nühüm                                                         
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...

                                                                                                                                                                    






"Kafirler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler." (Fussilet Süresi, 26)

Ezanımız okunurken gürültü çıkaran, o ezanı bastırmaya çalışanları gördünüz değilmi? Günümüzde yaşadığımız olayları bu Ayetten daha güzel özetleyen varmı? Aradan neredeyse 1500 yıl geçti, hak ile batıl arasındaki mücadelede zerre kadar birşey değişmedi. "Kutuplaşma" var diyenlerede günaydın; hak ile batılın olduğu yerde her zaman kutuplaşma vardır ve olacaktır. Batıl olan hakkın iktidarına tahammül edemez, hakta batıla boyun eğmez. Bu ikisi aynı ortamda yaşadığı müddet her zaman kutuplaşma, kavga ve gürültü olacak. Malazgirt savaşından beri yaşadığımız sıkıntıların özü bu. Ezanlar bu topraklarda okunmaması gerek. Mesele erdoğan değil, halen ANLAMADINIZMI? Geziden beri yaşadığımız tüm saldırıların özü bu; anadolu yahudilere vaat edilmiş topraklar. Biz asla bu topraklara ayak basmamamız gerekliydi. Ya siyasallaşmış yahudilik yeryüzünden ya da bizler bu topraklardan yok oluncaya kadar bu mücadele devam edecek. Lezbiyenler, mimarlar odası veya chp, pkk ve fetö bunlar birer piyon, asıl düşman bunların arkasındaki güç, yahudiler. Siz piyonlara değil bunları finanse eden, akıl veren organize edenlere odaklanın. Sanmayınki bu piyonlar kendi iradeleri ile hareket ediyor. Sanmayınki günlük ajandalarını, adaylarını ve eylemlerini kendileri belirliyor. Kendilerine ait tek şey kalplerinde size besledikleri nefret. Örneğin; kadın hakları. Konu kadın hakları ise kimse erdoğanın eline su dökemez. Kadını iş hayatına sokmak için, adam neredeyse İslam dinini tekrar yazdıracak. Teşvik paketleri, pozitif ayrımcılık gibi gibi İslama ters ne kadar adım varsa bu adımları attı, kadını aile hayatından alıp iş hayatın içine soktu. İslami açıdan, erdoğan bu konuda bir felaket. Kadın kadın diye diye, ülkemizde ev hanımı yani ANNE olmak isteyen bir genç kız bırakmadı. Aile diye birşey bırakmadı. Bizim mahalle yalakalarla dolu olduğu için onu bu konuda uyaran ilahiyatçılarda yok. Yani feministlerin kadın ile ilgili konularda en son eleştireceği kişi erdoğan. Konu kadınsa, erdoğan gibi bir lideri bunlar başka bir yerde bulamaz. Bunlar eğer kadın hakları altında sokağa dökülüyorsa bilinki mesele erdoğan değil, mesele başka dert başka. Erdoğan, eğer kılıçdaroğlu gibi fetö ile mücadele etmese, dinler arası diyaloğun önünü açsa, suriyede bir kürt devletin oluşumuna karşı çıkmasa, akdenizdeki haklarından feragat etse, kendisine çoktan nobel ödülü verilmişti. Sözcü gazetesi ve odatv onun heykelini çoktan dikmişti. Sorosa bağlı lezbiyenler ve feminist pislikler onu çoktan kutsamıştı. Duymuşsunuzdur, bizim mahalleden bir gurup ezik yeni bir parti kurmak için kolları sıvamış. Bunların eski bir danışmanıda bir tweet ile o heyecanı aktarmaya çalışıyor; "toplumu kutuplaştıran, her türlü değeri kısa vadeli öncelikler için istismar etmekten çekinmeyen bir nobranlığa karşı; herkesin hukukunu koruyan, herkesin acısına duyarlı bir bilinç yeşeriyor. Bizi bu bilinç kurtarır." Bunları böyle okuyunca bu insanlar gerçekmi diye düşünüyoruz. Bunlar hangi dünyada hangi ülkede yaşıyor? Kulağa hoş gelen cümleler ile insanları kandırıyorlar, kendilerini kandırıyorlar. Bakınız; bu topraklar üzerinde birilerin hesabı var ve bunlar o istediklerini elde edinceye kadar rahat durmayacak. Siz, hesabı olanlara laf atmanız gerekirken saldıra altında olana laf çakıyorsunuz. Nankörler. Saldıran erdoğan değilki, erdoğan kutuplaşmaya sebep olsun. Aksine, bu pislikler ile iyi geçinmek için erdoğan her türlü ihanete ve hakarete göz yumuyor. Yapmadığı tek şey, devleti satmıyor. Bu da karşı tarafı çıldırtmak için yetiyor. Davutoğlu veya abdullah gül gelecek ve herkesle iyi geçinecek diyorsanız, o zaman geçmiş olsun ülkemize. Siz bu saldırıların erdoğanın şahsıyla ilgili olduğunumu sanıyorsunuz? Salaklar. Gezi platformun taleplerini ne kadar hızlı unuttunuz. Davutoğlu ve abdullah gül gelseydi, demek sizler toplumsal barış adına üçüncü havalimanından, nüklear santrallerden, üçüncü boğaz köprüsünden vs vs vs vazgeçecektiniz. Onlar çünkü istediklerini elde edinceye kadar yakmak ve yıkmaktan, size saldırmaktan vazgeçmeyecekti. Toplumsal barış için varsayalımki bunları kabul ettiniz, bunların talepleri bunlarla sınırlı kalacağınımı sanıyorsunuz; akdenizde doğal gaz arama, uzay ajansı kurma, suriye müdahale etme, kandile girme, s-400 alma, kendi siha'nı üretme, kendi arabanı üretme gibi talepler hiç bitmeyecekti. Size bu ülkede bir taş üzerine bir taş koydurtmayacaklardı. Sonunda anahtar teslim devleti teslim edecektiniz. Gezizekalılar. Sıkıntı erdoğan değilki, o gittiğinde ülkemize huzur gelsin. Sanki davutoğlu ve gül gelince, batı dünyası türkiye'yi parçalama planlarından vazgeçecek. Salaklar. Siz gelirseniz planları hiçbir aksamaya uğramadan gerçekleşecek. Değerli dostlar; bu film size bir yerden tanıdık geldimi? Aynen, biz bunların aynısını yüz yıl önceside yaşamıştık. Yüzyıl önceside padişahımıza bu ithamlarda bulunuyorlardı. Ülkeyi kutuplaştırıyor diyorlardı. Sonunda padişahımızı tahttan indirdiler. Ne oldu sonrası? Huzur, barış ve kalkınma vaat eden ittihati terakki ne getirdi? 2.5 milyon metrekare olan topraklarımız bir kaç yıl içinde 780 bin metrekareye düşüverdi. Adamlar hep aynı oyunu oynuyor, tuzak hep aynı, akıllanmanız için daha kaç defa darbe yemeniz gerek? Anlayacağınız, mesele erdoğan değil mesele bağımsızlığımız. O yüzden erdoğana değil, bağımsızlığınıza odaklanın.

Aman dikkat; şeytan, olayları şahsileştirir. Kişiye olan pati veya antipatinizle kararlar vermenizi sağlar. Bu tuzağa düşmeyin. Kişilere değil, olayın özüne odaklanın. Ya bağımsız olacağız, yüz yıl öncesi yarıda kalan kurtuluş savaşın final mücadelesini vereceğiz, ya da bu topraklardan yok olup gideceğiz. Bir tarafta avrupa, kandil, abd, lezbiyenler, ataistler, fetö, chp/ ip/ hdp ve saadet; diğer tarafta ak parti ve mhp. Ortaya oynamayın. Herşey apaçık ortada. Söze gerek kaldımı? Ben bilmiyordum görmedim duymadım deme şansınız yok, herşey aleni ortada. Tarafınızı belirleyin. Bu topraklar daha fazla bu aşağılanmayı bu ihanetleri ve hakaretleri kaldıramaz. Ya onlar ya da biz, birisi bu topraklardan yok olup gidecek. Bir chpli kalkıyor ppk'dan oy istiyor diğeri kalkıyor ezanla dalga geçiyor,
bombalı saldırı faili bir teröristte başka
bir yerde aday gösteriliyor ve bunlarıda artık gizli saklı yapmaya ihtiyaç duymuyorlar. Halen görmüyorsanız, o zaman sizde helaklıksınız. Şu hale bakarmısınız; yaşam tarzımıza müdahale ediliyor diye sokağa çıkıyorlar, sokağa çıktıklarında yaptıkları ilk iş başkaların yaşam tarzına saldırmak (ezan). Bunun İslamda adı nedir; deccaliyet. Kötüyü iyi, iyiyide kötü göstermeye deccaliyet denir. Bunlar kötü, ama laflarına baktığınızda kadın haklarından bahsederler özgürlükten ve insanlıktan bahsederler. Söyledikleri kulağınıza hoş gelir. Evrensel ve herkesin kabul edebileceği cümleleri kullanırlar. Eylemlerine ama baktığınızda eylemlerinde sadece kötülük görürsünüz. Kadın haklarından bahsederler başörtülü kadınlara saldırırlar. Özgürlük derler, çarşaf giyeni arabistana kovmaya kalkarlar. bunların yaşantıları ve giyim tarzlarına baktığınızda hoşunuza gider, konuştuklarında güzel konuşurlar, iç dünyalarını görebilseydiniz ama sadece karanlık ve pislik görürdünüz. O gece yaşananlar bunların ilk vukuatı değil. Örneğin; 15 temmuz geceside bunlar sela okuyanlara saldırdılar. Ne oldu saldıranlara? Mahkeme salıverdi. Bunların yüz yıllık tarihi ezana ve İslama, müslümanlara saldırı ve hakaretler ile dolu. Bunlara dokunan da yok. İçleri pislik dolu, kendilerini dinlediğinizde ama size insanlık dersi verirler. İşte bunlar birer deccal. Özü ve niyeti kötü olup, kamera (tek göz) önünde iyi görünene deccal denilir. Ahir zamanda beklenen deccal bir şahıs değil, bu lezbiyenleri örgütleyen fetöyü kuran, natoyu işleten bir üst akıl var ya, doların üzerindeki tek göz sembolü var ya, "demokrasi" deyip dünyayı ateşe veren batı dünyası var ya işte bu örgütlenmenin adı deccaldır. Sizlere deccalın bir şahis olduğuna inandırttılar. Bu doğru değil. Deccal, dünya hakimiyeti peşinde koşan üst akla verilen İslami addır. Siz bir şahıs beklerken deccal "demokrasi" altında çoktan malı götürüyor. Örneğin; bu üst akla bağlı örgüt temsilcileri veya politikacılar kameraların önüne çıktığında demokrasi ve özgürlükten bahseder, kalkınma ve insan haklarından bahseder ama eylemlerine baktığınızda sadece zulüm ve kötülük görürsünüz. İyi olanlarada ne yaparlar; mursi gibilerine terörist derler, erdoğan gibilerinede hırsız. Deccal dediğimiz bu örgütlenme kendisini iyi gibi gösterir, iyi olanıda kötü. Bu tuzağa düşmemek içinde cümlelere kanmayın, kişilerin eylemlerine bakın. Ezanı ıslıklayan o pisliklerin arasında bulunan başörtülü saadetli, fetölü "ablalara"da diyeceğimiz; bu büyük günaha ortak olmak size müstehak. Sizler, "Bir kadının yoksa parası, A......dır Kumbarası", "Sabahlara kadar içsek, A...... Soğumaz", "Namusumu kirletmeden Duramam" pankartların içeriği ile damgalandınız. Allah nezdinde sizler artık birer O......sunuz. Geçmiş olsun size. İblis, adem as nefreti yüzünden şeytan oldu. Bunlarda erdoğan nefreti yüzünden birer o...... birer deccal oldu. Allah bunları eşcinsellerin, ezandan ve Allahtan nefret edenlerin ortasına attı, pkk'lılar ile ortaklığa itti, yüz yıldır bu topraklara zulüm edenler ile işbirliğine itti, namus kavramı olmayanlar ile birlikte sokağa itti ve halen içine atıldıkları cehennem çukuruğun farkında değiller. Neden? Kin ve nefret. Davalarını şahsileştirdiler. Birşeyi şahsileştirdiğiniz anda şeytanın tuzağına düşersiniz. Geçmiş olsun.

