nühüm                                                         
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
                                                                                                                                                          


bir konuya niyetlendiğimizde, o gün aklımıza geleni kaleme alıyoruz ve sitemize o taslak hali ile yerleştiriyoruz. Son hali sizlerin gözü önünde alıyor, haftalar içinde cümleleri düzelte düzelte birşeyleri ekleye ekleye. Son hali bir iki hafta alıyor, yeni yazılarımızı bir kaç hafta boyunca lütfen takip edin.....
 


zam fırsatçıları;

dolar ve euronun yükselmesi ile bir çok mağaza ürünlerine fahiş zam yaptı. bunun bir çok boyutunu medya ve siyasetçiler ele aldı. biz dikkate alınmayan bir boyutunu bilincinize taşımak istiyoruz; gıda sektörün kontrolü maalesef fetö gibi küreselcilere hizmet edenlerin elinde. bunlar bir adım attığında da, bir kaç şeyi hedefler. örneğin; anlamsız fahiş fiyat koyarlar, tek amaç fiyatı gördüğünüzde açıktan veya içinizden erdoğana saymanızı sağlamak. anlamsız fahiş fiyatlar, hükümete karşı bir isyanı başlatmayı amaçlar. bir başka neden; bir sektörü yok etmek için yüksek zam koyulur. siz satın almazsanız, üretici malını satamaz, satamadığı zamanda fabrikasını kapatır, tarlasında başka bir ürünü ekmeye başlar. stratejik bir üründe üretici konumdan, ithalcı konuma düşersiniz. bu zamların bir amacıda, toplulukların beslenme alışkanlıklarını değiştirmeye yönelik bir girişim olması. kimsenin üzerinde durmadığı noktada bu. her topluluğun bir beslenme kültürü var. siz belirli ürünlere yüzde yüz, yüzde iki yüz zam koyduğunuzda sadece fırsatçılık yapmıyorsunuz, aynı zamanda insanları o ürünleri almaktan vazgeçiriyorsunuz. yüz yıllardır, sofralarımızda eksik olmayan bir ürün, artık haftada iki, sonra ayda bir sonrada olmasada olur konumuna geliyor. hiç farkına varmadan yerli ve sağlıklı ürünlerden yapay, sağlıksız ürünlere geçiş yapıyoruz. salça, yoğurt ve pekmez gibi yüzde yüz yerli ürünlere yüzde yüz zam yapılması, beslenme alışkanlığımızı değiştirmeye yönelik bir girişim. toplumun bin yıllardır var olan, genetiklerine has beslenme alışkanlığını yerli ve sağlıklı ürünlerden, sağlıksız ürünlere doğru değiştirmek için yapılır.

hep şunu merak etmişimdir; a101 ve bim gibi mağazalar yüzde 60, 70 zam koyuyor, sonrası bunlarla oturuyorsun, üç aylığına yüzde 15 indirime anlaşıyorsunuz. bu nasıl bir eziklik nasıl bir mantık gerçekten anlamış değiliz. tavsiyemiz; erdoğan artık diktatör gibi davransın. çok değil, o diktatör vasfın binde birini uygulamaya soksa, bu, ülkemizdeki pislikleri temizlemek için yeterli olur. ona diktatör damgası yapıştıranlarada şu uyarıyı yapayalım; bir kelimeyi çok ağzınıza dolarsanız o başınıza gelir. bakın, gün gelir erdoğanı çok ararsınız. ah erdoğan, biz değerini bilememişiz diye arkasından çok ağıt yakarsınız.
askere kurşun sıkanların törenle cenazesinin kaldırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. devlete ihanet edenlerin, devlete sövenlerin devleti dış güçlere şikayet edenlerin, devleti yıkmaya çalışanların kahramanlaştırıldığı ve önün açıldığı bir ülkede yaşıyoruz. ülkemizi ihanet eden edene, kazıklayan kazıklayana. kim bunlara bu yüzü veriyor; erdoğan! devletin farklı kurumlarına ve meclise bu kadar hakim olup, bu devlete ihanet edenlere bu kadar duyarsız kalan başka bir dünya lideri yok. örneğin; müebbet alan bir kaç bin fetöcülerin dışındakiler, ortalama beş yıl sonra hapisten çıkacak ve bunlar ve bunların çocuk ve torunları bu millet ve topraklardan nefret ediyor. neden bunları vatandaşlıktan atmıyorsunuz? perşembenin gelişi çarşambadan belli. bunların tekrar örgütleneceği ve sizden öç almak için her ihaneti yapacağı o kadar aşikarki, neden bunları elinize fırsat gelmişken vatandaşlıktan atmıyor, ülkenizden uzaklaştırmıyorsunuz? neden, çünkü erdoğan ve danışmanlarında akıl yok, yürek yok, strateji yok. çok az kaldı ama, merak etmeyin. siz, gezi, 15 temmuz darbe girişimi ve sarı yelekler gibi hazırlıklarınızı yaparsınızda, hak hiç boş dururmu? elbette durmaz. Allahta, yeryüzünü yeni bir lidere hazırlıyor. az kaldı, o gün geldiğinde de bu milletin seçtiği liderlere söven, bu topraklara ihanet edenlere merhamet edilmeyecek. örneğin; a101, migros ve bim gibi mağazalara biz ne yapardık? amerikanın vw'a kestiği cezayı keserdik. ne kadar zam yapmışlar adet başına ceza keserdik. kaç adet var kaç mağaza var, çarpardın, 20-30 milyarlık cezayı keserdin. bunu ödeyemeyecekleri içinde bu mağazaları kayyuma devrederdin. bununla ne elde etmiş olurdun? milleti kazıklamak isteyenlerin akıbeti ne oluyor, ibretlik bir vaka oluşturmuş olurdun. iki; enflasyonu sen belirlerdin ve üç; gıda sektörünü küreselcilerin elinden kurtarır, millileştirmiş olurdun. dört; beslenme kültürümüzü korumuş olurdun. bir taşla bir kaç kuş vurmuş olurdun.

