil, o kızın ataları başka bir kızın canına mal olduğundan. Mavi balina oyunuda o ilahi kıssasın gerçekleşmesini sağlayan bir araç. Herşey dengi dengine. O kızın ataları kaç yaşlarındaki bir kızın canına mal oldularsa, kendi kız çocuklarıda o yaşa kadar bekletilir ve sonra yaşaması gereken ona yaşatılır. Kızsa kız, erkekse erkek. Yaşına kadar herşey dengi ile cezalandırılır. Bu neden önemli? İlahi adalet açısından ve iki; eylemlerimizin öbür hayatı beklemediği bu dünyada bize geri döndüğünü bilme açısından önemli. Yaşadıklarımız yaptıklarımızdan ötürü geliyorsa ve insanda bunu bilirse o zaman insan ne yapar; başına kötü birşey gelmemesi için kötülük yapmaz. Ne ekersen onu biçersin söylemide buradan gelir. Bu düzen insanları kötülüklerden korumak üzerine kurulmuş. Bu düzeni bilen başına gelenlerin kaynağını anlar ve anında hatalarını düzeltir. "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder" (Şura Süresi; 30). İlahi düzeni anlamayan, hayatın tesadüflerden ibaret olduğunu sanan kişi ise, bu psikolog gibi; bunlar zamanlarını boş araştırmalar boş tedaviler ile harcar. Suçu cep telefonunda mavi balinada arar. Oturup nerede ne hatası yaptım deme nimetine erişemez. Sonuç; o günah yükü ile öbür dünyayı boylar, dünya yaşantısıda bir kaos içinde olur.

- Hamile olan ve doğum yapan karınızın göğüslerinden uzak durun!

"Size şunları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek ve kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kızkardeşleriniz ve karılarınızın anneleri, ve kendileri ile zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan olan ve evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Eğer üvey kızlarınızın anneleri ile zifafa girmemişseniz onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Sulbünüzden gelen (öz) oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi birlikte nikahlamanız da haramdır. Ancak cahiliyyet devrinde geçen geçmiştir. Şüphesiz ki Allah gafur (çok bağışlayıcı) ve çok merhamet edicidir" (Nisa Süresi; 23). Değerli okurlarımız, karınızın sütü ağzınıza temas ettiği ve siz onu yuttuğunuz an, karınız o andan itibaren sizin süt anneniz oluyor. Süt annelerde bize haram kılınmış. Onlar ile ilişkiye girmek büyük bir günah. Sizlerin bundan haberi olmadığı ve bir çok müslümanın bu günahı işlediğini bildiğimiz için bunu burada anma ihtiyacı duyduk. Nefis herşeyi ister ama lütfen biz dikkatli olalım, sınırlarımızı bilelim.

- Peygamberimiz neden çok kadın ile evlendi?