Ezanı ıslıklayanlarada tavsiyemiz; sıkıysa bunu avrupada yapın. Çanlar çalmaya başladığında biz çanmı dinlemek zorundayız deyin ve bunu ıslıklarla protesto edin. Edinde görelim bakalım ne yapıyorlar size. Yahut, hristiyanlığın ve yahudiliğin çıkış noktasıda orta doğu, onlarda bir arabın (peygamberimiz sav- atası ismail as) kuzenlerine inanıyor (isa as ve musa as- ataları ishak as), hadi sıkıyorsa avrupalı bir hristiyana veya yahudiye alın peygamberlerinizi ve nereden geldiyseniz oraya gidin, deyin. Var ya, siz sabah akşam şükredin erdoğan gibi layt birisi bu ülkenin başında, o gittiğinde de sizle hesaplaşırız. Az kaldı. O zaman size diktatörlük neymiş gösteririz. Siz harbi sopalıksınız. Kendi ülkemizde aşağılanıyoruz. Kendi ülkemizde, bir azınlık istediği gibi manevi değerlerimize saldırabiliyor, hakaretler yağdırabiliyor ve bunlara dokunan yok. Nerede görülmüş böyle birşey. Ne hale geldik?

Gelelim asıl konumuza; onlar bir tezgah kurdu, Allahta onlara!

Onların tezgahı şu; ilk önce batırıyorsun sonrası kurtarıcı olarak ortaya çıkıyorsun. Ambargoyu koy, dövizi yükselt, kurduğun gıda kartelleri üzerinden herşeyi pahalaştır, ekonomi kötü gidiyor fısıltısını piyasaya yay, sonrası kurtarıcı olarak kendi adamlarını sahaya sür. Onlarda, hükümet batırdı hükümet bu işi yapamıyor diye toplumu galyana getirsin. Örneğin; Venezuela veya Mursi dönemi Mısır. Ülkeyi sefilliğe itmek için her türlü tezgahı kur sonrası kendi adamlarını sahaya sür, onlarda bunlar ülkeyi yoksulluğa itti yaygarasını yapsın, halkı veya askeriye'yi veya yargıyı arkasına alıp hükümeti devirsin. Bir çoğunuzda bunu yutuyorsunuz. Gerçektende o yoksulluğun o enflasyonun kaynağı o hükümetler olduğuna inanıyorsunuz. Gelelim ülkemize; yahudiler bir ülkeye girdikleri an kontrol altına aldıkları bir nokta gıda'dır. Gerek dünya çapında gerek ülke bazında gıda sektörü bunların elinde. Tüm büyük marketler, tedarik zincirlerin hepsi bunlara bağlı; BİM, 101, Carrefour, Migros, Şok, Ülker, ETİ vs. Bunlar bir kartel, bir çete. Bu boyutta bir kontrolü nasıl elde edebildiler? Çok basit, örgüt olarak bir merkezden hareket ederek bunları başarıyorlar. Siz bireyler olarak hayatınızı yaşıyorsunuz, onlar karınca gibi sürü halinde yaşıyorlar. Bir merkezden aynı hedef doğrultusunda hareket edenlerde, bireyler olarak hareket eden ve yaşam sürdürenlere her zaman üstün gelir. Bazı salaklar bu market zincirlerin erdoğan ailesine ait olduğuna inanıyor. Nefret işte böyle birşey, aklı kilitler. Siz somut veriler ile değil duygular ile hareket etmeye başlarsınız. Gerçekten doğruların peşindeyseniz, doğrular bir parmak ucu mesafesinde. Google'e girin ve bu şirketlerin kurumsal sitelerinden bunların sahipleri kim, bunları öğrenin. T24, odatv ve sözcü gibi dış güçlerin operasyonel sitelerinden değil, kaynağından öğrenin. Eleştirelerinizde eğer samimiyseniz, somut veriler üzerinden hareket edin. Örneğin; bu gıda çetesi daha öncede patatesleri mağaralarda stokladı. Ette halen bu milleti kazıklamaya devam ediyor. Burada bir sorun olduğu, bizlerin döviz ve faiz gibi gıda üzerindende operasyonlara açık olduğumuz çok açık ve net belliydi. Neden hükümet buna daha önceden önlem almadı veya halen önlem alamıyor? Neden bu kartel ilk açığa çıktığında tasfiye edilmedi veya halen edilemiyor? Bu eleştirileride oy vermediğiniz partiye değil, oy verdiğiniz partiye yapın. Varsayalımki devlet bunu göremedi, muhalefet neredeydi? Anlayacağınız, eleştirilerinizde samimi ve adil olun ve oy vermediğiniz değil, oy verdiğiniz partiyi eleştirin. Siz mahşer günü oy vermediğiniz değil, oy verdiğiniz partinin neler yapıp yapmadığından hesaba çekileceksiniz. Sabah akşam erdoğan şöyle erdoğan böyle değil, sizinkiler neler yapıyor buna odaklanın. Sizin fırıldaklar kiminle yatıp kalkıyor ilk ona bakın. Siz bunlardan sorumlusunuz bunlarla mahşer günü haşrolunacaksınız.

Serbest piyasa kavramı;
bugünlerde "serbest" piyasa kavramı çok popüler oldu. Bu kavram bizim mahalleyede yutturulmuş. Bizim mahallede bu kavramı sık kullanır ve savunur halde. Bu kavramada bir açıklık getirmek bir zorunluluk oldu. Bakınız; şeytanın yeryüzüne yaydığı en büyük yalan var olmadığını insana inandırtmak. Birileride bizim tarafa piyasanın serbest olduğuna inandırtmış. Bizim taraf zaten herşeye inanmaya çok müsait. Ne kadar korkak, ezik ve yalaka tipler varsa hepsi bizim mahallede toplanmış ve bizim mahalleye önderlik ediyor. Bu kadar ezik tipler tarafından yönetilincede, karşı taraf karşısında sürekli aciz, yenik, haksız ve yetersiz görünmemiz bizleri şaşırtmıyor. İktidar biziz, biz karşı tarafa sopa atmamız gerekirken, her gün sopa yiyen taraf biz oluyoruz. Biz iktidarız ama, iktidardaymış gibi özgüven içinde hareket eden onlar. Bizim taraf, her yere maydonoz olursam beni sürgün ederler anlayışına sahip memur tiplerinden, yalaka ve ezik tiplerden ibaret. Örneğin; adalet bakanına bir bakın. Eziklik, yetersizlik ve korkaklık her yerinden akıyor. Böyle birisinin başında olduğu bir yargı caimasından ne beklersiniz; her türlü ihaneti her türlü korkaklığı. Birde içişleri bakanına bakın. Süleyman soylu. Her yerinden cesaret ve asalet akıyor. Bu da onun altında olan emniyete ve jandarmaya seriyat ediyor. Babalar gibi mücadele ediyorlar. Gelelim serbest piyasa kavramına; doğa asla boşluğu kabul etmez. Bu, bir fizik prensibidir. Bir yerde bir boşluk varsa birisi gelir ve onu doldurur. Doğada hiçbirşey kendi haline bırakılmaz. En basiti, o şeyi kuran akıl orasını kontrol eder. Bir şey eğer bir gücü temsil ediyorsa bilinki orası onu kuran akıl tarafından işletilir ya da o güce tapan, daha üstün bir aklın işgaline uğrar. Serbest ve bağımsız diye birşey yok. Birileri eğer serbest piyasadan bahsediyorsa bilinki onlar orasını çoktan kontrol ediyor. Anladınız. Serbest piyasa veya bağımsız yargı/ sanat/ merkez bankası diye birşey yok. Bu tür kavramları kullananlar kendi hakimiyet alanlarını gizlemek için bu terimleri kullanır. Kendilerin kontrol ettiği bir alanda, bu kontrolü kamufle etmek için kullanır. Mesela, siz gerçektende merkez bankasının bağımsız olduğunamı inanıyorsunuz? Koskocaman ekonomistler çıkıp merkez bankasının bağımsızlığından bahsediyor. Salaklar. Milletin aklıyla dalga geçiyorlar. Bir ülkenin para politikasını, faizini, ekonomisini belirleyen, parasını basan bir kurum, orada çalışan memurların kendi insiyatifinde olacak, öylemi? Salaklar. Yok, öyle birşey. Bağımsız değilse, kime bağımlı? Kim kurduysa, ilk kurulduğu yıllarda kim paramızı bastıysa oraya bağlı. Merkez bankası başkanların görev süresi bittikten sonra, kim onları işe alıyorsa oraya bağlı. Siz kendinize bağlamaya çalışın, en çok ses kimden çıkıyorsa bilinki merkez bankanız oraya bağlı (londra). Anadolu olarak siz bir yere el atmaya çalıştığınızda, eğer birileri serbest ve bağımsız gibi kavramlar ile buna engel olmak istiyorsa, bilinki onlar oraya çoktan çöreklendi. Sizin müdahalenizi engellemek içinde bağımsız kavramını kullanıyor, anladınız. Biz buraya ilk geldik, burası bize ait derlerse o makamın evrenselliğine gölge düşürürler, kendilerini ifşa ederler. O yüzden bağımsız kavramına sarılıyorlar. Örneğin; dolar, swift sistemi, dünya altın ticareti, imf ve merkez bankaları, petrol ticareti, dünya ticaret örgütü, dünyanın en büyük 50 şirketi gibi ekonominin en temel taşların hepsi bir zihniyet tarafından kontrol ediliyorsa, bu sistem nasıl "serbest" ve "bağımsız" 
oluyor? Adamlar istedikleri gibi kurlar ve faizler ile oynuyor, istedikleri zaman gıdayı pahalaştırıyor, ülkelere ambargo ve yaptırımlar uyguluyor, sonrada insanın aklıyla dalga geçercesine piyasanın serbest olduğunu anlatıyorsunuz. Yazık. Bu kadar aptallık olmaz. Bu kafayla biz daha çok kazık yeriz.

Aramızdaki nankörler;
şimdi; bir yerden tuşa basıldı ve bunlar fiyatları artırdı. Bunların siyasi ve medya ayağıda yüzyılın eflasyonunu yaşıyoruz, tarihte görülmemiş yoksulluğu yaşıyoruz yaygarasını yapmaya başladı. Aramızdaki bazı nankörlerde buna alkış tutuyor. Çalıştıkları iş yerlerinde, evlerinde ve farklı sohbet ortamlarında felaket tellalığı yapıyor. Nankörler. Ak parti iktidarında evlerini aldılar, arabalarını aldılar, çocuklarını okuttular, evlendirdiler, vakti geldi iki maaş ikramiyesi aldılar, kendilerin ve ataların daha önce yaşamadıkları refahı yaşadılar. Ceplerine hep para girdi. Ülke ekonomisi saldırı altında olduğu ve ceplerinden para çıkmaya başladığı anda devleti kötülemeye başladılar. Nankörler. Ceplerini soyan marketler olmasına rağmen, hükümete çakıyorlar. Nankörler. Ceplerinden çıkan parayı, maaşlarına zam yapılıp telafi edilmesine rağmen hükümete çakıyorlar. Nankörler.
Amerikada yaşadık, avrupada yaşadık, türkiyede yaşayanlar kadar hayatı rahat yaşayan bir toplum görmedik. Zenginide avrupadaki zenginden daha rahat yaşıyor, fakiride avrupadaki fakirden daha rahat. Nankörler. Dilencilerin, çalışanlardan daha varlıklı olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Varmı bunun dünyada başka bir örneği? Bir de kalkıp battık diyorsunuz, nankörler.
Borçla krediyle iş yeri açıyor, yanlış yatırımlar yapıyor, işler kötü gidincede hükümete sallıyor, piyasa kötü diyor. Yalancı. Kendi kulübüne gelince, negatif söylem geliştirenleri kulüpten uzaklaştır, herkesin yapıcı söylem geliştirmesini iste, konu ama devlet olunca olumsuz söylem geliştirenlerin öncüsü ol, piyasa kötü batıyoruz de. Hainler. Nankörler. Varsayalımki şimdi ekonomi kötü ve sallıyorsunuz, gezi olayları başlamadan dolar 1.7 civarında ve faizler yüzde 4 civarındaydı yani ekonomik veriler son iki yüz yılın en iyi seviyesindeydi, o zaman niye salladınız o zaman derdiniz neydi? Niye yakıp yıktınız? Nankörler. Karı koca memur olmuş, çocukları olamadı diye hükümete sallıyorlar. Nankörler. Aylık 8000 TL maaş giriyor evlerine, durum çok kötü, batıyoruz diyorlar. Nankörler. Bir memur 4000tl maaş alıyor, halen mırıldanıyor. Nankör. 4000 TL ve bu size yetmiyormu? Gidin avrupaya ve orada 1500 euroya memurluk yapın. 1000 euro kiraya ödeyin, geri kalan 500 euro ile bir ayı geçirip geçiremeyeceğinizi görün. Nankörler. Gidin avrupaya ve sizi sülalece devlet memuru yapıyorlarmı, gidin ve görün. Nankörler. Memurluğun hakkı nasıl verilirmiş, nasıl çalışılırmış gidin ve görün. Nankörler. Yan gelip yatarak memurluk yapıyorlar, sonrada haktan bahsediyorlar. Nankörler.