serbest piyasa ve bağımsızlık kavramları;
serbest piyasa kavramı bir yalan. serbest piyasa kavramını kullanarak insanları kandırmayın. "serbest piyasa" dediğiniz oluşum belirli temel taşlar üzerine kurulu, örneğin; merkez bankaları, dünya bankası, derecelendirme kuruluşları, borsalar, uluslararası fonlar, uluslararası şirketler, dünya ticaret örgütü vs. şimdi, bu taşların her birini aynı kişiler yönetiyorsa, kuralları ve denetimi bunlar yapıyorsa, bu düzen nasıl "serbest oluyor"? arkadaşlar, şeytan kavramlar ile insanı kandırır. bu oyuna alet olmayın. istedikleri zaman borsalara ve kurlara müdahale ediyorlar, petrol fiyatlarını ihtiyaca göre çıkarıyor veya düşürüyorlar, istedikleri zaman şirketlere ve ülkelere ceza kesiyor ambargo koyuyorlar, swift ve dolar gibi araçları kullanmaya mecbur bırakıyorlar, siz halen serbest piyasadan bahsediyorsunuz, anlaşılır gibi değil. bakınız, amerikan ordusu girdiği her yere, demokrasi getireceğim diye girdi, birleşik milletler tüm milletlerin hakkını koruyacağım vaadiyle kuruldu, hdp sözcüleri demokrasi ve barış kelimelerini hiç ağızlarından düşürmez; şeytan ile hak arasındaki fark ne biliyormusunuz; şeytan sizi güzel sözler ile kandırır, eylemlerine baktığınızda iyiye yönelik hiçbir iz bulamazsınız. ağzından hep barış ve iyilik nareleri akar, eylemleri ise hep kötülük dolu olur. hak ise fazla konuşmaz, hakkın hak olduğunu eylemlerine bakarak anlarsınız. kötü kişi, söz ve kavramlar ile sizi ikna eder, iyi ise eylemleri ile. "serbest piyasa" kavramı, böylesine bir kavram. içeriği boş. kavramın kendisi kulağa hoş geliyor, piyasaya hakim olan aktörlerin eylemlerine baktığınızda ama kötülük ve yüzde yüz kontrol etme, insanları kendilerine biat ettirme eylemlerini görüyorsunuz. serbest, kelimesi ile örtüşmeyen eylemler görüyorsunuz. o yüzden lütfen, bu tür kavramları ekonomi programlarınızda kullanarak bu düzene hakim olanları, kötülüğü meşrulaştırmayın. bu düzen kendiliğinden ortaya çıkmadı. serbest piyasa dediğinizde herkesin serbestçe hareket edebildiği bir düzenden bahsedersiniz, burada durum ama bundan ibaret değil. birileri düzeni kurmuş ve yüzde yüz kontrol etme, kendilerine biat ettirme dürtüleri ile hareket ediyor. bu işin içinde birilerine boyun eğme olduğu içinde "serbest" kelimesi kullanılmaz. örneğin; koç holding, alman markası grundig satın alabildiyse, küresel sistemin bir parçası olduğu için alabildi. ülker holding, godiva markasını satın aldıysa küreselcilere biat etmeye razı olduğu için alabildi. örneğin; siz atak helikopterlerini afganistan satamıyorsanız, devlet olarak küreselcilere boyun eğmediğiniz için satamıyorsunuz. örneğin; merkez bankası ve bağımsızlık kavramı. kocaman yalan.
bağımsızlık kavramı ile bu insanlar, o ülkeden bağımsız olduklarını ima eder, hiçbir yere bağımlı olmadıklarını değil. yani, merkez bankaları ülkelerden bağımsız hareket eder, küresel sistemden bağımsız değil. yani, merkez bankaları devletlere değil küreselcilere bağımlı kurumlar. merkez bankalarını kuran ve işleten küreselcilerdir. erdoğanın, merkez bankasını millileştirememesi affedilir birşey değil. bu kadar büyük bir güce sahip olup, merkez bankasına dokunamaması affedilebilir birşey değil. devlet bankaların yüksek faizlerine müdahale edememesi, merkez bankasın yüksek faizine müdahale edememesi gerçekten affedilir birşey değil. birileri kendisine bağımsızlık ve serbest piyasa kavramlarınını yutturmuş, kendileri arkadan işi götürüyor. erdoğana bağımsızlık naraları okunuyor, arka planda da londra işi yönetiyor. bunlar yüzde yirmi yüzde elli faizler ile milletimizi sömürüyor, erdoğan gibileride; lütfen, yeterince kazıklamadınız, biraz daha kazıklayın diyor. olay bundan ibaret. özetlersek; kim bağımsızlıktan bahsediyor, dokunmayın diyorsa bilinki, yöneten onlar. onlar orasını kurdu, işletiyor, sizinde o çarka çomak sokmanızı istemiyor. günümüz millileşme, kendi düzenimizi ve kendi piyasamızı kurma zamanı. bunun içinde ilk önce kavramları anlamamız ve doğru kullanmamız şart. insanın kurduğu, mehenk taşlarını kontrol ettiği ve istediği zaman müdahale edebildiği bir düzen "serbest" olmaz. insan aklı ile dalga geçmeyin. serbest piyasa dediğiniz zaman, yağmur ve rüzgar gibi, kendi başına hareket eden bir sistemi ima etmiş oluyorsunuz. ekonomide ise yok böyle birşey. derecelendirme kuruluşlarından dünyanın en büyük bankalarına, swift sisteminden petrole, yumuşak güçten sert güce, dünya mal varlığın %97 sine kadar herşey bir zihniyet tarafından kontrol ediyorsa serbest piyasadan bahsedemezsiniz. günümüzde birleşik milletler adında bir kurum ne kadar birleşikse, serbest piyasada o kadar serbest. slogan ve kavramlara değil, icratlara bakın.

