nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






sk- bir ülkenin gerçek sahibi kim

Hayatın bazı anlarında kendinizi bir konuyu savunur halde bulursunuz, kalbiniz savunduğunuz şeyin doğruluğuna inanır ama bunun neden doğru olduğunu akıl başkalarına izah edemez. İlahi kuralları anlamak, yaşadığınız olayların altındaki ilahi hikmeti görmek kolay değil, bu yazımızda kalbinizin doğru olarak kabul ettiği ama aklınızın bunu izah etmekte zorluk çektiği konulardan birisini ele alacağız, yazımızın sonunda ümit ediyoruzki kalbinizin savunduğu bir şeyi, aklınızda anlar ve savunur hale gelir. Sohbet köşemizde güncel konuları ele almaya çalışacağız ve cevaplarımızı ilahi işaretler ve hak düzen doğrultusunda vermeye çalışacağız. Şunu baştan belirtmeliyiz; bedir, uhud veya kurtuluş savaşların sevap imkanını Allahu Teala her nesle nasip eder, lütfen bu savaşların getirdiği sevaptan nasibinizi alın. Örneğin; seçimlerde birer savaş sahnesidir, ülkenin yönetimi ve kontrolü için verilen bir savaş. Bir ülkenin kontrolü üzerindeki her seçim kavgası bir bedir bir kurtuluş savaşıdır ve kullanılan her oy bu hak ve batıl arasındaki savaşta bir kılıç gücünü temsil eder. Kanınızı akıtmadan sadece bir mühür ile o sevaplara ulaşma imkanını lütfen kaçırmayın. Düşmanlarınızın her zaman topraklarınız üzerinde bir hesabı vardır, ülkenizdeki iktidarı değiştirebilecek bu savaşlara duyarsız kalmayın, kalırsanız bedir ve uhud savaşlarına duyarsız kalanlar ile aynı akıbeti paylaşırsınız. Sizlere şimdiden hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz. Ülkemiz şuan iki cepheye ayrılmış durumda, bir tarafta ayakkabılarını kapı önünde bırakan, makarnacı, az gelişmiş, bidon kafalı olarak adlandırılan kesim diğer tarafta tencere tava çalan, kendilerini çapulcu, ulusalcı, atatürkçü, aydın ve elit olarak adlandıran kesim. Allah katında bir ülkenin yöneticileri nasıl belirlenir, kriter nedir; kriter o ülkenin pasaportunu taşımak, o topraklarda doğmuş olmak, o ülkede ticaret yapmak, üç veya daha uzun nesiller o topraklarda yaşamakmı?

Bir ülkenin gerçek sahibi kimdir?

Allah katında bir ülkenin sahibi kan üzerinden belirlenir. Kimler, kimlerin ataları bir toprak uğruna en çok şehidi verdiyse, toprak üzerine dökülen kanda en çok pay sahibi ise Allah katında onlar o ülkenin asıl sahipleri olur. Örneğin; almanya’da yaşayan ve orada doğup büyüyen bir türk, Allah nezdinde o topraklar üzerinde her hangi bir hak talep edemez. Neden? Eğer birileri ve ataları üzerinde yaşadıkları topraklar uğruna canlarını feda etmediyse o kişiler o toprakların değerini bilmez, rahatlıkla o toprakları satabilir ve o topraklar aleyhine kararlar verebilir. Ülkelerin huzur ve güvenliği Allahın en kutsadığı hususlardan birisidir, vatanında adalet ve huzur olmayan birisinin namusu, malı ve canı güvende olmaz, ahiret hayatına istenilen ilgiyi gösteremez yani ne bu dünyasını yaşayabilir nede öbür dünyaya yatırım yapabilir. Vatana ihanetin faturası topluma çok ağır olduğu için vatanın güvencesi herşeyden önce gelir, bundan dolayıda Allahu Teala vatanın anahtarını herkese teslim etmez. Kimin hak edip etmediği nasıl belirlenir? Ne zaman bir ülke farklı ırkların yaşam merkezine dönüşür, çoğunluk ve yabancılar iç içe girer (örneğin; osmanlı) o zaman topraklar üzerindeki hak Allah katında yeniden değerlendirilir, tapular yeniden dağıtılır. Bunu Allahu Teala nasıl yapar? Allahu Teala savaş ticareti yapan insanların önüne engel koymaz ve sizleri hak ve batıl arasında gerçekleşen bir savaşın içine sokar (örneğin; kurtuluş savaşı). Sonrası kimlerin kaçıp kimlerin savaşacağına kimlerin ihanet edip kimlerin fedakarlık yapacağına bakar. Bir yandan vatanı uğruna canlarını feda edenler çıkar, diğer yandan düşman ile rakı masalarında ittifak kuran, savaştan kaçan veya benim sorunum değil diyenler çıkar. Canlarını feda edenler ve onların soyları o emaneti almayı hak eder ve Allahu Teala onların üzerine rahmetini, bereketini ve desteğini indirir, savaştan kaçanlar ve vatana ihanet edenler ise lanetlenir, Allahın rahmeti ve desteğinden uzak tutulur. O yüzdende atalarımız ne demiş;

"toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır!" şimdi sadece kurtuluş savaşını baz alarak çok rahatlıkla bu ülkenin gerçek sahiplerini belirleyebiliriz. ne yaptı bizim ülkenin güya elitleri kurtuluş savaşında, bizler ne yaptık? kurtuluş savaşında elit ve aydın geçinenler düşman ile ittifak kurdu, biz makarnacı karnı kaşıyanlar ise yalın ayak, zor şartlar altında bu topraklar uğruna savaştık ve yüzbinlerce şehit verdik. YANİ bu ülkenin yaşadığı en son savaşta biz şehit verdik onlar düşman ile kadeh dokuşturdu. bir sonraki savaşa kadar,
Allah nezdinde Allahın kanunlarına göre bu ülkeyi yönetmek kimin hakkı?

Hocam ama eğitimli bireylerin ülkeyi yönetmesi daha doğru değilmi?

"Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir" (Enfal Süresi, 65). Yüz yıl önce biz bir çok eğitimli insanımızı şehit vermiş olabiliriz, ancak bizim bir kaç tane geri kalan eğitimli bireyimiz onların yüzlerce aydınına bedel. Bu Ayette tam buna vurgu yapar; hangi konu olursa olsun azınlıkta olmanız motivasyonunuzu kırmasın sizi endişelendirmesin, sizden iyi niyetli ve iman dolu bir birey onlardan yüz tanesine bedel. Sizde ilim olabilir siz ama ilminizi ülke menfaatleri lehine işletmediğiniz müddet, 80 yıl boyuncada bu aydın tayfa işletmedi o zaman onca diploma boş. Siz aydın diye geçiniyor, ülkeyi yönetiyorsunuz ama ülkeniz yoksulluk içinde, yolsuzluklar hat safhada ve siz borç içinde beş kuruş için avrupa başkentlerinde dileniyorsunuz. Sizin bin tane diplomanız olsa ne yazar olmasa ne. Özet; ülkeyi yönetmek eğitime bakmaz, iyi niyete bakar. iyi niyetli bir cahilin kalbine doğru ve yanlışlar his olarak doğar ve o kişi ülke adına doğru hamleler yapar. O kişi bir de İslamın "istişare edin" emrini yerine getirirse o zaman o kişi bir doğrudan diğerine koşar. Art niyetli bir aydının zararı ise telafi edilemez boyutta olur, ülkeyi kaosa ve sefilliğe sürükler. Unutmayınız, eğitimli sınıfımız azınlıkta olabilir ama iman dolu ve iyi niyetli her birimizin onların yüz tane profuna bedel, bunu böyle biliniz. Bunun en güzel örneğide erdoğan. Sıradan bir birey istediğinde nasıl bir ülkenin çevresini değiştirebileceği yönde güzel bir örnek. 