Emeklilikte yaşa takılan hainler;
40 yaşında emekli olmak istiyorlar. Nankörler. Hükümet bas bas bağırıyor; sizi emekli yaparsam emekli fonuna ödediğiniz parayı 6 yıl içinde size geri ödemiş olacağız, hayatınızın geri kalan 20-30 yılında devlet size bakmak zorunda kalacak. Devlet bu yükün altından kalkamaz diyor, adamlar halen erken emeklilik diye bağırıyor. Nankörler. Bunlar emekliliğide helalinden kazanmadı. Ancak haram haramda ısrar eder. Bunlar şükretsin erdoğan gibi layt birisi bu ülkenin başında, biz olsaydık bunları bu ülkeden çoktan kovmuştuk. 40 yaşında 50 yaşında emekli olmak benim hakkım dediği an, o yüzsüzlere kapıyı gösterirdik. Gidin avrupaya derdik. Bakalım sizi orada 40 yaşında emekli yapacaklarmı, gidin ve görün derdik. Utanmadan birde suriyelilere harcanan parayı örnek veriyorlar. Karnı geniş tipler sizi. Bir milletin verdiği zekata göz dikecek kadar aşağılık herifler sizi.

Devlet memuru olmak için üniversiteye giden ufku dar olanlara;
Ufka bakın; memur olmak için okuyorlar. Hayatların tek gayesi devlete semeri at ve rahat et. Devlet memuru oluncaya kadar çok çalış, olduktan sonra rahat et. Asıl hayat ve çalışma, iş hayatına atıldıkları gün başlaması gerekirken, bunlar memurluğa adım attıklarında zor günlerin geride kaldığı, rahat etme dönemine girdiklerine inanıyor. Onlar için çalışma hayatı üniversiteye girdiklerinde başlıyor, memur olduklarında da bitiyor. Memurluk bunlar için bir emekli hayatı. Benide al benide al benide. Günlerini boş geçirerek maaş alıyorlar. Memur olamadıkları zamanda devleti kötülüyorlar. Nankörler. Sanki devletin görevi onlara iş vermek. Nankörler. Bilmiyorlarki devletlerin görev alanına iş vermek girmediğini. Devletlerin sorumluluk alanı sağlık, eğitim, altyapı, gümrük, enerji, iç ve dış güvenlik olduğunu, işveren olmak olmadığını bilmiyorlar. Bir ülkede ana işveren devlet olursa o devletin iflas edeceğini bilmiyorlar. Neden? Erdoğan bunları şımartıyorda, ondan. Karşılık olarak ne alıyor? Bol küfür ve hakaret. NANKÖRLER.

Yandaş ve havuz medya diye bağıran devletisiz tiplere;
taktik hep aynı, kendi adamların ile ekonomiyi kilitle, fiyatları artır sonrası kurtarıcı olarak yine kendi adamlarını sahaya sür. Bu taktik bizim ülkede tutarmı? Tutmaz. Gezizekalılar, bu tür taktikler medyaya hakim olduğunuz ülkelerde işe yarar. Bu tür taktiklerin işe yarayabilmesi için piyasada oluşturduğunuz o negatif havayı medya üzerinden şivşirmeniz ve birilerin üzerine yıkmanız gerek. Bu durumda hükümetin. Doğan medya gurubun yok olmasıyla, ülkemizde medyanın yerlilik oranı %70' lere ulaştı. Bizde bu tuzaklar işlemez çünkü medyamız yerli. Siz piyasada negatif ortam oluştururken, yerli ve milli medya bunun bir saldırı olduğunu topluma anlatıyor. Bu tuzağın ters tepeceği dünden belliydi. Sözcü, karşı ve cumhuriyet dışında, bu enflasyonu hükümete yıkacak medyanız yok elinizde. Bunlarıda bağımsız medya olarak yutturdunuz bir tayfaya, onlardan başkada kimseyi tuzağa düşüremiyorsunuz. Düşüremediğiniz içinde milli ve yerli medya'ya kin kusuyorsunuz. O küçük beyinciklerinizle yandaş ve havuz gibi söylemler ile onları güya aşağılamaya çalışıyorsunuz. Ezikler. Gezizekalılar. Tarafsız ve bağımsızlık diye birşey yok. Tarafsız olmak bile birşeyin tarafı olmaktır. Herkes kendi değerlerini benimseyen ve savunan kişilerle birlikte olur.
Peygamberimizin karikatürünü yayınlayacak kadar aşağılık herifler, sizi. Birilerine bağımsız diye yutturduğunuz medya hangi değerleri savunuyor, sadece oradan onların bir şeyin yandaşı olduğunu anlarsınız. Başörtülü bayanlara yapılan saldırıları savunan aşağılık herifler, sizi. Oynadığınız taraf belli, birde tarafsızız diyorlar. Aşağılık herifler. Kaldıki batının maşası olmaktansa devletin yandaşı olmak bir şereftir. Nankörler. Devletsiz tipler sizi. Siz devletinin yanında durmaktan ne anlarsınız. Soyunuzda devlet kurmak yokki, devletin ne olduğunu bilesiniz. Tarihi devlet kurmakla dolu milletler ancak, devletin ne olduğunu, külliyenin ne olduğunu bilir ve devletinin arkasında durur. Soyu sapı belli olmayan tipler, sizi. Siz kimsiniz, devlet kim. Her yüz yıl bir yerlerden kovulan aşağılık tipler sizi. Şükredin erdoğan gibi layt birisi var bu ülkenin başında, onun süreci dolduğunda da hesaplaşırız sizlerle. Siz sabah akşam dua edin, erdoğan başta kalsın. Salaklar. Birde erdoğan gitsin diye sabah akşam tuzak kuruyorlar. Salaklar. Gezizekalılar. Erdoğan gittiğinde gelecek olanın sizin hayrınıza çıkacağını nereden biliyorsunuz? Siz tuzak kuruyorsunuz, Allah boşmu duruyor sanıyorsunuz? Salaklar. Birde erdoğandan nefret ederler. Adamın 99 sülalesine sabah akşam küfrediyorsunuz, halen size dokunmuyor halen size şirin görünmeye çalışıyor. Nasıl bir iş bu, bizde anlamadık. Sizleri bağımsız yargıya şikayet etmesinide size dokunmak olarak kabul etmiyoruz. Erdoğanın yargıçları diyorlar ama ne işse, bu hainler her defasında cüzi para cezaları ile yırtıyor. Millete devlete hakareti ve tehditleri yağdır, istediğin hainliği yap, dokunan yok. Nasıl bir iş bu, bizde anlamadık. Böylesine ezik bir adalet bakanın olduğu yerde, şaşırdıkmı; hayır. Biz idam ve işkencelere maruz kaldık, bunlar ise takipsizlikle salıveriliyor. Nasıl bir iş bu? Bunlar bizleri idam etti, hapihanelerde her türlü işkenceyi yaptı, uyduruk iddianameler ile bizleri yıllarca zindanlara mahkum etti, biz ise bunları salıveriyoruz. Sonrada biz diktatör onlar demokrat oluyor. Yesinler sizin demokrasi anlayışınızı. Soruyorsun, erdoğana onca kin ve öfke niye, ne yaptı size diye; cevap yok. Yok çünkü. O diktatör ve faşizm kelimelerini ağızlarından düşürmeyenlerede uyarımız olsun, o diktatör kelimesini dilinize çok doladınız. Birşeyide dilinize çok dolarsanız o başınıza gelir. Öyle hissediyoruzki erdoğanın vakti doldu. Siz erdoğanı mumla arayacaksınız gibi geliyor bize. Gelenler gidenleri aratırmış, bunu unutmayın. Her yeni gelen sizin lehinize çıkacak değil ya!

Devletini ve milletini satmayan birinin arkasında bu millet durur;
Bu milletin erdoğana teveccühü nereden geliyor, gezizekalılar onun sırrınıda size verelim; devleti satmıyor, millete ihanet etmiyor ve milletin manevi değerlerine saygı gösteriyor. Bunuda yapmaçıktan değil, samimi duygularla yapıyor. Bu topraklarda iktidar olmanın sırrı bu. İktidarmı olmak istiyorsunuz, formülü çok basit; millete ihanet etmeyin, vatanı satmayın ve bu toprakların manevi değerlerine saygı gösterin. Siz ama satmadan ihanet etmeden, milletin manevi değerlerini aşağılamadan yapamayacağınız için, siz gezizekalıların bu topraklarda iktidar olma şansı sıfır. Bu toprakları satmak bu millete ihanet etmek için, resmen birbirinizle yarış içindesiniz. Siz gerçekten helaklık bir topluluksunuz. Bu millet, vatanı ve milletini satmayan, milletin değerleri ile dalga geçmeyen, batıya karşı dik duran birine o kadar hasret kalmışki hatalarına ve kapasitesine bile bakmıyor. Birde samimiyeti görüyorsa ölümüne o siyasetçinin arkasında duruyor. Siz ile bu millet arasındaki fark, siz gezizekalılar siz erdoğanın hatalarına odaklanıyorsunuz. Siz detaylarla uğraşıyorsunuz. Bu millet ise hatalara değil büyük fotoğrafa bakıyor. Hatasız bir kul olmaz diyor, kişinin samimiyetine, vatan ve millete olan sadakatına bakıyor. Örneğin; erbakan 28 şubatta dik duramadığı için bu millet ona sırtını döndü ve erdoğanı iktidara getirdi. Kişinin oyu namustur, erbakan milletin kendisine emanet ettiği o namusa sahip çıkamadığı için bu millet ona sırtını döndü. Bugün erdoğan bu millete ihanet ederse, bu millet erdoğanada sırtını döner. Anap ve refaha sırtını dönen bu millet, ak partiyemi acıyacak? Bu millet 20 yılda bir, bir partiyi devirdi. Bu millet ak partiyemi acıyacak. Siz ise 80 yıldır mal gibi aynı partiye oy verip duruyorsunuz. O hırsızlık ve yolsuzluk iftiraların bedelide size çok ağır olacak, bizden söylemesi. Masum insanlara çok ama çok büyük bir iftira attınız. İslam dini yalanı ispatlanmışların şahitliğini kabul etmeyin, sözlerine inanmayın der (Nur Süresi; 4). Yolsuzluk iftiralarını ortaya atanlar fetöcü hakim ve savcılardı, yani sahte deliller ve kumpaslarla balyoz, ergenekon, askeri casusluk gibi davalarda analarınızı ağlatanlar bu iddiaları ortaya attı. Kendiniz olunca bu hakim ve savcılar kumpascı oluyor, hedefte erdoğan olunca demokrasi kahramanları öylemi? Gerçekten helaklık bir topluluksunuz. Sabah akşam hırsız ve yolsuz diye bağırıyorsunuz, sanki bundan hesaba çekilmeyeceksiniz (Nur Süresi; 11-17).