pskiyatrik hastal��klar

Başarılı bir tedavinin sırrı doğru teşhiste yatar. Bir hekim tedaviye yönelik her hangi bir adım atmadan, ilk önce hastalığın kaynağını tespit etmeli sonrasında tedavi programı üzerinde kafa yormalı. Bizde çalışmalarımıza başlamadan, ilk önce bu konu hakkında yapılan araştırmaları, tezleri ve tedavi yöntemlerini gözden geçirdik. Neden bu araştırmaların doğruluğunu testten geçirme ihtiyacı duyduk? Bilim temizdir ama insan değil, insan el attığı her yeri kirletir, çıkarlar ve ideolojik görüşler devreye girer. Günümüzün bilim dünyasını kim kontrol ediyor, kimler nobel ödüllerini kazanıyor, kimler billim dergilerini basıyor, kimler ilaç şirketlerini yönetiyor; siz bunları araştırırsanız bilim dünyasının size verdiği bilgilerin güvenilir bir yanı olmadığı, bunların tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini anlar ve görürsünüz. Örneğin; evrim teorisi! Günümüzün bilim dünyasından insana hayır gelmez, bunu kabullenip kendi sorunlarımıza kendimiz çare aramalıyız. Batının teknolojik imkanlarını kullanmadan psikiyatri hastalıkların kaynağını tespit etmek mümkünmü?

Cihazlar kullanmadan psikiyatri hastalıkların kaynağı nasıl tespit edilir?