Ülkeyi yönetme hakkı o topraklar uğruna canınızı feda etmek edebilmekten geçer

İktidar demek o ülkenin kontrolünü ele geçirmek, gelecek nesiller için o ülkeyi dezayn etmek anlamına gelir, bu yetkiyide Allah herkese teslim etmez. Bu yetki hak edilmesi gerek, bu hakkıda Allah kan üzerinden dağıtır. Örneğin; yunanlar izmiri işgal ettiğinde izmirliler izmiri yunan bayrakları ile süsledi. İşgal ordularını bir bayram havasında karşılayan tek şehir izmirdir. Allahın kanunlarına göre izmirlilerin bu topraklar üzerinde hakkı varmı? Hayır yok. SIFIR! İzmirlilerin günümüzde "atam iznindeyiz" sloganları atması bir anlam taşıyormu? Hayır! Neden; çünkü gazi mustafa yunanlara karşı savaştı izmirliler değil! İstisnalar yokmu? Elbette var ama Allahın yasaları çoğunluğa göre işler, izmirlilerin çoğunluda yunan ordusu izmire ayak bastığında sevinç çığlıkları attı. Düşmanı bir bayram havasında karşılayan izmirlilerden bu topraklara bir fayda gelirmi? Tabiki gelmez! Ataların yaptıklarından günümüzün neslinin ne suçu var? Yaşadıklara topraklara hainlik edenlere Allah hayırlı ve vatansever bir evlat bir nesil nasip edermi? Tabiki etmez yani hainlerin soyundan hainler gelir. İki; kan kanı çeker. Kanınızın bozuk olduğunu, bu topraklara ait olmadığınızı nereden anlarsınız? Eğer kanınız anadolu medeniyetini, İslam dinini değilde batı medeniyetini çekiyor batı medeniyetine hayranlık besliyor batılılar gibi yaşıyorsanız o zaman siz bu topraklara ait değilsiniz.

Allah neden şehitlerin ailelerine tapuyu emanet eder, diğerlerine etmez bunu anlamanız için sizlere güzel bir örnek

Topraklar, bedenlerimiz evlatlarımız, eşlerimiz kısacası elimize geçen her nimet Allahın bize bir emanetidir. Vakti geldiğinde de o emaneti bizden alacak ve o emanetlerin hesabını soracak. Vatan uğruna canını feda eden, edebilen birileri bu sorumluluğu gayet iyi bilir ve topraklarını namus bilir, başkaların o namusunu kirletmesine izin vermez. O toprağa kendi bebeği gibi bakar ve onun incinmesine asla razı olmaz, kendi canını verir onun başına birşey gelsin istemez. Yaşadıkları topraklar uğruna şehit verenler böyle düşünür, ya vermeyenler? Çevrenize bir bakın, kim ülkenin başına birşey gelsede hükümete, erdoğana, akp'ye çaksam diyorsa bilinki onlar şehit vermeyenlerden! Bizler vatanımız sağolsun deriz ya onlar? Onlar şunu der; "keşke kürtler ayaklansada bunu hükümet aleyhine kullanabilsek", "keşke pkk doğu illerimizi işgal etsede bunu hükümet aleyhine kullanabilsek", "keşke rusya bize saldırsada hükümet gitse", "keşke yüzlerce polis ve asker ölsede bunu hükümet aleyhine kullanabilsek", "keşke işid bombalar patlatsa ve binlerce insan ölsede bunu hükümet aleyhine kullanabilsek", "keşke dolar fırlasa ve borsa çöksede bunu hükümet aleyhine kullanabilsek", "keşke AB olumsuz rapor yazsada bunu hükümet aleyhine kullanabilsek", keşke sokaklar yansa, ayaklanmalar olsada hükümeti köşeye sıkıştırsak", "keşke hükümet suriye girsede suriye bataklığında boğulsa" vs vs vs!! Kanı bozuk olanlar yani bu topraklar uğruna şehit vermeyenler kendi çıkarlarını o toprakların önünde tutar, tuttukları içinde o topraklara her türlü ihaneti yaparlar yapmaya hazırlar. Allahta onların bu şekilde davranacaklarını, kendi emellerine kendi hırslarına ulaşmak için o topraklara her türlü kötülüğü ve belayı yapıp reva göreceklerini bildiği için onlara o toprakların tapusunu vermez. Allah bir bedel koşar, kan akıtma bedelini. Bu tayfada bu bedeli ödemekten ezelden beri kaçar kaçtığı içinde, bu tayfaya hep yaşadıkları topraklara ihanet etmek nasip olmuş bizlerede şehitlik!