Gıda kartelin varlığı apaçık ortaya çıktı;
gıda üzerinden bu saldırılara karşı hükümet ne yaptı; belediyelere ve devlet kurumlarına denetleyin bunları dedi. Ne oldu? Hiçbirşey olmadı. Yarım sene hükümet bekledi ama hiçbir şey olmadı. Göstermelik cezalar. Neden birşey olmadı? Bürokrasimiz yerli değilde, ondan. Amerikan, alman ve fransız kolejleri bu topraklara girdiği gün, bürokrasimiz yerli olmaktan çıktı. Bürokrasimiz yerli olmadığı için, bir adım atılmadı. Yerli olanda korkak olduğu, ezik olduğu için, memurluk zihniyeti ile çalıştığı yani her yere maydonoz olmayayım, sürgün edilirim gibisine menfii kaygılar ile hareket ettiği için hiçbir halt olmadı. Bunu gören hükümet ne yaptı; tanzim satış noktaları kurdu. Belediye eli ile kendisi bu ürünleri satmaya karar verdi. Muhalefet ne yaptı; tabiki buna karşı geldi ve bununla dalga geçmeye başladı. Neden? Fiyat artışların arkasında muhalefet var. Ekmek fiyatları neden artmadı diye feryat eden bir kılıçdaroğlu var. Anlayın. Bunlar bu tezgahın bir parçası.
Dolar 10 liraya neden çıkmadı, pkk neden bomba patlatmıyor diyen, türkiye neden ambargo uygulamıyorsunuz diye avrupayı dolaşan kişilerden bahsediyoruz. Bunlar herşey kötüye gitsin ve kendilerine malzeme doğsun istiyor. Ekonomimiz bir iran, bir mısır veya venezuelaya dönüşürse, hükümetin arkasındaki toplumsal destek son bulur ümidindeler. Hatta avrupa birliği kendilerini devlet başkanı ilan eder ümidindeler. Kendisini halkçı ve solcu gören bu tayfa, halkı kuyruklara mahkum kılan marketleri değilde ucuza satılışı eleştiriyor. Bir solcu bir devrimci olarak halkın yanında durması gerekirken büyük şirketlerin yanında yer alıyor. Chp seçim minibüsün bir tanzim satış noktasın yakınına park edip, hopörlerden domates patlıcan biber parçasını çaldığını gördünüz demi; daha söze gerek varmı? Bunların nasıl aşağılık herifler olduğunu görmeniz için Allah daha size ne yaşatması gerek? 10 bin liralık bir iphone için bir gece önceden kuyruk oluşturup, 3 liraya domates almak için kuyrukta bekleyenler ile dalga geçecek kadar insanlıktan nasibini almamış aşağılık herifler sizi. Enflasyon var diyorlar. Nankörler. Çok fena sobelendiler. Şimdi de oluşturdukları karteli gizlemeye çalışıyorlar. Belirli şirketlerin piyasaya hakim olduğunu ve fiyatları birlikte belirlediğini gizlemeye çalışıyorlar. Dünyada var olan bir çarkı, bizde yok olduğuna inandırtmaya çalışıyorlar. Neden? Çok kötü sobelendiler. Dünyanın farklı köşelerinde bunu yapanlar bu işi çok ince ve sessiz sedasız yürütür. Birbirine rakip olarak görünen şirketlerin birlikte fiyat belirlediğini anlamazsınız. Fiyatlarla istedikleri gibi oynarlar, ruhunuz duymaz. Bizimkiler tam aptal. Millete bir operasyon çekmek istediler, fetöcü askerlerin darbe girişimi gibi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Şimdide olay anlaşılmadan nasıl düzeltiriz peşindeler. Gezizekalılar. Bayram yok seyran yok, bir anda ve hep birlikte yüzde 800 zam koyarsanız, o birlikteliği o networku ifşa edeceğiniz çok açıktı. Gıda sektörü üzerindeki hakimiyetiniz çok fena açığa çıktı. Sobelendiniz. Nasıl bunu kamufle ederiz, bize dokunulmasına engel oluruz, gıda üzerindeki kontrolü elimizde tutmaya devam ederiz şimdi bunun derdindeler. Hedef neydi? Yolsuzluk iftiraları tutmadı, belki milletin cebine dokunursak herşeyi pahalaştırırsak bu millete diz çöktürür, devletin arkasında durmayı bıraktırırız diye düşündüler. Salaklar. Tankın önüne yatan, yokluk içinde kurtuluş mücadelesi veren bu millet bu tehdide boyun eğer bu tuzağı yutarmı? Alim olduklarını iddia eden, hani 15 temmuz gecesi atm önlerinde kuyruk oluşturan sözcü tayfası var ya, bunlar yuttu. Bal gibi yuttu. Arif olan, hani 15 temmuz gecesinde bir eli cebinde bir elinde sigara, kurşun yağdıran o savaş helikopterine parmak sallıyor, işte o çılgın türkler var ya, bunlarda yutmadı.

Arif ile "alimler" arasındaki fark;
kendilerini alim ve aydın zannedenlerin evine aylık ortalama 8000 TL maaş girmesine rağmen, bunlar sürekli şikayet halinde. Çok kötüyüz, geçim derdindeyiz, batıyoruz vs. Arif olanların evine ise ortalama 1500 TL giriyor. Bunlar ne yapıyor? Bunlar Rablerine şükür ediyor. Daha kötü durumda olanlar var, devletimiz sağolsun diyor. Arif ile güya aydın ve alim arasındaki farkı anladınızmı? "Aydın ve alim" olan, Arif'in bu asil duruşunu görünce ne yaptı? Karnı kaşıyan, bidon kafalı, makarnacı, gerici gibi kavramlar ile o asil duruşu aşağıladı. Şaşırdıkmı? Hayır. Kötü kötülüğünü yapacak, çirkefleşecek, hainlik edecek, nankör ve yüzsüz olacak, yalan ve iftiralar atacak, ağızından salyaları dökülürcesine kinini dışa vuracak. İyide iyiliğini yapacak. İyiki varsın anadolu! Senin bu asil duruşun herşeye yetiyor. Senin irfanına ferasetine hayranım. K
endini aydın ve alim zannedenler yüz yıl öncesi olduğu gibi, bu yüzyılda düşmanla iş tutuyor. İş yine senin başına kaldı. Gazi mustafa dün sana sığınmış, kurtuluş mücadelesini senin (anadolu) omuzundan başlatmıştı, eminim bu yüzyılda batılı yok etmek sana nasip olacak. Kılıcın keskin yolun açık, yardımcın Allah olsun.

Suriyeli kardeşlerimize laf çakan nankörlere;
bugünler suriyelilere bunların burada
ne işi var diyenler, neden toprakları uğruna savaşmıyor diyenler, daha dün kendileri savaştan kaçtı. Kendileri birer savaş kaçağı, birer muhacir, utanmadan başkalarına laf çakıyorlar. Utanmazlar. Balkanlardan kafkaslardan neden kaçtınız? Yüz yıllardır evim dediğiniz o topraklar uğruna savaşsaydınız ya. Kendileri birer kaçak, bir de suriyelilere laf atıyorlar. Utanmazlar. Biz anadolu, topraklarımızı terk etmedik, can pahasına savaştık. Siz niye savaşmadınız, neden kaçtınız? Birde utanmadan suriyelilere laf atıyorlar. Yüzsüzler. Her birinin atası bir savaş kaçağı, başkalarına laf atıyorlar. Utanmazlar. Savaştan kaçan birinin dramını en iyi onlar anlaması gerekirken, geri gönderin diye haykırıyorlar. Kendilerine kucak açıldı, kendileri ise kovuyor. Kendilerine merhamet gösterildi kendileri ise zulmediyor. Hain Nankörler. Örneğin; dağ 2 filmi. Orada rol alan gezici bir ablamız, kendisini kurtarmaya gelen devlete ve askere saydırıyor, yerel halkıda buradan çıkarın burada katledilecek diye feryat ediyor, yani güya bizim askere ve devlete insanlık dersi veriyor. Realite ne? Gerçek hayatta devlet kurtarıyor, bunlar ise buna karşı geliyor. Kurtarılanlarıda katliam bölgelerine geri göndermeye çalışıyor. Kendi dünyalarında bunlar insan, bizde hayvanız. Gerçek dünyada ise bunlar birer hayvan. Müslümanlarada bir kaç sözümüz; ey Müslüman kardeşim, İslam dini göç üzerine kurulmuş bir dindir. Göç etmek İslamın ve insanlığın yeryüzüne yayılımının temelini oluşturur. Göç edenleri aşağılamak kendi inancını ve kendi varlığını inkar etmektir. Bu tuzağa düşmeyin. İnsanlığın birinci babası adem as, gökten yeryüzüne göç etti. İnsanlığın ikinci babası nuh as, gemisiyle bir bölgeden farklı bir yere göç etti. Alemlere rahmet olarak indirilen peygamberimiz sav, mekkeden medine'ye göç etti. Musa as keza israiloğullarını aldı ve mısırdan farklı bir diyara göç etti. Şuayp, lut, salih ve hud peygamberlerde inananlarla birlikte zulümden zalimlerden kaçanlar arasında. İnsanlık ve İslam tarihi zulümden kaçan peygamber ve müslümanlarla dolu. Siz ise, bu tarihi reddedercesine zulümden kaçanlara laf atıyorsunuz. Sizi uyarıyoruz, cahillerden olmayın. Zulümden kaçan bir müslümanı o zalimlerin eline teslim etmeye çalışmak, medineye hicret eden peygamberimizi onu öldürmek isteyenlerin eline teslim etmek anlamına gelir. Siz nasıl bu tuzağa düşersiniz? Siz müslümansınız, siz nasıl olurda ezanla peygamberimizle dalga geçenler ile aynı safta yer alırsınız? Bu aşağılık herifler, yüz yıl öncesinin amerikasında zenciler asılırken alkışlıyordu. 80 yıl öncesinin almanyasında yahudiler işkence kamplarına götürülürken yahudilerin yüzlerine tükürüyordu. 1500 yıl öncesinin mekkesinde müslümanlar zulüm görürken kahkaha atıyordu. Her yüzyıl, dünyanın bir noktasında birileri zulüm yapıyor birileride alkış tutuyordu. Bugünlerde siz maşallah o alkış tutanlarla haşır neşir oldunuz. Onlara uyup suriyeli kardeşlerimize laf çakıyorsunuz. Yazıklar olsun size. Müslüman Müslümanın kardeşidir. NOKTA. Siz öz kardeşinizi zalimin eline teslim edermisiniz? O zaman Müslüman kardeşinizide teslim etmeyeceksiniz. Hocam ama, çok kötü işler yapanlar var. Milyonların arasında elbette çürükler çıkacak. İmtihan edilmek kolaymı sandınız. Elbette kötüler çıkacakki siz imtihan edileceksiniz. Örneğin; 3 milyon türk almanyada yaşıyor. Hoşuna gidermi sizin, bir kaç türkün yaptığı pisliğin tüm türklere mal edilmesi? Ne hale geldik. Bu fitnecilerin ataları katliamdan tecavüzden işkenceden kaçtı, bugün kaçanlara laf atıyorlar, bizim tarafıda gazlıyorlar. Nankörler. Anadolu bunlara kucak açtı, bir de anadolu insanını denize dökmekle tehdit ediyorlar. Hainler. Besle kargayı oysun gözünü. Bu topraklar uğruna bir damla kan dökmüş değiller, bu topraklara zerre kadar hayırları yok ama bir bakıyorsunuz, bu topraklar kendilerine aitmiş gibi davranıyorlar. Utanmadan birde gazi mustafayı kullanıyorlar. Hainler.

Kim kimi denize dökmüş, kim gazinin askeri;
Gazi mustafa size değil, anadoluya komutanlık etti, gezizekalılar. Siz bugün olduğu gibi geçen yüz yılda düşmanı alkışlarla karşıladınız. Siz ne geçen yüz yıl gazinin askerleriydiniz ne de bugün gazinin askerlerisiniz. Sloganlarla milliyetçilik taslayan korkaklar, sizi. Bir tank gördüğünde eve saklanan, atm kuyruklarına giren KORKAKLAR, sizi. Sizden bir halt olmayacağı yüz yıl öncesi belliydi. O yüzden gazi mustafa size değil, bize sığındı BİZE. Korkaklar sizi. Düşmanı denize döken siz değil biz anadoluyuz, BİZİZ. Siz, chp'ye oy veren o sahil illerimiz siz, siz işgal altındayken gazi mustafa anadoluya sığındı ve anadolu insanından yardım talep etti. Nankörler. Denize döken biziz, yunanın elinden sizi kurtaran biziz, BİZ. Bir de gelmişsiniz bizi denize dökmekle tehdit ediyorsunuz. Siz kim denize dökmek kim. Biz anadolu topraklarına savaşarak geldik, feth ede ede geldik. Siz ise kaça kaça geldiniz. Kalkmışsınız birde bizi denize dökmekle tehdit ediyorsunuz. Savaştan kaçan korkaklar sizi. Siz kim denize dökmek kim. 500 yıl önce kaçtınız, 300 yıl önce kaçtınız, 100 yıl önce yine kaçtınız. Vatansızlar sizi. Siz kim devlet ve vatan aşkı kim. Bizde şehit verdik hocam; verdiyseniz şehitleriniz kadar sesiniz çıksın. Şehitlerin yüzde 1, 5' lik payınız ile yüzde 99' luk paya sahip anadoluya ayar çekmeye kalkışmayın. Kanı döken biz, şehit veren biz, teknolojiyi geliştiren biz, taş üstüne taş koyan biz, malın sahibi ama onlar oluyor. Ne hale geldik. Biz 21 yüzyılda yaşıyor uzaya gitmeye çalışıyoruz, onlar halen 1923de takılı kalmış. Gerici ama biz, çağdaşta onlar oluyor. Yerim sizin çağdaşlığınızı. Teşekkürler erdoğan.

Erdoğana kurulan tuzak;
erdoğan bunları şımarta şımarta, bunlar devlete ihanet etmeyi, millete hakaret etmeyi, hatta erdoğanı ipte sallandırmayı açık açık yapar ve söyler hale geldiler. Nasıl bu hale düştük? Basit bir algı operasyonu ile. Bunlar sabah akşam diktatör kelimesini tekrarladı, erdoğanda bu algıyı yıkmak, böyle bir şeyin olmadığını göstermek için her türlü ihanet ve şımarıklığa göz yumdu. Bir algı operasyonu ile ülkemizi vahşi batıya dönüştürdüler. Erdoğan bunu yutmaması gerekiyordu. Yuttuda, bunlara yaranabildimi? Hayır. Her türlü ihanete şımarıklığa göz yumdu, yine de onların gözünde diktatör. Halbuki, yapması gerekenleri yapsaydı chp ve hdp tabanı bile erdoğana teşekkür ederdi. Biz bunlardan kurtulamadık, sen kurtardın derlerdi.