Batının teknolojik imkanları elinizde yok ise bu sizi tasalandırmasın, sizi özgüven eksikliğine, psikolojik ezikliğe sürüklemesin. Fizyolojik değişimlere en hassas cihaz, insan bedenin kendisidir. Onlar cihazlara siz insan bedenine güvenin; siz onlardan her zaman daha sağlıklı sonuçlar, veriler elde edersiniz. Bedenimiz çok hassas sensörler ile donatılı, bu sensörler elektronik cihazların bile ölçmeye kadir olamadığı değişiklikleri ölçmeye ve bize bildirmeye kadir. Örneğin; g
örüntüleme yöntemleri birşeyi görüntüleyebilmesi içn o şey en azından 3cm bir boyuta sahip olması gerekiyor, insan bedenin sensörleri ise mikroskopik boyutta olan değişimleri bize bildirme yeteneğine sahip. Kısacası bedeninizin her köşesi kamera ve sensörler ile donatılı ve bunlar her saniye içinde beyninize bilgi aktarır; böyle bir istihbarat ağını bütün uluslararası istihbarat örgütlerini ve imkanlarını toparlasanız elde edemezsiniz. Neden bu bilgilerden yararlanmıyorsunuz, bunlardan yararlanmayı aklınıza getirmiyorsunuz? Örneğin; ağrı, bedenin bu istihbarat sensörlerinden birisidir. Bedeninizin içinde olup bitenlerden sizi haberdar eden bir istihbaratçı, bir postacı, bir haberci. Biz ama nadiren bu haberciye kulak veririz, çoğu zaman biz onu ortaya çıkar çıkmaz sustururuz. Onu dinlersek ne olur? Dinlersek bedenin içinden, bedenin durumundan çok değerli istihbarat bilgileri toparlar ve o doğrultuda teşhis ve tedavimizi belirleriz. Ağrının şekli, şemali, yayılış şekli, şiddeti, çıkış mekanizması, bunların hepsi birer istihbari bilgi taşır. Elimizde teknolojik imkanları olmadığı, artı makine endeksli değilde hasta endeksli hareket edilmesi gerekir felsefine sahip olduğumuz için bizler bu çalışmamızda bedenin istihbari bilgileri doğrultusunda hareket etmeye karar verdik. Yani hastanın yaşadığı semtomlara bakarak olayın özüne, psikiyatri hastalıkların kaynağına inmeye karar verdik.

Teşhisler hastanın şikâyetlerine göre koyulur, radyolojik verilere göre değil

Bilim dünyasının psikiyatri hastalıklar hakkında bize sunduğu bilgiler beynin fizyolojik ilkelerine ve yapısına aykırı, akıl ve mantıktan uzak bilgiler. Yüzyıldır bu teoriler doğrultusunda hareket eden tıp dünyasının hiç bir psikiyatri hastalığın tedavisinde başarılı olamamasına şaşırmamak gerekiyor. Biz bilim dünyasının ağzına göre hareket edersek, yanlış sonuçlara varmamız, bir yüz yıl daha kayıpta geçirmemiz kaçınılmaz. Biz farklı bir yol izlemeye karar verdik; biz cihaz odaklı teşhis yönteminden çıkıp hasta endeksli, yani semtom endeksli hareket etmeye karar verdik. Neden? Psikiyatri hastalıkların şikayetleri beyinde değil, gövdenizde vukuu bulur! Siz semtomları es geçer ve sadece beyinin salgıladığı hormonlara, yani sadece beyine odaklanırsanız doğruları kaçırırsınız. Örneğin; bilim dünyasının bilerek veya bilmeyerek yaptığı hata bu; onlar araştırmalarını beyine odaklar, halbuki beyin sorunların kaynağı değil, mağdurudur. Biz bu tuzağa düşmedik, biz bir detektif gibi semtomları takip ettik ve anında çok ilginç bir bulgu ile karşılaştık; siz birbirinden çok farklı görünen onca farklı psikiyatri hastalığın, hepsininde bedenin aynı bölgelerinde şikayetler meydana getirdiğini biliyormuydunuz?

Psikiyatri hastalıkları istisnasız hangi bölgelerde ve hangi şikayetleri ortaya çıkarır? 

Farklı psikiyatri hastalıkların şikâyetlerini incelemeye başladığımızda anında bazı şeyler dikkatimizi çekti; fobiler, panik atak veya obsesif kompulsif hastalıkları birbirinden çok farklı görünüyor olsada hepsi insan bedeninde aynı şikayetleri ortaya çıkarır! Bu farklı görünümlü hastalıkların hepsinde, istisnasız bir düşünce yoğunluğu, göğüs kafesinde bir daralma, nefes almakta zorlanma, kalp atışlarında bir hızlanma ortaya çıkar. İlk önce beyinde bir negatif düşünce yoğunluğu oluşur, sonrasında göğüs kafesi bölgesindeki organlarda bir huzursuzluk! Siz hem göğüs kafesinde bir sıkıntıya, hem beyinde bir düşünce yoğunluğuna sebep olabilecek bir varlık tanıyormusunuz?