Sloganlar değil, kan belirler toprağın tapusunu

Kimse kimseye "atam izinindeyiz" söylemlerinden dolayı veya isminiz önüne bir "tc" takmanız veya pencerenize "atatürk resmini içeren bir türk bayrağı" asmanız veya "her yer gezi" çığlıkları atmanız, hatta türk vatandaşı olmanızdan dolayı bir karış toprak vermez, vermeyecek. Atalarımız bu topraklara adım attığında onlar sloganlar ile değil kanları ile bu topraklar üzerinde yaşamaya ve hükmetmeye hak kazandı. Biz torunlarıda bir avuç çapulcaya, bir avuç boş slogana bu toprakları teslim edecek değiliz. Bu ülke bir savaşa girdiğinde bizleri arkamızdan vuracak, işgalci ordular ile iş tutacak, onları sevinç çığlıkları ve alkışlar ile karşılayacak olan ilk tayfada tc sloganları ile dolaşan, atam iznindeyiz diyen tayfadır, bunu biliniz. Şunuda bilmenizde yarar var, bizler bize ettiğiniz her ihaneti bir yere not ediyoruz ve vakti geldiğinde sizden bunun hesabını soracağız. Hep siz darbeler yapıp bizleri hesaba çekecek değilsiniz, çark hep sizin lehinize işleyecek değil herhalde. Gün gelecek işler sizin için hiçte hoş olmayan bir ortama dönüşecek. Bizce erdoğanı olabildiği kadar iktidarda tutun çünkü, erdoğan size karşı çok yumuşak. Kontrol bizde olsaydı sizleri çoktan asmıştık. Bizler başta olsaydık ortalıkta ne meslek odaları kalmıştı ne sendikalar ne partiler ne çağdaş yaşam dernekleri ne fetö, ne pkk-dhkp-c, ne tüsiad ne de doğan medya gurubu. Hocam, benim atalarımda bu topraklar uğruna canlarını feda etti, benimde bu topraklar üzerinde söz hakkım var diyorsanız o zaman, bir; şehitlerin yüzde beş oranına sahip bir topluluk olarak şehitlerin yüzde 95'ini çıkarmış bir kitleye karşı efelik taslamayın. İki; bu topraklara ve bu toprakların değerlerine sahip çıkın. Atalarınız batılı güçlere karşı kurtuluş mücadelesini verdi. Siz eğer bu topraklara has olmayan ve ingiliz sömürgeliğini simgeleyen şapka, dekolte, mini etek ve popyonları savunursanız veya pariste bomba patladığında saygı duruşunda durar ama ülkenizde patladığında devletinize yüklenirseniz veya bu topraklara has olan ezana, çarşafa ve yaşam tarzına karşı düşman kesilirseniz o zaman siz hem atalarınıza ihanet etmiş olur hem atalarınızın elde ettiği hakkı kaybedersiniz. Ben değerlerime sahip çıkıyorum diyor ama oy verdiğiniz partiler bu toprakların değerleri ile dalga geçiyor, batılı güçler ile iş tutuyorsa yine atalarınızın elde ettiği hakkı kaybedersiniz. Unutmayın her oy savaş meydanında bir kılıç gücünü temsil eder, düşmanın safhında yer alır ve mağlup olursanız onlarla birlikte cezayı yersiniz!

Şehit vermeyenler seçim sandıkları herşey değil der, benim oyum ile bir çobanın oyu bir olamaz der. Seçim sandıkları neden önemli, bunun Allah katındaki anlamı ne bunada burada değinmekte yarar var. Allah katında seçim sandığı neyi sembolize eder? 