Şükretsinler erdoğan var;
Erdoğanın şöyle bir huyu var, erdoğan herkesle iyi geçinmek herkes kendisini sevsin istiyor. Yok böyle bir dünya. Trump senin dostun değil, putin senin dostun değil. Uluslararası ilişkilerde yok böyle birşey. Erdoğanın bu yumuşak huyuda maalesef günümüzün şartlarına uygun değil. Biz barış dönemi yaşamıyoruz, biz savaş dönemindeyiz. Savaş döneminde de böylesine bir huy, olaylara sürekli geç müdahale etmenize sebep olur. İyi geçineyim, dost olayım derken hep kandırılır hep kazık yersin. Erdoğan, batı veya muhalefet ile iyi geçinme çabalarını bırakıp yapması gerekenleri yapmalı. Örneğin; amerika ile sıcak bir çatışmaya gireceğimiz çok açık. Geçmiş ticaretlerimizden dolayı bizleri yargılıyorlar (halkbank), ambargo uyguluyorlar, ekonomini mahvederiz tehdidini açık açık savuruyorlar sende kalkıyorsun bunlarla ticaret hacmini artırmaya çalışıyorsun; hangi danışmanın aklından çıktı bu fikir? İşte, günümüzün şartları bu yumuşak huyluğu kaldırmaz. Elde ettiği büyük kazanımlarıda gözünü kararttığı günler elde etti; el bab ve afrin. Elbette belirli dengeler korunması gerek, elbette herşeyi bir anda kesip atamazsın, ancak sıcak bir çatışmaya gireceğin bir ülkeylede kalkıp ticareti artırmaya kalkışmassın. Var olan ilişkileri askıya alır, oyalama taktiğine girersin. Günümüz yumuşak huylulara değil, şahinlere muhtaç. Erdoğan bir şahin değil, bunu bilesiniz. Batının saldırılarına karşı boyun eğmemek, dik durmak şahin olmak değildir. Şahin olmak 15 temmuz sonrası idam cezasını getirmek, ab ile müzakereleri durdurmak, geçici olarak incirliği kapatmaktır. Erdoğan şahin birisi değil. Nokta. Erdoğan yumuşak huylu, herkesle iyi geçinmek isteyen birisi. O yüzden bunlar sabah akşam şükretsin erdoğan gibi bir lider bu ülkeyi yönetiyor. Bilsinlerki, erdoğanın tabanı erdoğan gibi layt tiplerden ibaret değil. Bilsinlerki erdoğanın tabanı kelle istiyor kelle. Bu kelleleride erdoğan bize vermiyor. O yüzdende erdoğanın günleri sayılı. Örgütlenen tek siz değilsiniz ya. Erdoğanın başta kalması için s
abah akşam dua edin. Bu hainliklerinize başka kimse göz yummaz. Erdoğan gittiği gün, kelleler düşmeye başlar. Salaklar. Erdoğanı devirmek için tuzak üzerine tuzak kuruyorlar. Bilmiyorlarki erdoğan gittiğinde kendi sonları gelecek. O yüzden, ne yapın edin erdoğanı başta tutun. Başka kim size bu özgürlükleri verir? Bugün, 28 şubattan daha büyük zulüm var diyorlar. Haklılar. 28 şubatta sadece namaz kılan ve başörtüsü takan hedefteydi, bugün ise devletin kendisi hedefte. Demokrasi yok diyorlar. Haklılar. Demokrasi yok, demokrasi ötesi anarşi var. Bizde bir tayfaya istediği hakareti ve ihaneti yapma özgürlüğü var. Bunlar sabah akşam şükretsinler erdoğan gibi layt bir lider bu ülkenin başında. Askerimize kurşun sıkan teröristlerin cenazesinin törenle kaldırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu topraklarda özerklik ilan edenlere destek bildirisi yayınlayan bir akademisyen camiasının olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Savaşa giden askerlerine moral verme yerine savaş bir hastalıktır bir insanlık suçudur bildirisini yayınlayan meslek odaların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İstihbaratın gizli operasyonlarını gazetelerde ifşa etmeyi, yaşadığı ülkesini dünya' ya teröre destek veren bir ülke olarak göstermeye çalışan medya organların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yaşadıkları toplumun dini ve kültürel değerlerine aykırı olmayı bir maharet zanneden aydın ve sanatçılara sahip bir ülkede yaşıyoruz. Darbecilerin hapse atılmasını protesto etmek için ankaradan istanbula kadar yürüyüş yapan bir muhalefet parti liderin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Birine küfretmeyi bir hak olarak görenlerin yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. Devletin davetine icap edenlerin hain ilan edildiği, devlete söven devlete hainlik edenlerin kahraman gösterildiği bir ülkede yaşıyoruz. "Vatanım sensin" gibi, devlete ihaneti romantik gösteren dizilerin yayınlandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bağımsızlık ilan eden belediyelere neden kayyum atandı, onlar yasal ve meşru bir partidir diyerek özerkliği savunanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Sanatçısından aydınına, akademisyenden medyasına, sivil toplum örgütlerinden siyasetçisine kadar, bir zümre tüm gücüyle türkiye aleyhine çalışıyor. Bunlara dokunanda yok. Neden? Uyanıklar, önlemlerini aldılar. Diktatör kelimesini yaydılar. Bunlara dokunduğunuzda, söylem hazır; erdoğan muhalefeti tasfiye ediyor.

Algı nedir?
Yalanlar ile var olmayan şeyleri var gibi göstermek. İnsanlara, yalanlar ile var olmayan bir dünya var ediyorsunuz. Gerçek dünyadan kopuk paralel bir dünya var ediyor, gerçek dünyanında o olduğuna inandırtıyorsunuz. Örneğin; sözcü ve karşı gibi gazeteler her gün belirli yalanları tekrarlayarak bu insanlara gerçeği yansıtmayan bir türkiye profili çiziyor. Örneğin; suriyelilere bedava üniversite, suriyelilere bedava maaş, suriyeliler türk vatandaşlığına geçiyor, suriyeliler ülkede kalacak vs vs. Örneğin; anketlerde şu kadar öndeyiz, bu sefer kesin kazanacağız vs. Gerçek ne? Adam yenmişte yenmiş, her seçimde bir değil otuz puan fark atmış. Kendilerine sunulan o yalan dünyada ama hep onlar önde. Acı gerçekle yüzleştikleri zamanda şizofreni boyutuna geçiyorlar, oylar çalındı, hırsızlar gibi söylemlere sarılıyorlar. Yani daha fazla yalan daha fazla iftiraya sürükleniyorlar. Allah bunları günah bataklığı içine sokmuş, çırpındıkça daha çok batıyorlar. Diyorsun; madem ak parti oy çalmakta maharetli, neden izmir ve eskişehir, diyarbakarda çalamıyor? Yanıt yok. Kişi ne ise karşısında da onu görürmüş. Kendileride söylediklerinin saçma olduğunu biliyor ama, kendi medyası ve yöneticileri tarafından kandırıldığını kabullenmektense, karşı tarafa saldırmak nefse daha kolay geliyor. Ne kadar acınacak bir haldeler. Yalanlar üzerinden muhalefete bir türkiye geleceği ve ortamı çizilmiş, bunlarda bunu her gün yutuyor. Bir depresyon hastası gibi, gerçek dünyaya uyanmamak için her gün o yalan hapını yutuyorlar. Ne zavallılar. Her bir yalan, oluşturulan o yeni dünyanın bir tuğlası. O inşa süreci tamamlanıncaya kadarda bu insanlar gerçeklerden uzak tutulmamalı. Nasıl? Yandaş ve havuz gibi kavramlar ile kendilerinden olmayan medya guruplarını şeytanlaştırarak. Yalan bir dünya inşa etmek kolay değil. Bunun için, o kişinin tek bilgi kaynağı siz olmalısınız. İnsanlar gerçekleri öğrenirse, inşa ettiğiniz o yalan tuğlaları teker teker yıkılır. Kurulan o sanal dünya yıkılır. O yüzden ne pahasına olursa olsun, bu insanları diğer medya guruplarından uzak tutmanız gerek. Örneğin; deaş elemanları küçük yaşta alınır ve kamplarda eğitilir. Bu kamplarda da dış dünya ile her türlü iletişim yasaklanır. Neden? Kendilerine anlatılanların gerçek olmadığını öğrenirlerse, o beyin yıkama süreci aksamaya uğrar. Dikkat ederseniz, hiçbir kitle bunlar kadar bir medyaya veya gezeteye bağımlı değil. Kutsadıkları bir iki medya gurubu var (odatv, sözcü, cumhuriyet, karar gazetesi ve t24), onların dışında herkes kötü herkes şeytan. Bir kişinin ufku, bilgi hazinesi bu kadar dar olduğu zamanda onu kontrol etmek kolay oluyor. Sözcü tayfası böylesine rahat kontrol edilen, kendisiyle top gibi oynanan bir tayfa. Peygamberimizin karikatürünü yayınlayacak kadar aşağılık bir medyanın okurlarından, fazla birşey beklemekte hata olurdu zaten. Allah onlarda hayr görmemişki, akıl versin. Örneğin; barış denendiğinde neden silahla yok etmiyorsun dediler, silahla yok etmeye kalkıştığın zamanda savaş insanlık suçudur, masada herşey hallolur dediler. Masaya oturuyoruz hain ilan ediliyoruz, savaş açıyoruz insanlık suçu işlemekle itham ediliyoruz. İşte bu insanlar böylesine gerçeklerden kopuk, paralel bir dünyada yaşıyor. Bunun İslamda karşılığı ne? Deccaliyet.

Deccaliyet budur;
iyiyi size kötü, kötüyüde iyi gibi gösterir. Bu tuzağa düşmemek için ne yapmalısınız? Kişinin sözleri eylemleri ile örtüşüyormu ona bakınız.
Örneğin; amerika birleşik devletleri ağzından demokrasi ve özgürlüğü hiç düşürmez, eylemlerine baktığınız zaman ama tam tersi görürsünüz. Dünya'a terör ihraç eden, zorbalık yapan bir devlet görürsünüz. Örneğin; hdp siyasetçilerin ağzından sürekli barış ve demokrasi kelimeleri çıkar. Her bir kaç kelimenin biri mutlaka bu olur. Neden? İnsanların hafızasında en çok tekrarlanan kelime kalır. Bunlar barış ve demokrasi kelimelerini sürekli tekrarlayarak, barış ve demokrasi kelimelerin kendileri ile özleşsin isterler. Barış denildiğinde ilk akla onlar gelsin isterler. Bu bir algı stratejisidir. Eylemlerine ama baktığınızda eylemlerinde zerre kadar barış görmezsiniz. Deccaliyet budur işte. Size cenneti vaat ederler, vaat ettikleri şey ama aslen kan ve zulümdür. Örneğin; ittihati terakki. Sultanı devirmek için millete; barıştan, kalkınmadan bahsettiler. Gelişmişlik ve refahtan bahsettiler. Öyle süslü ve güzel kelimeler kullandılarki milli şairimiz bile kandı ve padişaha karşı saf aldı. Padişah devrildi ve ittihai terakki başa geldi, sonrası ne oldu? Refah, huzur ve kalkınma mı geldi? Hayır; savaş, kan zulüm ve yüz yıllık sefalet. Kelimeler ile insanlara cenneti vaat etmek, yani huzur barış ve kalkınmayı vaat edip onları ateşe sürüklemeye deccaliyet denilir. Örneğin; son beş yıl içinde sokak darbesi (gezi), yargı darbesi (17-25 aralık), askeri darbe (15 temmuz), ekonomik darbe (döviz, gıda), şehirlerin işgali (hendek operasyonları) yaşanmış, sınırlarımıza 20 bin tır ağır silah indirilmiş 40 bin terörist silahlandırılmış, yabancı yayın organ ve diplomatların kullandığı bazı fotoğraflarda ülkemizin haritası bölünmüş gösteriliyor, daha yüz yıl öncesi sevr antlaşması önümüze koyulmuş, halen beka sorunumuz yok diyen bir zihniyet var yani kötüyü iyi gösterenler var. İşte buna deccaliyet denir. Kötüyü size iyi, iyiyide kötü gösterir. Bakınız; bir gurup insan eğer bir merkezden kontrol ediliyor ve hep birlikte aynı anda aynı şeyi yapıyor (gıda zammı) ve söylüyorsa buna bir isim konulur. O gurubu kontrol eden merkez Allahsa (kur'an-ı kerim) buna "hak" denilir, kontrolün merkezi kötü ise buna "deccal" denilir. Deccal bir şahis değil, bir üst akla konulan isimdir. Bunlar sizleri bir şahsa odaklamışlar, siz o şahsı beklerken var olan deccaliyeti gözden kaçırıyorsunuz. Kötülük her yüz yıl örgütlendi, neden ahir zamanda olana deccal denilir? Ahir zamanda olan kötü, uydu üzerinden tüm dünya' yı gözetliyor ve dinliyor. Geçmişte kötülük yerdeydi, belirli yörelerdeydi, şimdi ise göğe çıktı, gökten bizi izler ve işitir oldu, tek göz üzerinden (TV, cep telefonu, bilgisayar) evlerimizin içine girdi ve yeryüzüne yayıldı, ışık hızı ile iletişime geçer hale geldi. Kötülük ne zaman göğe çıkıp gökten bizi görür ve işitir oldu, bize istediği şeyleri gösterme boyutuna geldi (film, diziler, haberler) işte o zaman "deccal" kelimesini hak eder oldu. Hadislerde deccal bir şahıs olarak gösterilir, bu hadisler hurafe. Deccal bir şahıs değil, dünya hakimiyeti peşinde koşan örgütlenmenin adı. Buna ister illuminati deyin ister başka bir isim. Fetö gibi chp ve ip gibi, pkk, tüsiad gibi bu üst akla hizmet eden herkes deccaldır. İyilik bin yıllardır peygamberler ve kutsal kitaplar üzerinden örgütlendi, kötülükte kendi değerleri üzerinden böylesine bir örgütlnemeye gitti. Ne zaman ama göğü aşıp uzaya adım attılar, işte o zaman deccal kavramını hak eder oldular. Deccal denilen şey; tek göz üzerinden (TV, bilgisayar ve cep telefonu) kötüyü size iyi, iyiyide kötü göstermesidir. Bu tuzağa düşmemeniz içinde sözlere değil eylemlere bakın. Örneğin; sadece sur'da 75 polis ve askerimiz şehit oldu. O hendek operasyonlarında toplam 700 üzerinde şehitimiz ve 2 bin üzerinde gazimiz oldu. Ülkemiz böylesine bir beka mücadelesi vermişken, şehit ve gazilerimizin ailelerini değilde özerklik isteyenleri hapishanelerde ziyaret eden, kim oldu? Chp' nin başını çektiği çete. Bu çete şehirlerimizde bağımsızlık ilan edenlere her ortamda destek mesajı veriyor, sonrada ne diyor? Vatanın birlik ve beraberliğin garantisi biziz diyor. Sözler vatan diyor, eylemler ise hainlik dolu. Deccaliyet işte bu. Deccalı size bir şahıs olarak göstermek isterler. Bu bir tuzak. Size sağdan gösterip soldan malı götürüyorlar. Bu tuzağa düşmeyin. Doların üstündeki tek göz sembolü var ya, işte bu sembolün altında bir araya gelen masonlar ve bunlarla birlikte dünyayı dezayn eden ve yöneten merkeze deccal denir. Deccal, demokrasi ve özgürlük adı altında dünyayı zulme ve adaletsizliğe, ahlaksızlığa boğan çetenin adıdır. Şahıs değil, bir örgütlenmedir. Bunların tuzağına düşmemek içinde kişinin söylem ve eylem arasındaki çelişkilere odaklanın. Örneğin; erdoğanın bir kaç konuşmasından bir kaç cümleyi cımbızlıyorlar ve niyet okuması yaparak ülkeyi bölecek satacak diyorlar. Söylemin bu olduğunu varsayalım, şimdi birde erdoğanın eylemlerine bakalım; ülkemizin sınırlarına duvar örüyor. Ülkesini bölmek isteyen biri sınırına duvar örermi? Kandil ve afrine harekat yaparmı? Bir harekatta 5000 pkk'lıyı öldürürmü? Şimdi; bir yanda sınıra duvar ören ve sınırdışı operasyonları düzenleyen var, diğer tarafta kandilde ne işimiz var, afrine girmeyelim, pyd bize saldırmaz diyen (chp) var. Hangisi ülkenin bütünlüğünü korumakta samimi sizce? Umarım olayı anlamışsınızıdır. Youtube, twitter deccallerine kanmamak için söze değil, kişinin eylemlerine bakın.