Beyin hücreleri psikiyatrik hastalıklara neden sebep olamaz?

Tıp literatürünü incelediğinizde araştırmalarda elde edilen hormonsal veya radyolojik ölçümlerin rahatsızlık başladıktan sonra, beyin bir şey tarafından uyarıldıktan sonra elde edildiğini görüyoruz; bu da çok yanıltıcı. Neden? Araştırmalar hücrelerin tepkisi ve bunun sonuçları üzerinde durur; bu hücreleri uyaran nedir, bunun evveliyatı nedir bunun üzerinde durulmaz. Bilim dünyası olayların kaynağına değil, onlar mağdurun üzerine varır! Sorunlar yol açan kenara çekilir ve kahkahalar içinde beyine açılan savaşı seyreder, beyinin ilaçlar ile nasıl yıpratıldığını zevk içinde izler. Beyinlerimizi, yani aklımızı hedef alan, aklımızı kullanılamaz hale getirmek isteyen ve ona bu tuzağı kuran kim?

Mağduriyet nasıl oluşur?

Beyinde bir aktivite ölçüyorsanız, bu dıştan bir uyarı sonucu geçekleşir; beyin hücreleri kendi insiyatifleri ile hareket edemez, bu fizyolojik tabiatlarına aykırı. Örneğin; bir kişi bir ses duyduğunu söyler ama sizler bu sesi duymazsınız. Eğer bir kişi bir ses duyuyorum diyorsa, o kişi yalan söylemediği müddet o ses vardır; çünkü beyin hücrelerin yoktan bir ses üretme kabiliyetine sahip değil. Bu tür vatandaşlarımızı şizofreni gibi teşhisler koymadan, onların beyinlerini ilaçlar ile uyuşturmadan; beyin hücreleri nelere muktedir, nelere değil bunu tekrar bir gözden geçirmelisiniz! Bu ses veya görüntüleri siz göremiyor veya duyamıyor olabilirsiniz, bu ama onların orada var olmadığı anlamına gelmez. Ben gözle görmediğim ve kulağımla duymadığım bir şeye inanmam diyorsanız o zaman siz kablosuz iletişimede inanmamalısınız, çünkü siz ne uydulardan akan tv sinyallerini görebiliyorsunuz nede insanların cep telefonlarına inen ses dalgalarını duyabiliyorsunuz. Şunu düşünebilirsiniz; birisi bir ses duyuyorsa o zaman bunu bende duyabilmem gerekmezmi? Gerekmez çünkü metroya bindiğinizde herkesin cep telefonuna gelen mesajlar, sizin cep telefonuna gelmez. Neden gelmez? Bir insan bir mesajı istediği kişiye gönderebiliyorsa bunu farklı bir varlık neden yapabilmesin? O yüzden bir kişiye inen ses ve görüntü sinyallerini siz göremiyor ve duyamıyorsanız bu bunların var olmadığı anlamına gelmez! İki; psikiyatri hastaların şikayetleri göğüs kafesi bölgesinde vukuu bulur, neden göğüs kafesi hiç araştırılmaz? 

Sorularımızın cevabını Kur'an-ı Kerimde bulduk

Kur'an-ı Kerim bir ilham kaynağıdır. Kur'an-ı Kerim sadece insana öğüt ve nasihat vermekle yetinmez, Kur'an ayrıca bir rehberdir, sizi karanlıktan aydınlığa taşıyan ve sıkıntılarınıza çözüm bulan bir yoldaş. Yeterki siz iyi niyet ve samimiyetle ona yaklaşın. Bizde bunu yaptık; biz samimi duygular ile Kur'an-ı Kerimi incelemeye aldık, onda sıkıntılarımızın çözümüne yönelik ipuçları bulabilir miyiz diye araştırmaya koyulduk. İncelemelerimizde bizlerin bu dünyada yalnız olmadığı, farklı bir varlığın bize kilitlendiği ve bizim ile uğraşmaya and içtiği bilgisine ulaştık; "ama şeytandan sana mutlaka vesvese gelecektir. O zaman Allah'a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir" (Fussilet Süresi; 36. Ayeti Kerimesi). "ve dedi ki: «Yarabbi! Ben sana şeytanların vesveselerinden sığınırım", "ve sana sığınırım rabbim onların yanımda bulunmalarından" (Müminun 97-98. Ayeti Kerimeleri). "ve onların hepsini bir araya topladığı gün (Allahû Tealâ şöyle buyuracaktır): “Ey cin topluluğu! İnsanlarla çok uğraştınız” der" (En am Süresi; 128. Ayeti Kerimesi).