Bunun farklı nedenleri var, bu nedenlerin birisi peygamberimizin ümmete ait olması. Kadın fıtratı, erkeğine sahiplenir ve o erkeği kimseyle paylaşmak istemez. Erkek ve kadın fark etmez, kimsenin kendisinden daha fazla erkeğine ilgi duymasını istemez. Allahu Tealada bu kıskançlığın önüne geçmek için peygamberimizi bir çok kadınla evlendirmiş. Peygamberimizi bir çok kadına bölerek tek bir kadının peygamberimiz üzerinde hak sahibi olmasına engel olmuş. Bu çok eşliliğin bir boyutuda ümmete örnek olma boyutu. Peygamberimiz birden fazla kadınla evlenmemiş olsaydı, günümüzdeki insanlar Allahın helal kıldığını yasaklamaya kalkardı, bakınız peygamberimiz bile birden fazlasıyla evlenmemiş derdi. Bu çok eşliliğin birde diplomatik boyutu var. Peygamberimiz ırk ve ten ayrımını ortadan kaldırmak tüm insanlığı birbirine kardeş kılmak için indirildi. Bu kardeşliği pekinleştirmek içinde farklı ırk ve ten renklerinde ve farklı sosyal statülere sahip kadınlar ile evlendi. Peygamberimiz farklı tenlerdeki kadınlar ile evlenerek topluma bakınız zencisi beyazı sarısı hiç fark etmez hepimiz biriz hepimiz bir aileyiz dedirtti. Peygamberimiz cinsel dürtüleri doğrultusunda evlenmiş olamazmı? Olamaz çünkü peygamberimiz gece ibadetleri yapıyordu. Ortada gece ibadetleri olmasaydı belki bu tezi ortaya atabilirdiniz ama ortada gece ibadetleri var ve bu da cinsel dürtüler şık'ını saf dışı bırakıyor. Neden? Siz aynı gece içinde hem gece ibadeti yapmayı hem cinsel ilişkiye girmeyi hiç denedinizmi? Biz denemedik ama düşünüyoruzda, baya zahmetli bir iş. Neden? Kirli olarak ibadet yapamazsınız, her gece gusül abdesti almak zorundasınız. İbadetimi yapayım sonra ilişkiye gireyim deseniz, bu sefer sabah namazına takılıyorsunuz. Sabah namazına kalktığınızda yine gusül abdesti almanız gerek.
Bunu birde peygamberimiz döneminde düşünün, suyun evde akmadığı bir dönemde bu gusül abdestini almak zorunda olduğunuzu düşünün. Gece ibadeti ve cinsel ilişkiyi aynı gece içinde yapmak neredeyse imkansız birşey. Bir gece yapar ikinci gece sabreder ama en geç üçüncü dördüncü gecede üzerinize bir ağırlık çöker ve gusül abdestini dolayısıyla gece ibadetini es geçersiniz.

- Dijital teknoloji bu dünya'ya ait değil

Sihir ve büyüler cinler alemine indirilmişti, cinler ama bu bilgileri aldılar ve insanlar alemine taşıdılar. Dijital teknolojide cinler alemine indirilmişti, cinler ama bu bilgileride aldılar ve bunu yeryüzündeki işbirlikçileri ile paylaştılar (masonlar). Dijital devrim bizi mahvediyor çünkü insanoğlunun doğasına ters. Nasılm? Digital cihazlar bizim bedenimizin enerjisini tüketiyor, cinlerinkini ise şarj ediyor. O yüzden bu ilim bizim boyuta değilde cinler alemine indirilmişti. Yeryüzü ve insan dijital devrim doğrultusunda var edilmedi.


- Yeni aldığınız birşey kazaya uğrarsa

Yeni aldığınız birşey kazaya uğradıysa, onu tamir ettirmeden değerinin yüzde 40'ını hesaplayın ve bir hayır kurumuna bağışlayın. Arızalı olan, tamirata gönderdiğini ürünün zekatı niyetine bağışlayın. Yeni aldığınız bir eşya eğer kazaya uğrarsa bilinki üzerinde bir hak bir nazar var. O hakkı o nazarı üzerinden kaldırmadığınız müddette aksilikler o eşyayı bulacak. Siz tamir ettireceksiniz, ya o tamir esnasında ya da o tamirden sonrası başka bir yerden kazaya uğrayacak. En güzeli, tamir ettirmeden o hak veya nazarın üzerinden kalkması niyetine bir bağış yapın. O malın yüzde 40 değerini hesaplayın ve sonrası bir yere bağışlayın. Bu Allahın izniyle o malın üzerindeki negatif enerjiyi kaldırır, afiyet içinde kullanmanıza izin verir. Halen kazaya uğruyorsa, o zaman kazancınızı gözden geçirin. Not: Allahu Teala yeryüzünde iki insana dokunmaz, temiz olana ve çok kirli olana. Malına çok haram karıştırmasına rağmen, eğer Allahu Teala o kişiye dokunmuyorsa bilinki onun hesabını öbür hayata bıraktı.

- Kur'an-ı Kerimde herşey yazılımı?