Değerli okurlarımız; safhınızı belirleyin;
bu iş daha fazla böyle yürümez. Bu topraklar daha fazla hainliği nankörlüğü kaldıramaz. Dünyanın ordularını sınırlarımıza yığmışlar. Biz sınırlarımıza odaklanmamız gerekirken, içimizdeki hainler ile uğraşıyoruz. Tüm dünya üçüncü dünya savaşına hazırlık yapıyor, bu hainler bizleri meyve sebze ile uğraştırıyor. Yeter artık. Hak ve batılın ayrışma vakti geldi. Ya nankörler ya arifler, birisi bu ülkeden yok olup gidecek. Kimden yanasınız? Sabah akşam devlet batıyor çok kötüyüz diyen nankörlerdenmi olacaksınız, yoksa gün, devletin yanında olma günü deyip çevrenize sürekli pozitif mesajlarmı vereceksiniz. Bir yanda öz yönetim isteyen ve bu ülkede 40 yıldır terör estiren hdp, ona dokunulmasına engel olmak için onu himayesi altına alan chp, bunların akıl babası ve fetöcülerin bizzat kurduğu ip ve imanlarını pazara çıkarmış saadetçiler, diğer tarafta mhp ve ak parti. Bir tarafta küresel güçler diğer tarafta yerliler. Herşey apaçık ortada. Kimler kiminle nakış tuttuğu apaçık ortada. Gizli saklı birşey kalmadı. Bilmiyordum, görmedim ve duymadım deme şansınız yok. Ortaya, tarafsızlığa oynamayın. Bu taraflardan birisi bu topraklardan yok olup gidecek. Hangi taraftasınız?


Allah'ın onlara kurduğu tuzak;
suni fiyat artışları ile hükümeti kötü duruma düşürmek isterken, hükümeti kahraman konumuna soktular. Gezizekalılar! Marketler soyguncu, devlet babada robin hood oldu.
Devlet baba milletine sahip çıkıyor, marketler ve arkasındaki küresel güçte soyuyor izlenimi doğdu. Gezizekalılar. Seçim meydanlarında erdoğana malzeme verdiler. Şimdi erdoğan bu konuyu sabah akşam işler. Tuzak ters tepti. Bilhassa ekonominizi batırırız tehditlerini açık dille twitter üzerinden atarsan (trump), bu tuzakların bu aziz millette ters tepeceği çok belliydi. Şimdi ne yapacaklar? Tanzim satış noktalarını bunlar beklemiyordu. İlk önce bununla dalga geçmeye, bunu değersizleştirmeye çalışacaklar. Kuyruklara soktunuz milleti diyecekler, hükümet manavcılığa soyundu deyip aşağılamaya çalışacaklar, doğal çark bozulursa bu daha büyük felakete yol açar diyecekler vs. Bu da işe yaramazsa, marketlerde fiyatları indirecekler. Altı aydır olmayan, sanki bir merkezden bir tuşa basılmışcasına anında iniverecek. Kilosu 13 liraya satılan bir ürün bir anda 2 liraya iniverecek. Demek 2 lirayada satmak maliyeti kaldırabiliyor ve size kazanç sağlayabiliyormuş. Hainler. Erdoğanı kötü göstermek için fiyatları artırdılar, neden indirecekler? Erdoğanın kahraman görünmesine izin veremezler. Bu tuzak erdoğana kuruldu. Erdoğan ülkeyi sefilliğe yoksulluğa götürüyor, hayat yaşanılamaz hale geldi denilsin için bu tuzak kuruldu. Erdoğanın bir robin hood gibi sahneye çıkması için değil. Bir müddet sonrada herşeyi erdoğan tezgahladı yalanına sarılırlarsa şaşmayın. Bunlar yalan ve iftira atmadan duramaz. Piyasadaki ürünleri pahalaştıran erdoğan, marketlere talimat erdoğandan gitti, kendi malını ucuza satmak, seçim öncesi millete şirin görünmek için marketlere tuzak kurdu iftirasını atarlarsa buna şaşırmayın. Bu kadar olmaz demeyin, bu iftiranın daha büyüğünü 15 temmuz sonrası attılar. Demedilermi erdoğan bunu tezgahladı, erdoğan subaylara tuzak kurdu!!! Darbeye katılan 15 bin subay ve sokağa inen milyonlarca insan ile erdoğan bir toplantı yapmış, erdoğan herkese saniye saniye rolünü tayin etmiş, bazılarına sen katil olacaksın bazılarına sen şehit olacaksın bazılarınada siz vatan haini olacaksınız demiş, sonrası bunlar dağılmış ve gün geldiğinde herkes rolünü oynamış. Kontrollü darbe dediğiniz bu. Tüm aktörlerin baştan bir araya gelmesi ve bir koordinasyon içinde bu işi yürütmesi. Bunuda o "alim" tayfasına yutturdular. Bunlarda yüz yok. Bunlar öldürür, sonrası cenazede en çok göz yaşını döker. Örneğin; A101, Şok, BİM vs. Hem yüzde 500 zam koyuyorlar hem "topyekün enflasyonla mücadele" afişlerini asıyorlar. Şu yüzsüzlüğe şu şeytanlığa bakarmısınız. İlk önce soruna sebep oluyorlar, sonrası sorunu giderecek kahramanlar olarak kendilerini gösteriyorlar. Bunlar şükretsinler erdoğan gibi layt birisi hükümetin başında, bizler olsaydık bunun hesabını bunlardan çok farklı sorardık. Erdoğanada tavsiyemiz; gıda stratejik bir ürün, bu olaydan dersinizi çıkarın ve marketleri, tedarik zincilerini yerlileştirin. Nasılmı? ABD, nasıl VW milyar dolar ceza kestiyse sizde bu market zincirlerine kesin. Çok basit. Suç ortada, amerikanın ve fetönün yaptığı gibi suç uydurmanızada gerek yok. Milyar tl cezaları kesin. Bunların bunu ödeyemeyeceği aşikar olduğu içinde kayyum atar, millet adına bu hain nankörlerin mallarına el koyarsınız.



biyoenerji ile kanseri çözdük


Bir kaç yıldır bioenerjinin bilimsel altyapısı üzerine çalışıyoruz,‭ ‬ancak bioenerji üzerinde elde ettiğimiz pratik tecrübeler ve bilgiler fizik tedavi rahatsızlıkları ile kısıtlıydı.‭ ‬Bu şekilde bioenerjinin sınırlarını ve gerçek gücünü tespit edemezdik.‭ ‬Uzmanlık alanımızın dışında bulunan bir hastalığın üzerinde bir çalışma yapmaya karar verdik ve bu kararı verirken Türkiye de yaşanılan en büyük sağlık sorunlarını göz önüne aldık ve bunların bioenerji ile‭ ‬tedavisi mümkün olup olmadığına baktık.‭ ‬Bu incelemelerimizin sonunda araştırma konusu olarak kanser hastalığını seçtik. Neden kanser hastalığı?

Kanser hastalığını seçmemizin sebebi- pozitif moral faktörü

Kanseri yenen insanların öykülerini okuduğunuz zaman, onların hepsinin ama istisnasız bir ortak noktası olduğunu görürsünüz,‭ ‬bu ortak nokta aldıkları kemo tedavisi,‭ ‬ışın tedavisi veya bitkisel ilaçlar değil onları birleştiren tek nokta hayata pozitif bakış açıları.‭ ‬Bizde bioenerji üzerinde yaptığımız araştırmalarımızda bioenerji olarak adlandırılan elektromanyetik akımların pozitif düşünceden kaynaklandığını tespit etmiştik. Biz bu çalışmalarımızda kanser hastalığını seçtik çünkü kanseri yenen insanlar pozitif moral ile kendi kendilerine biyoenerji uyguladıklarını ve kendi içlerinde meydana getirdikleri bu enerji ile kanseri yendiklerini gördük. Eğer onlar kendi bedenlerinde böylesine bir enerji ortaya çıkarabiliyorlarsa, bizde bunu yapabilmeliydik. Bizde kendi içimizde ortaya çıkardığımız bu enerjiyi başka birine aktarıp bu enerji ile başka birinin kanserini yenebilmeliydik. Araştırmalarımızın altında yatan mantık çok basit; kanseri yenen hastalar bunu pozitifi moral ile yapıyor, bu pozitif moral onların bedeninde farklı bir enerjinin ortaya çıkmasına sebep oluyor, eğer bu enerjiyi bizde kendi bedenimizde ortaya çıkarabilir sonrası bir kansere hastasına aktarabilirsek bizde kanseri bununla yenebilmeliyiz. Neden biz bunu yapıyoruz veya yapmak zorundayız? Kanser ile mücadele eden insanlar her zaman pozitif kalmayı başaramıyor, bazıları o haberi alır almaz bunalıma giriyor bazıları kanserin tekrar, farklı bir bölgede nüksettiğini duyunca pes ediyor bazılarıda beden direncini kemotedavide yitiriyor. Olayları kendi bakış açınızdan değerlendirmeyin, herkes sizin gibi güçlü bir iradeye, beden direncine sahip değil. Bazı insanlar güçlü ve bu süreç içinde güçlü kalmayı başarıyor, çoğu insan ama maalesef değil ve bu insanlar bu süreç içinde pes ediyor, bu savaşın üstesinden gelemiyor. İşte burada biyoenerji uzmanları devreye girmesi gerek, biyoenerji uzmanları o hastaların ihtiyaç duyduğu enerjiyi onlara dıştan aktarması gerek. Duygusal veya fiziki çöküntüden dolayı bu hastaların kendi bedenlerinde üretemediği, şifa için olmazsa olmaz olan o enerjiyi onlara dıştan başka birisi aktarması gerek. Onlar o pizitif morali üretemiyorsa başkası kendi bedeninde üretip onların bedenine aktarması gerek. Elektronik cihazları dıştan şarj edebiliyoruz, neden insan bedeninide şarj edemeyebilelim, dıştan bir enerji yüklemesi yapabilemeyelim? Dünyanın hangi köşesine giderseniz gidin gittiğiniz fakültedeki Profesörler sizlere şunu söyler‭; ‬kanseri yenmenin sırrı moralinizi kaybetmemeniz ve hayata poztif bakmanız.‭ ‬Ancak hiçbir Profesör neden pozitif düşüncenin kanseri yenebildiğini araştırmaz,‭ ‬bunun altyapısını merak etmez.‭ ‬Soyut bir kavram olan bir düşünce bedendeki somut bir sorunu yani kanser hücresini nasıl etkiler‭? ‬Biz burada kimsenin merak edip araştırmadığı bir konuyu sizler için ele alıp buna bir açıklık getirmeyi ümit ediyoruz.