   - Allahın istişare emrini yerinize getirmenizi sağlar

Bir kısım şeriatçılar demokrasilerin hak olmadığın iddia eder, bir diğer yandanda aydınlar seçim sandıkların hak olmadığını, yönetmek kendilerine has bir hak olduğunu iddia eder. Seçim sandıkların İslamdaki yeri nedir? Seçim sandıkları hak ve bu sandığınız kadar gizemli birşeyde değil. Bir kaç yazımızda biz sizlere neyden bahsediyoruz, biz çoğunluğun hükmünden bahsediyoruz. Kriter şu; eğer çoğunluğun iradesi sandığa yansıyorsa o işlem haktır ve Allahın rızası orada vardır ama eğer, batıda olduğu gibi bir avuç insan hem sağ partileri hem sol partileri kontrol ediyor, onların belirlediği adaylar seçiliyor ve milletin değil onların belirlediği politikalar yürütülüyorsa o zaman o "demokrasi" hak değildir. Örneğin; chp veya hdp hükümette olsaydı bunlar milletin politikalarınımı uygulardı yoksa yurtdışında bir avuç insanın belirlediği politikaları? Özetleyelim; çoğunluğun görüşü hükümete ve hükmetin politikalarına yansıyorsa o zaman seçim sandıkları hak. Neden hak? Çoğunluğun fikri ve görüşü devletin yöneticilerine ve politikalarına yansırsa o zaman orada İslamın işlerinizi istişare ile edin emri vukuu bulmuş oluyor! Seçim sandıklarından çıkan her oy İslamın istişare toplantısındaki bir parmağı temsil eder. Siz o parmağınızla yani mührünüzle o partinin vaatlerini, eylemlerini leh veya aleyhte oy kullanarak onaylamış ya da karşı gelmiş oluyorsunuz. Artı şunuda lütfen unutmayın, her seçim ortamı ülkenizin kontrolü için verilen bir savaştır. Günümüzde hükümetler savaşla değil seçimle devriliyor. Bu da kendi başına bir lütuf. Kan akıtmadan, nice sıkıntılara maruz kalmadan bir mühür ile bir ülkenin kontrolü kime geçecek onu belirliyorsunuz. O yüzden Allah nezdinde seçim ile savaş arasında bir fark bulunmaz. Seçimlere sırtınızı dönerseniz ülkenizin iktidarı uğruna verilen savaşa sırtınızı dönmüş olursunuz. Bunun vebalide sizin için çok ağır olur. Seçimlerde oy kullanarak siz hem İslamın istişare emrini yerine getiriyorsunuz hem bir devletin iktidarı uğruna verilen savaşta kılıç sallamış oluyorsunuz. Lütfen kullandığınız oyun değerini ve anlamını bilin. Bu kılıcı yani o mührü hak olan cephe lehine kullanırsanız, bedir çanakkale ve malazgirt savaşların sevabını kazanırsınız, yanlış yere oyunuzu atarsanız ebu cehller ile haşrolunursunuz. Bazıları ülkemizde şeriat yok diye insanları seçim sandıklarından uzak tutmaya çalışır, seçim sandıklarını önemsizleştirmeye çalışır. Siz bu şeytanların sözlerine itibar etmeyin. İslamı bir madalyon gibi düşünün, şeriat yasaları bu madalyonun bir yüzü ise diğer yüzü seçim sandıklarıdır. Şeytan sizleri bir ibadeti yerine getirmiyorsunuz diye diğer ibadetleride yerine getirmekten alıkoymasın!

   - en çok şehiti kim verdi onu ortaya çıkarır

Ülke üzerinde hak ilan etmeniz için şehit vermeniz yeterli değil, siz
ayrıca şehitlerin çoğunluğunada sahip olmanız gerek. Örneğin; şehitlerin %5’liğine sahip olanlar %95’lik bir paya sahip olanlar üzerine egemenliğini ilan edemez ederse Allaha karşı gelmiş olur, zalim durumuna düşer. Seçim sandıkların bir önemide burada ortaya çıkar, seçim sandıkları çoğunluğu açığa çıkarır. Çoğunluk aynı değerlere sahip bireylerden oluştuğu için onlar birlikte bir kitle olarak hareket eder, yani çoğunluk bir kitle olarak aynı YERE oy verir. Seçim sandıkları hak çünkü seçim sandıkları o toprak için kan döken çoğunluğu ortaya çıkarır. Seçim sandıkları olmasaydı siz o çoğunluğu nasıl ortaya çıkarcaktınız nasıl onlara devletin anahtarını teslim edecektiniz? Unutmayınız, batıl hile ve zorbalık ile iktidarı alır, çoğunluk ise savaşla. Günümüzün şartlarında da savaşlar çok can alıcı olduğu için, Allahın bir merhameti ve lütfu olarak bizlere seçim sandıkları indirilmiş. Seçim sandıkları olmasaydı bizler hakkımızı alabilmek için sürekli kurtuluş savaşları vermek zorunda kalırdık. Seçim sandıkları neden önemli? Seçim sandıkları çoğunluğu iktidara taşır. Seçim sandıkları savaşların yerini alan ilahi bir lütuftur. Özet; seçim sandıkları hem çok şehit verenleri iktidara taşıyan hem Allahın istişare edin emrini yerine getirmenizi sağlayan bir araç. Eğer birileri kalkar ve
"sandık" herşey değildir derse, esas olan "çoğunluk" değil, esas olan "biziz" dediklerini bilesiniz! Eğer birileri kalkar ve seçimler tagutun bir oyunu derse, bilinki onlar hak ile batıl arasındaki savaştan mahrum bırakılmaktalar! Ülkemizin iktidarı için verilen bu savaşta oOnlara hakkın yanında yer almak nasip olmamakta. O yüzden lütfen ağzınızdan çıkan kelimelerin ucu kime dokunuyor, savunduğunuz şeyler ne, buna çok dikkat ediniz. Bir; "bizler gazi mustafa kemal'ın askerleriyiz" demekle bir ülke üzerinde hak ilan edilmiyor! İki; o ülke üzerinde atalarınız kan dökmediyse sizlerin o topraklar üzerinde hiçbir hakkınız bulunmuyor. Üç; yüzde beşlik bir şehit payı ile yüzde doksan beş paya sahip olanlar üzerinde egemenlik ilan edilemiyor!