İnsan beyininde üç tarz düşünce gezinir, hastalıklara sebep veren hangisi?

İnsan beyininde üç tarz düşünce ortaya çıkar; bunlardan ikisi kalpte oluşur ve beyinde yankılanır, üçüncüsü ise o kişinin bizzat odaklanması sonucu beyinde oluşan düşüncedir. Kalpte oluşan düşüncelerin birisi Rahmani buna ilham deriz, diğeri ise şeytani bunada vesvese denilir. İnsanın kendi düşünceleri bilince tabii tutulmuş, beyin odaklanma sonucu düşünce üretir. Psikiyatri rahatsızlıklarda durum ne? Psikiyatri rahatsızlıklarında oluşan düşüncelerin istem dışı ortaya çıktığını görüyoruz, bu da bize bu düşüncelerin kendi beynimizden değil farklı bir kaynaktan gelmesi gerektiğini gösterir. Bu düşünceler eğer kendi beynimiz tarafından üretilmiyorsa geriye kalır Rahmani veya şeytani kaynaklı düşünceler. İnsanın hayatını zindana çevirmek Rahmani olamayacağına göre, geriye kalır şeytani vesveseler. Tıp dünyası beyinde sadece bir düşünce olduğuna inanır, bu da o kişinin kendi düşüncesi. Bizler ama Müslüman olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissetmeliyiz, Allah bize Kur'an-ı Kerim ile daha nice varlıkların varlığından haberdar etmekte. Bu bilgilere sahip olmayanlar etütlerini eksik bilgilere göre yapar ve bundan dolayıda her defasında yanlış sonuçlara varma riski ile karşı karşıya kalır. Bu bilgilere sahip olanlar ise her zaman bir adım önde olur, onlar doğru sonuçlara daha yakındır.

Psikiyatri hastalıklarında gördüğümüz düşünce yoğunluğunu biz bu Ayetler ile açıklayabiliriz ama göğüs bölgesindeki daralmaları ve göğüs bölgesindeki diğer semptomları nasıl izah edebiliriz?

Göğüs bölgelerindeki semptomların kaynağını Peygamberimizin hayatını inceleyerek çözüme kavuşturduk. Bu yazı vesilesiyle size Peygamberimizin hayatından kısa bir hikaye aktarmak istiyoruz; “kuşluk güneşinin her tarafa pırıl, pırıl hayat saçtığı bir güzel bahar günüydü. Nur yüzlü Efendimiz sütkardeşi Abdullah'la beraber evlerine yakın çayırlıkta kuzularını otlatıyordu. Bir ağacın altında çimenden yem yeşil halının üzerine oturmuş, tatlı tatlı konuşuyorlardı. Bir müddet sonra da Abdullah ağacın serin gölgesinde uykuya daldı. Kâinatın Efendisi ise, oturduğu yerden kâinatı kuşatan eşsiz güzelliklerin Yaratıcısını düşünmeye koyuldu. Bu sırada kuzular yayıla, yayıla epeyce uzaklaşmışlardı, onları geri çevirmek için Peygamberimiz (s.a.v.), Abdullah'ın yanından ayrıldı. Bir müddet gittikten sonra, karşısına beyaz elbiseli iki kişinin çıktığını gördü. İkisi de güler yüzlü ve sevimli idiler. Birinin elinde içi karla dolu altın bir tas vardı. Nur yüzlü Efendimizin yanına usulca yaklaştılar. Onu tutup İlâhî bir halı gibi duran yem yeşil çimenlerin üzerine uzattılar. Efendimizde ne ses, ne seda, ne de telâş vardı. Bu güler yüzlü, bu temiz sîmalı ve bu sevimli insanların kendisine kötülük yapmayacağını biliyordu.

Ağacın serin gölgesinde uyumakta olan Abdullah bu sırada uyandı. Manzarayı görünce olanca hızıyla telâşlı, telâşlı eve vardı. Gördüğü manzarayı anne ve babasına anlattı. Heyecan ve telâşlarından, evlerinden nasıl çıktıklarının farkında bile olmayan Halîme ile kocası, bir anda Peygamberimiz (s.a.v.)in yanına vardılar. Fakat Abdullah'ın anlattıklarından eser yoktu. Ortalıkta kimseler görünmüyordu. Zira gelenler memur edildikleri vazifelerini bir anda bitirip, gözden kaybolmuşlardı. Sadece ayakta duran Kâinatın Efendisinin benzi uçuktu ve hafiften gülümsüyordu. Fazlasıyla telâşa kapılan Halîme ve kocası, “ Ne oldu sana yavrucuğum? " diye sordular. Kâinatın Efendisi şunları anlattı: " Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizledikten sonra ayrılıp gittiler." Kur'an ve sünnetin nasıl birbirini tamamladığını gördünüzmü? Kur'an dan aldığımız bir bilgiyi Peygamberimizin hayatını inceleyerek teyit ediyoruz, Kur'an ve hadisler birbirini tamamlar, birini diğerinden ayırmaya kalkışmayın.