Kanser hastalığını seçmemizin ikinci sebebi- DNA faktörü

Kanseri seçmemizin ikinci nedeni ise kanserin oluşum mekanizmasında yatar‭; ‬kanser bir hücrenin kontrolsüz bölünmesidir.‭ ‬Hücrelerin bölünmeleri DNA tarafından kontrol edilir. Bir hücre ortalama‭ ‬40-‭ ‬60‭ ‬defa bölünür ve sonrasında durar.‭ ‬Hücrelerin bu bölünme sınırına‭ “‬Hayflick sınırı‭” ‬denir.‭ ‬Kanser hücrelerinde bu kontrol ve sınırlandırma ortadan kalkar ve hücreler kontrolsüz bir bölünme sürecine geçer. Kısacası, kanser hastalığı DNA bozukluğu sonucu ortaya çıkar, bunun TEDAVİSİDE anca DNA'yı etkileyebilen unsurler üzerinden geçmeli diye düşündük. üzerinden geçer. Bu tespit sonrası kendimize şu soruyu sorduk; biyoenerjinin DNA üzerinde etkisi varmı? 1) Biyoenerji olarak tanımladığımız enerji elektromanyetik türünden bir enerji, biyoenerjinin etkili olup olmadığını merak ediyorsanız bilim literatürünü açıp ELEKTROMANYETİK akımların DNA üzerinde bir etkisi varmı yokmu ona bakınız. En basiti, bizler elektromanyetik akımların DNA üzerinde etkili olduğunu biliyoruz, bunu nereden biliyoruz; cep telefonları ve nice kablosuz iletişim yolları üzerinde yapılan araştırmalardan.‭ ‬2) Biyoenerjinin DNA üzerinde etkili olduğunu başka nereden biliyoruz; kanseri yenen onca insandan! Kanseri yenen onca insan, bize, bir; bu hastalığı yenmenin, ortadan kaldırmanın mümkün olduğunu gösteriyor, iki; bunun biyoenerji ile yani kendi içinde ürettiğin o pozitif elektromanyetik akımlar ile mümkün olduğunu gösteriyor. Gördüğünüz gibi kördüğüm olayın içine atlamıyoruz, çalışmamız bilimsel bir mantık ve ön çalışma üzerine kurulu! Biz bu araştırmamızda kanseri yenen insanların kendi bedenlerinde ürettiği o frekans boyutunu belirlemeye çalışacağız,‭ ‬sonrasında bunu elimize odaklayarak bununla bozulan genetik yapıyı etikeleyip etkileyemeyeceğimize bakacağız.

DNA bu kontrolü nasıl kaybeder ve nasıl düzelebilir‭?

DNA'lar sadece bizlerin genetik enformasyonunu içermez,‭ ‬DNA'lar ayrıca bir‭ ‬uydu anteni gibi görev yapar.‭ ‬Onlar çevrelerine‭ ‬150MHz civarında bir titreşim yayar ve birbirleri ile bu şekilde haberleşebilir.‭ ‬Bizim ilgimizi çekende DNA'ların bu özelliği.‭ ‬DNA'lar elektromanyetik akımları algılayacak şekilde yaratılmış,‭ ‬örneğin‭; ‬onlar cep telefonların veya kablosuz iletişim sağlayan herhangi bir cihazın yaydığı elektromanyetik akımları algılayabilir.‭ ‬Bizler DNA’ların bu yabani akımları deşifre edip,‭ ‬etmediğini henüz bilemiyoruz ama onların etkisi altında kaldığını kesin biliyoruz çünkü bilim dünyasındaki araştırmalar cep telefonu gibi elektronik cihazların çevrelerine yaydığı elektromanyetik akımların insan DNA'sını etkilediğini göstermekte.‭ ‬Eğer insan DNA'sı büyük bir anten vazifesini görüyor ve çevremizdeki sunni akımlar tarafından hasara uğratılıyorsa,‭ ‬o zaman farklı bir frekansta bu bozukluğu düzeltebilmeli‭? ‬Bizim araştırmamız bu sorunun cevabını bulmayı amaçlıyor.‭ ‬Kanseri yenen insanlar bunun münkün olduğunu gösterir,‭ ‬bu insanlar bilinçaltında belirli bir elektromanyetik frekans üreterek kanseri yenmekte.‭ ‬Bizde bu elektromanyetik frekansın peşindeyiz.‭ ‬DNA bozukluğunu düzeltebilen bu elektromanyetik frekans boyutunu ellerimize odaklayabilirsek,‭ ‬bizde bununla başka kanser hastalarını tedavi edebilmeliyiz.‭ ‬Şimdi aklınıza şu soru gelebilir‭; ‬4-5‭ ‬cm büyüklüğündeki bir kanser hücre topluluğu nasıl yok olur‭?

Kanser hücreleri nasıl yok olur‭?

Bir hücre veya hücre toplulukları farklı mekanizmalar sayesinde yok edilir,‭ ‬bunlardan bir tanesi apoptosis,‭ ‬programlanmış hücre ölümü.‭ ‬İnsan bedenindeki hücreler sürekli yenilenir,‭ ‬eskiler yok edilir‭ (‬aoptosis‭) ‬ve onların yerine yenisi üretilir.‭ ‬Bir insanda günde ortalama‭ ‬50-70‭ ‬milyar hücre bu programlanmış hücre ölümüne kurban gider.‭ ‬8‭ ‬ile‭ ‬14‭ ‬yaşındaki bir gençte ise günde ortalama‭ ‬20-30‭ ‬milyar hücre kendisini öldürür‭ (‬apoptosis‭)‬.‭ ‬Yaşlanmış ve artık çevresine zarar veren hücreler çoğunluğun menfaati için kendilerini yok eder ve yerini yeni bir hücre doldurur.‭ ‬Eğer eskiler bencil davranıp yerlerini gençlere bırakmamış olsaydı,‭ ‬80‭ ‬yaşındaki bir insanda‭ ‬2‭ ‬tonluk kemik kütlesi ve‭ ‬16‭ ‬kilometre uzunluğunda bağarsak bulunurdu.‭ ‬Kanseri yenen insanlarda pozitif düşünceler ile kanser hücrelerine sürekli göreviniz tamamlandı,‭ ‬çevrenize zarar vermektesiniz mesajını iletir.‭ ‬Bu mesajlar bir müddet sonra kanser hücreleri tarafından dikkate alınır ve o hücreler teker,‭ ‬teker kendilerini öldürmeye başlar.‭ ‬

Hastalar üzerindeki çalışmamız

Biz araştırmalarımıza‭ ‬2006‭ ‬yılında başladık ve hasta olarak kabül ettiğimiz ilk hastamız kalın bağırsak kanseriydi.‭ ‬Tedaviye başlamadan önce bir MR görüntüsü aldık ve bir ay tedavi sonrası tekrar bir görüntü istedik.‭ ‬Filmleri kıyasladığımızda tümörde herhangi bir değişiklik yoktu.‭ ‬İstenilen sonucu elde edememiştik.‭ ‬Kanserde herhangi bir büyüme yoktu ama sonuçta tatmin edici değildi.‭ ‬Teorik bilgilerimizin üzerine daha fazla çalışmamız gerektiğini düşündük ve bir yıl boyunca uygulamalarımızın teorik altyapısı üzerine çalıştık.‭ ‬Bir yıl sonra tekrar bir kanser hastası aldığımızda,‭ ‬bu da bizi hayal kırıklığına uğratmıştı.‭ ‬Bir ay enerji yüklemesi yaptığımız bir akçiğer tümöründe yine herhangi bir değişiklik olmamıştı.‭ ‬Bundan bir yıl sonra bir beyin kanseri hastası üzerinde çalıştık ve yine başarısız olduk. Araştırma niyetiyle tedavi altına aldığımız hastalarımıza,‭ ‬bu tedavilerin tamamıyla araştırma niyetiyle yapıldığını ve herhangi bir beklenti içine girmemeleri konusunda uyarılar yapıyorduk,‭ ‬fakat her başarısız girişimimizin hastalarımızı daha büyük bir çöküntüye uğrattığınında farkındaydık.‭ ‬Artık bunun teorik altyapısını çözmeden herhangi bir kanser hastasını almamaya karar verdik.‭ ‬Bütün araştırma sonuçlarımızı ve bilgi birikimlerimizi tekrar gözden geçirdik.‭ ‬Bioenerji ile kanser tedavisi mümkün olması gerekliydi,‭ ‬buna çok inanıyorduk ve mantığımızda bunun mümkün olması gerektiğini söylüyordu ama bir yerde bir şeyi hesaplayamıyorduk veya kaçırıyorduk.

Araştırmalarımızdan elde ettiğimiz kazanımlar

İlk‭ ‬4‭ ‬yılımızda farklı bioenerji teknikleri kullandık,‭ ‬hiçbirinde başarılı olamadık, fakat bu çalışmaların bize farklı kazanımları oldu.‭ ‬Nedir bu kazanımlar‭? (‬1‭) ‬Kalın bağırsak kanseri hastamız karın bölgesinden farklı ameliyatlar geçirmişti,‭ ‬bu ameliyatlar sonucu karın bölgesinde his kaybı vardı.‭ ‬Bir aylık bioenerji uygulaması sonucu‭ ‬kanseri etkileyememiştik ancak‭ ‬karın bölgesindeki his duyusu geri geldi.‭ ‬Biz bu tekniği fizik tedavide felç geçiren hastaların programına dahil ettik ve çok başarılı sonuçlar alıyoruz.‭ (‬2‭) ‬Beyin tümörü hastamız aynı zamanda epilepsi‭ (‬zara‭) ‬atakları geçiriyordu,‭ ‬biz bir aylık tedavi sonucu beyin kanserini etkileyememiştik fakat hastanın nöbetleri yok olmuştu.‭ ‬Biz o bioenerji tekniğini farklı epilepsi hastaları üzerinde de denemeye karar verdik ve çok başarılı sonuçlar aldık.‭ (‬3‭) ‬Tedavi altına aldığımız akçiğer kanser hastası aynı zamanda kemotedavisi alıyordu.‭ ‬Kemotedavisi sürecinde günlerini bitkin ve halsiz,‭ ‬mide bulantıları ve ağzında metalik tat ile geçiriyordu.‭ ‬Bu hastamızda uyguladığımız bioenerji yöntemi ile akçiğer kanserini etkileyememiştik fakat bioenerji ile tedavi altında olduğu sürece kemotedavisinin yan etkilerinden hiç birini hissetmedi,‭ ‬hatta hastamız kendisini sağlıklı günlerinden daha enerjik ve daha dinç hissetti.‭ ‬Düşük çıkan kan değerleri normal seviyelere döndü.‭ Gördüğünüz gibi oturarak bilgin kesilinmiyor‭; ‬bilgiler,‭ ‬yeni keşifler,‭ ‬yeni tedavi yöntemleri ve teknikleri anca bir şeyleri araştırarak elde edilebiliniyor,‭ ‬o yüzden lütfen her zaman araştırmacı özelliklerimizi ön planda tutalım.

Kanseri nasıl çözdük‭?