Seçim sandıkları aynı değerleri taşıyan çoğunluğu iktidara taşır, sandıklar çoğunluğu iktidara yansıttığı içinde Allah katında haktır. Örneğin; taliban gibi örgütlerin söylemleri Allah katında bir değere sahip olmaz, çünkü İslam dini çoğunluğun hükümüne göre hareket eder yani bir azınlığın çıkıp bir hilafet veya şeriat yasaları ilan etmesinin Allah katında bir geçerliliği bulunmaz. 

Hocam çoğunluk kötüleşmeye veya kötü idare edilmeye başlanırsa bunları desteklemeye devammı etmeliyiz?

Çoğunluğun içinde yanlış yapanlar varsa bunu aranızda tartışın, aranızda halledin, dışa zaafiyet içinde olduğunuz izlenimi vermeyin. Bilinizki düşmanınız sabah akşam sizi dağıtmak, zayıf noktalarınızı tespit etmek için çalışır, sinsi planlar yürütür. Aranızdaki çürükleri eleyin ve yolunuza devam edin. Çoğunluğa sırtınızı çevirirseniz ne olur? Çoğunluğa siz sırtınızı çevirirseniz orasını kötüler işgal eder. Bir yerde bir güç odağı varsa, iktidar olmakta böylesine bir güç odağı o zaman bu güç odağı art niyetli insanları kendisine çeker. Çoğunluğun iktidarına siz ufak tefek nedenler, kırgınlıklardan dolayı sırtınızı çevirirseniz, iyiler elendikçe kötüler orada çoğalır ve dengeler değişir, çoğunluğun iktidarını kötüler yönetmeye başlar, sizde buna katkıda bulunmuş olursunuz. Çoğunluk demek Allah demektir ve
hepimizin Allaha karşı bir sorumluluğu var. İyi niyetli insanlar her küçük bir meselede sırtını çoğunluktan çevirirse o çoğunluğa kısa bir süre içinde art niyetli insanlar sahip çıkar. O yüzden şahsi meseleleri bir kenara koyup devlet ve din için birliğimizi muhafaza etmek ve diri tutmak için elimizden geleni yapmalıyız. Balık baştan kokuyorsa ne yapmalıyız? Eğer sorunlar sizlerin müdahalesini aşıyorsa o zaman merak etmeyin, Allah hiçbir kuluna taşıyamayacağı bir sorumluluk yüklemez. Başınızdaki insanlar veya çoğunluk onarılamaz bir çürümeye maruz kaldıysa Allah yardımınıza koşar ve batılın hilelerini muaffak kılar, batıl gelir hükümetinizi devirir ve o partiyi dağıtır. Allah demokrat partiye veya anap'a acımadı, akp'yemi acıyacak. Çoğunluğun seçtiği bir parti onarılamaz bir çürümeye maruz kalırsa Allah aranızdaki iyileri çeker alır, geri kalanı darmaduman eder. Burada anlamanız gereken; siz çoğunluğun aleyhine iş tutmayın, NEDEN; çoğunluk o ülke üzerinde en çok ŞEHİDİ verdiği, Allah katında o ülkenin resmi temsilcileri ve sahipleri onlar olduğu içinde ONDAN!!