Peygamberimizin kalbi neden yarıldı ve bunun bizler için önemi nedir?

Allahu Tealanın kulları ile bağlantı (ilham) kurduğu nokta kalptir. İnsan ile Allah arasındaki bu açık hattı şeytanda bilir ve bu açık hattan fısıldar (vesvese verir). Bu fısıldamalar beyinde yankılanır ve insan bu düşüncelerin kendisine ait olduğunu sanar. Şeytana sunulan bu imkan Peygamberimiz sav'da ortadan kaldırılır ve Peygamberimiz sav bu olaydan sonra sadece nefsi dürtüleri ile baş başa bırakılır. Biz sıradan insanlar ama hem şeytani dürtüler ile mücadele ediyoruz, hem nefsi dürtüler ile. Şeytani dürtüler kalpte oluşur, nefsi dürtüler ise beyinde. Gördüğünüz gibi İnsan olmak hiçte kolay değil; meleklerde ne nefis var nede şeytanın vesvesesi; cinlerde ise nefis var ama şeytanın vesvesesi yok; insan ise hem nefsi dürtüleri kontrol etmek zorunda, hem şeytanın vesvesesine karşı gelmek zorunda, bu da hiç kolay değil! O yüzden hata yapan insanları, eğer kalpleri ve niyetleri temiz ise affetmesini bilin. Özetleyelim; psikiyatri hastaların kaynağı cinlerdir! Cinler psikiyatri hastalarında iki şeye sebep olur; bir düşünce yoğunluğu, ikincisi göğüs bölgesindeki semtomlara. Çözüm nedir? 

Önemli Uyarılır

Uyarı 1: "Hocam ilaçlar alınca semptomlar hafifliyor veya iyileşiyor, eğer bu hastalıkların kaynağı cinler ise o zaman ilaçlarda işe yaramamalı", sorusu aklınıza gelebilir. Bu güzel ve çok mantıklı bir soru ancak olayın teferruatını bilmediğiniz an mantıksal görünen bazı şeylerde sizleri yanıltabilir. Burada bilmeniz gereken durum şu; cinler sizleri etki altına alabilmek için beyninizde var olan biyolojik hatları kullanır, siz o hatları ilaçlar ile uyuşturursanız o cin'in sizi rahatsız etmesini engellersiniz. Ne zamana kadar? O ilaçların etkisi gidinceye kadar, o hatlar açıldığı an tetikte bekleyen cin yine sizi o hatlar üzerinden rahatsız etmeye devam eder.

Uyarı 2: Cinlerin insana musallat olması iki türden gelişir; birisi düşünce bazında (örneğin; öfkelendiğiniz an öfkenizi uç safhaya taşır, kin ve nefretinizi çoğaltır, size bir şey yaptırmak için size sürekli düşünce yağdırır vs), ikincisi ise fiziki anlamda (örneğin; onlar ile konuşmak, onları görmek). Psikiyatri rahatsızlıkları düşünce bazında gerçekleştiği için burada bahsettiğimiz musallat olayı sadece düşünce boyutunda oluşur, yani fiziki boyutta bir musallat olma olayı gerçekleşmez.

Uyarı 3: Her insanın bir cin'i vardır ve bu cin sizin zafiyetlerinizi tespit edip sizi o noktadan rahatsız etmeye çalışır. Örneğin; bazı insanların fıtrat yapısında temizliğe yönelik bir zafiyet olabilir, bunların cin'i onlara temizlik hakkında sürekli vesvese verir. Direnirse vesveseler yoğunlaşır, direnmeye devam ederse cinler fiziki şikâyetlere başvurur (kalp atışların hızlanması, nefes daralması). Fiziki şikâyetler ortaya çıktığı anda o kişi hayati tehlike sezer ve o vesveselere boyun eğip temizliği yapar. Örneğin; bazı insanların fıtrat yapısı kalabalığa gelemez, bu insanların cin'i de onları bu noktadan vurur. Onlar ne zaman insanların arasına girse onların cin’i onların beyinine negatif düşünceler yağdırmaya başlar, o kişi buna direnmeye kalkışırsa, cin onu göğüs kafesinden sıkmaya başlar, nefesini daraltır, kalp atışlarını hızlandırır. Bu insanlar ne zaman toplumun içine girse cin bu semtomlara sebep olur; bir müddet sonrada bu insanlar nefes daralma ve kalp hızlanmaların getirdiği korkudan kendilerini tamamen toplumdan soyutlar. Göğüs kafesindeki semptomlar her zaman işe yarar çünkü bu o insanda kendisinin hayati tehlike altında olduğu izlenimini bırakır ve o kişilerde bunun üzerine cin’lerin buyruğu altına girer; o cin onlara ne vesvesesi yağdırıyorsa onu yaparlar; bu temizlik olabilir, simetri hastalığı, bazılarında da yedikleri yemeği çıkarmak. Hepsinin ortak noktası bir cin’in kendilerini göğüs kafesinden sıkıp istediği şeyi yaptırıncaya kadar rahat bırakmamasıdır.