Bizim hesaplamalarımıza göre ellerimizden çıkan elektromanyetik akımlar ile kanser hücrelerindeki DNA'yı etkilebilmeliydik ama o frekansı bir türlü yakalayamıyorduk.‭ ‬Farklı bir yol denemeye karar verdik;‭ ‬nedir bu yol? Bedenimizdeki hücreler kendi aralarında elektromanyetik ve kimyasal sinyaller‭ (‬kemotaksis‭) ‬ile iletişime girer ve bu sinyaller ile birbirlerini bir yerden farklı bir yere çeker,‭ ‬yönlendirir.‭ ‬Bizde yaratılışımızda var olan bu mekanizmayı kanser tedavisinde kullanmaya karar verdik; ‬biz kanserli bölgeden başka bir alana sürekli elektromanyetik akımlar göndererek kanser hücrelerin bir yerden farklı bir yere hareket etmesini sağlayabileceğimizi düşündük.‭ ‬Neden kanseri yenmek için kanser topluluğunu dağıtmak istiyoruz‭? ‬Kanser hücreleri bir bütün olarak varlıklarını sürdürür;‭ ‬aralarındaki bağlar parçalanmaya başladığı an,‭ ‬onları besleyen sıvı birikimi kaybolduğu an, onlar kendilerini ölüme sürükler,‭ ‬yani yok olur gider.‭ ‬Bunu bıçakla yaparsanız‭ ‬hücrelerin iç bütünlüğünü bozar,‭ ‬hücreleri üreme sürecine sürüklersiniz ama bunu yavaş yavaş, o hücreleri kesmeden yaparsanız hücreleri öldürürsünüz.‭ ‬Bu yeni tespitlerimizden sonra çok farklı bir bioenerji uygulaması yapmamız gerektiğini anladık.

Elde ettiğimiz bu yeni bilgiler ile tekrar bir kanser hastasını tedavi altına almaya karar verdik.‭ ‬65‭ ‬yaşındaki bir akçiğer kanser hastasına günde‭ ‬3‭ ‬seans uyguladık.‭ ‬Her seans‭ ‬40‭ ‬dakika sürdü.‭ ‬Bir aylık tedavi süreci tamamlandığında tedavi öncesi çekilen MR ile tedavi sonrası çekilen MR sonuçlarını birbiri ile kıyasladık.‭ ‬MR sonuçlarını incelediğimiz de‭ ‬4,5‭ ‬cm büyüklüğündeki bir kitlenin yok olduğunu gördük.‭ ‬Hastamızın kalın bağırsağında da‭ ‬5‭ ‬cm büyüklüğünde bir tümör vardı ve ikinci ayımızda o bölgeye aynı seansı uyguladık.‭ ‬Tedavi öncesi ve sonrası çekilen MR'lar birbiri ile kıyaslandığında kalın bağırsakdaki tümöründe kaybolduğunu gördük.‭ ‬4‭ ‬yıllık araştırmalarımızı başarı ile sonuçlandırmıştık.‭ ‬Teorik araştırmalarımız bunun mümkün olduğunu söylemekteydi ve bizde pes etmedik ve sonunda bunun mümkün olduğunu kantıladık.‭ ‬Fakat elimizden çıkan elektromanyetik akımların frekansını daha detaylı incelememiz gerekiyor,‭ ‬bu sonuçları başka kanser hastalarında da alırsak,‭ ‬ancak o zaman bunu kanser tedavisi için geçerli bir yöntem olarak görebiliriz.

Bu araştırmadan hangi dersleri çıkarmalıyız‭?

Kanser nasıl yenilebilir diye sorarsanız,‭ ‬cevabı çok basit‭; ‬kanser bir hücrenin genetik maddesindeki bir düzensizlik sonucu ortaya çıkar; eğer siz bir hücreyi uzun bir süre ve aralıksız sunni ve genetik maddeye zararlı akımlara tabii tutarsanız, siz o hücrenin genetik maddesini bozarsınız. Yani DNA'yı etkileyebilmenin sırrı seansların sürekliliğinde ve seansların uzunluğunda yatar! ‬Biz bu bilgilerden esinlenerek kanser dokusunu uzun bir müddet, kendi bedenimizin elektromanyetik akımlarına tabi tuttuk ve sonunda gördükki,‭ ‬bizde o hücrelerin genetik yapısında bir değişikliğe sebep olabiliyoruz.‭ ‬Sayın okurlarımız,‭ ‬hergün milyarlarca hücre bedenimizin menfaati için kendisini intihara sürükler; araştırmamızın hedefi kontrolünü kaybetmiş hücrelere bir sinyal göndererek bu elektromanyetik sinyal ile onlara‭; "‬vazifeniz tamamlandı,‭ ‬çevrenize zarar vermeye başladınız artık yok olabilirsiniz", ‬mesajını iletmek.‭ ‬Ellerimizden çıkan elektromanyetik akım ile bu mesajı iletebileceğimizi düşündük ve araştırmalarımıza başladık.‭ ‬Ancak hücreler arasındaki hangi frekansların hücreleri ölüme sürüklediğini daha ince araştırmalıyız.‭ ‬Bu belirli kanalları daha iyi çekmek için radyonuzun ince ayarı ile oynamanıza benzer.‭ ‬Kanseri yenen hastalar bilmeden,‭ ‬pozitif moral ve ılımlı düşünce ile bunu becerebilmekteler,‭ ‬bizde bu elektromanyetik kodlamanın sırrını çözmeye çok yakınız.‭

Başkaları kanseri yenebiliyorsa, sizde yenebilirsiniz

Değerli okurlarımız dünyanın dört köşesinde kanseri yenen insanlar var.‭ ‬Kanser nasıl yok olabilir sorusunu asla aklınıza getirmeyin,‭ ‬bu imkânsız birşey demeyin; kanseri yenenler olduğu müddet,‭ ‬demekki olabiliyormuş deyin.‭ ‬Demek bedenimiz bu tür oluşumlara izin vermekte ama bunların yok edilmesi içinde farklı kapıları açık bırakmış durumda.‭ ‬Bunlardan birisi de apoptosis dediğimiz kontrolünü kaybetmiş ve vazifesini tamamlamış hücrelerin programlanmış ölümü.‭ ‬Bunun gibi kapıları araştırıp bulmak ve bunlardan faydalanmak bizlere kalmış. Örneğin:‭ ‬şuan yeni bir teknik üzerine çalışıyoruz,‭ ‬nedir bu teknik‭? ‬Kanser hücreleri bedenin diğer hücreleri gibi varlıklarını sürdürebilmeleri için oksijen,‭ ‬besin ve elektromanyetik enerjisine muhtaç.‭ ‬Örneğin‭; ‬ketojenik diyet ile siz kanser hücrelerin besin kaynağını kesip onların varlığını tehdit edebilirsiniz.‭ ‬Biz de şu an yeni teknikler geliştirerek kanser hücrelerin elektromanyetik enerjisini bir süpürge makinası gibi çekmeye,‭ ‬hortumlamaya çalışıyoruz.‭ ‬Amacımız kanser hücrelerini bitkin,‭ ‬halsiz ve enerjisiz bir hale dönüştürerek ölüme sürüklemek.

Not: biyopsilerden uzak durunuz!!!

Giriş yazımız veya batı tıbbı gerçekleri bölümündeki yazılarımızdan görebileceğiniz gibi tıp dünyası dünya hakimiyeti peşinde koşan, kendi çıkarları için dünya savaşları başlatan bir zihniyet tarafından yönetilir. Tıp dünyasının dört ayağı bulunur; ilaç şirketleri, araştırma merkezleri, yayın organları ve fakülteler. Kim bu dördüne sahip olursa tıp dünyasının içeriğini ve geleceğini o yönlendirir. Bu oyunda hekimleriniz birer kukla, hekimlerinizin önüne ne ilaç konulursa anca onu yazabilir kendilerine ne prosedürler dikte edilirse anca onu uygulayabilir. Kendi akıl ve yetenekleri ile birşey yapmaları, o çarkın dışına çıkmaları mümkün değil. Çıkarlar ve kendi insayatifleri ile hastaları tedavi etmeye kalkışırlarsa hekimlikten atılırlar. Hastalara uygulanan prosedürler şeytani bir zihniyet tarafından kaleme alınıncada, tıp dünyasının insanı iyileştirmek için değil insanı hasta etmek için kurgulandığını görüyoruz. Biyopsiler böyle bir tuzak, insanı hasta etmek için kurulan tuzaklardan birisi. Sizlere basit bir soru; günümüzün teknoloji çağında siz bir PET taraması ile bir oluşumun iyi veya kötü huylu olup olmadığını rahatlıkla ayırt edebilirsiniz, bu imkan varken bir hekim neden acaba bedenin mahremiyetine tecavüz eden yöntemleri tercih eder? Biyopsilerden neden uzak durmalıyız? Bir; bu bir ilke meselesi! Bir hekim her zaman hastasına en az zarar verici prosedürü uygulaması gerek. İki; bu bir risk meselesi! Biyopside alınan parça kötü huylu çıkarsa siz o cerrahi müdahale ile o tümörün yayılımını tetiklemiş oluyorsunuz. O yüzden her tümör oluşumun kötü huylu olabileceği varsayımı ile hareket etmeli, o tümöre bıçak değdirerek hastanızı yayılım riski ile karşı karşıya bırakmamalısınız. Biyopsiler nasıl yayılımı tetikler? Bir; vücut içi veya dışında varolan oluşumların bir bütünlüğü vardır, siz bu bütünlüğü bozduğunuz an hücre içi enzim ve hormonlar devreye girer ve o boşluğu doldurmak için agresif bir büyüme safhasına geçer. Örneğin; cildinizi kestiğinizde o kesik hücrelerin yerini yeniler ile doldurulması gibi. İki; tümör bölgesine ininceye kadar nice kan damarları kesilir, o tümörden bir parça kopardığınızda da nice kılcal damarları kesilir, açık kan damarlarıda sayın okurlarımız mikroskopik boyutta olan bir kanser hücresinin o bölgeden kopup bu açık kan damarlarından birinin içine süzme olanağını artırır. Küçücük bir kanser hücresi kanserin olduğu bölgeden koptuğu ve bu açık damarların için girdiği anda o
damarlar nereye kadar uzanıyorsa o kanser hücreleri oraya kadar gider, kendisine uygun bir yere yerleşir ve uykuya dalar. Sizin bu yayılımdan haberiniz olmaz, siz rutin çekuplarınızı yaparsınız ve temiz raporu alırsınız. Aradan aylar hatta yıllar geçer, siz kanseri atlattığınızı düşünürken o kanseri yendiğiniz mutluluğunu yaşarken bir bakmışsınız yıllar önceki tümörden çok farklı bir bölgede o uyuyan hücreler aktif hale gelmiş ve yeni bir tümör ortaya çıkmış. Bu yeni gelişme üzerinede hiçbir hekim ve uzman kalkıp kendisini sorguya çekmez, biz ne hatası yaptık, bu tümör buraya nasıl geldi, hangi müdahalelerimiz bunun yayılımını tetikledi sorusunu sormaz, bütün yük ve sorumluluk yine sizlerin omuzlarına bindirilir. Siz nice sıkıntılar ve çabalar ile bir kanseri yenersiniz ama, tıp alemi her müdahalesi ile size bir kaç tane tümör bölgesi daha hediye eder. Bir gün gelir siz mücadele vermekten yorgun düşer, bütün ümitlerinizi yitirir ve kaderinize teslim olursunuz. Sistem ve çark sizin bunu yenmemeniz üzerine kurulmuş, o yüzden kanser olursanız tıp dünyasından uzak durmalısınız.

Not: kemotedavisinden uzak durunuz!!

Kemotedavisi hakkında detaylı bir bilgi aktarmama gerek yok, kemotedavisi bir zehir, sizi bitkin düşürmek sizi öldürmek için var edilmiş bir uygulama. Kemotedavisi ile iyileşen birisi yok,
o yüzden lütfen kemotedavisinden uzak durun. Kemotedavisi ile iyileştiğini iddia eden hastalarda o şifayi kemotedavisi ile elde etmedi, bunu güçlü beden güçlü irade ve pozitif moral ile elde etti, bunu biliniz. O yüzden lütfen sırtınızı kemotedavisine dayayıp onun sizi iyileştirmesini beklemeyin. Biz bu ülkenin başında olsaydık kemotedavisini uygulayan hekimleri meslekten ihraç eder, bunu tıbbi bir prosedur ve uygulama zorunluluğu haline getirenleride asardık. Durum bu kadar vahim. 

Tıbbi Araştırmalar

09.‭ ‬Ocak‭ ‬2012‭ ‬tarihli bir gazete yazısını sizler ile paylaşmak istiyoruz.‭ ‬Bu yazı bizim‭ ‬5‭ ‬yıldır üzerinde çalıştığımız konunun başka bilim adamları tarafından da araştırıldığını göstermekte.‭ ‬Bazı üniversitelerdeki bilim adamları düşük doz elektromanyetik dalgalar ile kanseri yenebileceklerini tahmin etmekte ve bunun üzerine araştırma yapmaktalar.‭ ‬Bizim‭ ‬5‭ ‬yıldır üzerinde çalıştığımız bir konuyu bilim dünyası yeni yeni keşfetmekte.‭ ‬Umarız bu araştırmalar bilim dünyası ve ülkemizdeki nice kanser vakaları için hayırlı olur.

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2012/01/09/dusuk-dozlu-baz-istasyonu-dalgasi-kanserde-umut-oldu