Bazı art niyetli insanlar kuran-ı kerimi çürütme niyetine derki; bu Kitapta herşeyin açıklandığı iddia edilir, hani 5 vakit namaz hani şu hani bu derler. Buna sizin için bir izah getirelim, bakınız; Allahu Teala, biz bu Kitapta "herşeyi açıkladık" demez, biz bu Kitapta "hiçbir şeyi eksik bırakmadık" der! "Herşeyi açıkladık" kelimeleri ile "hiçbirşeyi eksik bırakmadık" kelimeleri ne kadar çok aynı şeyi ifade ediyor gibi görünsede, aynı şeyi ifade etmez. Herşeyi açıkladık derseniz beş vakit namaz dahil herşeyi açıkladığınızı ifade etmiş olursunuz. Hiçbir şeyi eksik bırakmadık derseniz ama, bilmeniz kadarını size aktardık demeye getirirsiniz. Yani birisi herşey anlamına, diğeri ise bilmeniz kadarını size bildirdik anlamına gelir.

- Allahtan küçük isteklerde bulunun

Neden? Büyük istekler büyük sabır gerektirir. Çok bekletilirsiniz. Dualarınızı ama asgari tutarsanız dahar hızlı duanıza erişirsiniz. Neden? Allahtan istediğiniz bir nimet sadece sizin değil, tüm ailenizin hatta daha büyük bir çevrenizin hayatını pozitif anlamda değiştirebilir. Duanızın karşılığı bir çok insanın hayatını değiştireceği için, sadece siz değil o insanlarında yaşamaları gerekeni yaşaması beklenir. Herkes imtihanını tamamladıktan sonra duanızın karşılığı size iner. Yani, duanız sadece sizi etkileyecek boyutta ise siz imtihanınızı tamamlar tamamlamaz o nimet size iner. Duanız ama ailenizi akrabalarınızı hatta daha büyük çevrenizi etkileyecek boyutta ise o zaman sabırlı olun, her biri imtihanını tamamlayıncaya kadar bekletileceksiniz. Siz Allahtan birşeymi istiyorsunuz, bu isteğiniz ailenizi ve çevrenizi etkileyip etkilemeyeceğine bakın. Eğer etkileyecekse, o zaman o nimete kavuşmakta bekletileceksiniz bunu biliniz. Duam niye kabul edilmiyor diye soruyorsanız, olaya bir de bu boyuttan bakın; siz o nimeti elde etmek için imtihanınızı tamamlamış, o nimeti elde etmek için tüm ön şartları yerine getirmiş olabilirsiniz, o nimet ama sadece sizi değil çevrenizdeki insanlarında hayatını değiştirecek, onlar o nimeti hak ediyormu? Dua ederken sadece kendinizi düşünmeyin, o duanın etki alanınıda hesaba katın. Bir duanın etki alanı ne kadar geniş ise, o duanın kabulü o kadar zorlaşır o kadar uzar. Siz kendi imtihan sürenizi tamamlasanızda, duanın etki alanı içinde olan her bir bireyinde imtihan süresini beklemek zorundasınız. Duanınızın etki alanı içinde olan her birey ne zorlukları yaşaması gerekiyorsa onlar ilk önce bunları yaşaması gerekiyor. Siz o nimeti hak etsenizde başkaların imtihan süresini beklemek zorundasınız. Neden? Onlarda duanızın kapsamı alanına girdide ondan! O yüzden dualarınızda dikkatli olun. Allahtan istediğiniz birşey ne kadar çok insanın hayatını etkileyecekse o kadar bekletileceksiniz. Siz kendiniz o duanın gereğini yapsanızda, o duanın ön şartlarını yerine getirsenizde bekletileceksiniz. O yüzden dualarınızda mütevazi olun. Büyük dualar büyük sabırlarlar gerektirir.
İstekleriniz ne kadar büyük olursa ne kadar insanın hayatını etkileyecekse o kadar bekletileceksiniz, bunu biliniz.

-
Selam

B
ir yerde bir işiniz olduğunda ne yapıyorsunuz oraya bir kişinin selamıyla gitmeye çalışıyorsunuz. O selamla sıcak karşılanmanızı ve işlerinizin halledilmesini ümit ediyorsunuz. Size bir soru sorabilirmiyiz; neden Allahın selamıyla gitmiyorsunuz? Size bir öneride bulunalım; bir sonraki görüşmenize veya işinize Allahın selamıyla gidin. İçinizden, Rabbim sana sığındım senin selamınla gidiyorum, sen bana yetersin deyin ve gidin. Gireceğiniz yere "selamun aleykum" ile girin ve nasıl bir muamele ile karşılaşacağınızı gözlemleyin.

-
Kader

Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.