Uyarı 4: Devletimiz bu hastaları akıl hastanelerine değil bunları cinler ile ilgilenen özel merkezlere yönlendirmeli. Bunların tedavisi beyini uyuşturan ilaçlar ile değil Kur'an-ı Kerim, ilahiler ve el sanatları ile yapılmalı. Devlet acilen bu merkezleri pilot bölgelerde hayata geçirerek hem ülkemizde çılgınca üreyen ve tıbbın çözüm üretmekte aciz kaldığı bir soruna çözüm getirmeli, hem halkımızı dağda tepedeki cinci hocalardan, medyumculardan veya ben çözerim diyen şarlatanlardan kurtarmalı. Günümüzün bilgi seviyesi ve şartları bu merkezlerin açılımını zorunlu kılar. Ecdadımız yüzyıllardır ruhsal hastalıkların tedavisini bu şekilde yapmıştır ve çok başarılı sonuçlar almış. Onlar bilimsel altyapıya vakıf olmadan, bilmeden sıkıntının kaynağına yönelik uygulama yapmış ve başarılı olmuşlar. Bizlerin bu uygulamaları daha bilinçli, bilimsel altyapıya vakıf olarak yaptığımızı varsayarsak, bizlerin ecdadımızdan daha iyi sonuçlar elde edebileceğimizi düşünebiliriz.

Uyarı 5: Cehalet insana ve topluma zarar verir, bir konu hakkında yorum yapmadan lütfen kendinizi ilk önce o konular hakkında bilgilendirin ve kendinizi ön yargılardan arındırın. Kalıplaşmış hayat görüşleriniz veya ideolojik hayat felsefeleriniz ile hareket etmeyin. Bir Müslüman Kur'an-ı Kerimin her Ayetine, her kelimesine, her harfine inanır; eğer keyfinize gelene inanıp keyfinize gelmeyene inanmazsanız bu davranışınız Kur'an-ı Kerimin Allah’ın bir kelamı olarak görmediğinize işaret eder. Bu hareketiniz Kur'an-ı Kerimin bir şahıs tarafından yazılan bir felsefi kitabı olarak gördüğünüze işaret eder. Bu tarz düşüncelerde sizi imandan çıkarır. Kur'an-ı Kerimin nice Ayetinde cinlerden bahsedilir, hatta bir Sürenin adını onların ismi ile adlandırarak onların varlığına ve önemine vurgu yapılır. Müslümanım diyen birisi, ben cinlere veya büyülere inanmıyorum deme lüksüne sahip değil! Eğer ilim diyorsanız o zaman ilmi dayanağınızı getirin! İlmi dayanağınız yok ise hayat tecrübeleri doğrultusunda hareket edin. Artı şunuda aklınızdan çıkarmamalısınız; yüz yıl önce görünmeyenler günümüzde görülmekte, o dönemin inkarcılarıda günümüzün bilim dünyası tarafından hiçte hoş anılmaz. Belki bir yüzyıl sonrada günümüzde görünmeyenler görülür hala gelecek. Eğer bir yüzıl sonra arkanızdan alay edilmesini istemiyorsanız yaşamınızda önyargılarınız ile değil, aklınız ile hareket edin! 

Hastalar üzerindeki çalışmalarımız

Gördüğünüz gibi sürekli zayıf noktalarımız araştırılıyor, sürekli bize o noktalardan saldırılıyor; umarız nasıl bir düşmana ve hayata maruz kaldığımızı şimdi daha iyi anlıyorsunuzdur. Biz düşmanımızı tanımladık, yerleştiği noktayı tespit ettik ve silahlarımızı geliştirdik; iyi ve kötü enerji birbiri ile kapışırsa sizce hangisi galip çıkar? Bu yazının devami, sıkıntılarınızın çözümü için günah, tövbe ve şeytan üçgeni yazısını okuyunuz.