nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






cihat ne zaman hak



Günümüzün insanı ve İslam dini maalesef sapık tarikatlar ve şıhlar tarafından kuşatılmış, durum bu olunca bizler onca gençlerimizi onların amellerine kaybediyor ve İslamın haysiyetin yara almasına mani olamıyoruz. Biz bu yazılarımızla üzerimize düşeni yapalım; bir hocanın ajan olup olmadığını, bizleri kullanmak istediğini nereden anlarız? Bunun çok basit bir formülü varmı ve cihat ne zaman hak? Yazımızın konusu bunlar, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz. Sayın okurlarımız bu yazıları faydalı buluyorsanız lütfen bunları kendinize saklı kılmayın ve çocuklarınızdan çevrenizdeki eş dostlara kadar herkes ile paylaşın. Biz yıllarca kimseyle bu bilgileri paylaşmadık ve paylaşmayıda düşünmüyorduk, ta ki birileri; hocam bu bilgileri paylaşmazsanız bunun bir vebalı var deyinceye kadar. Sizde vebal altına girmeyin ve yazılarımızı faydalı buluyorsanız, başkaları ile paylaşın. Gençlerimizin İslam dinini daha iyi anlaması ve daha bilinçli yaşaması için bu yazılarımızı tasarladık. Biz bu yazılardan, Allah rızası dışında hiç bir menfaat ve çıkar beklemiyoruz. Sitemiz, kendi alanında en çok tıklanan sitelerden olmasına rağmen, site içinde reklam bile kullanmıyoruz. Tek amacımız faydalı gördüğümüz bu bilgileri sizinle paylaşmak. Gençliğimizin ve dinimizin geleceği için lütfen paylaşın.

İslam, kendi aklınızı kullanmanızı ve farklılıklara hoşgörülü davranmanızı ister

Kuran-ı Kerim, imanınızı sıkıntıya sokacak konulara direk girer. İmanınızı sıkıntıya sokmayacak konulara ise geniş açıdan bir yorum getirir. Örneğin; namaz kıl, oruç tut, haramdan uzak dur, zina etme, kumar oynama, Allaha şirk koşma gibi imanınızı sıkıntıya sokacak konulara direk değinir. Diğer konularda ise sınırları çizer, o sınırlar içinde size serbest hareket etme izni tanır. Allah isterki, herkes o sınırlar içinde İslamı yorumlasın, İslama renk katksın. Doğa nasıl binbir çeşit bitki örtüsünden oluşuyorsa, insanında farklılıklardan ibaret olmasını ister. Allah tek tip insandan hoşlanmaz. Kur'an-ı Kerimin belirlediği sınırlar içinde herkesin İslama bir yorum getirmesi İslama bir renk katmasını ister. Günümüzde, yaşadığımız sıkıntılardan birisi bu; İslamı yorumlayanlar ya Allahın çizdiği sınırların dışında yorum getirir ya da kişilere kendi yorum hakkını tanımaz. Günümüzde birileri maalesef İslamı kendi tekeline almış, sahiplenmiş ve kendi hastalıklı zihniyeti doğrultusunda, tek tip Müslüman oluşturma çabası içinde. Özetlersek; sınırlarımızı bilelim ve bu sınırlar içinde farklılıkları doğal ve hoş karşılayalım. Sınırların dışından hareket edenlerden de uzak duralım. Aklınızı kimseye kiraya vermeyin. Allah bile aklınızı hipotek altına almazken, siz neden aklınızı başkalarına teslim ediyorsunuz. Kimseye yaşantınızı zorunlu kılmayın. Allah bile belirli bir yaşantı ve giyim tarzını yeryüzüne zorunlu kılmazken, sizler neden kendi görüşünüzü, yaşantınızı yeryüzüne hakim kılmaya çalışıyorsunuz?  

Cihat ne zaman hak: cihat nedir

Cihat nedir? Allahın emirleri doğrultusunda yaşam sürdüren, sürdürmeye çalışanların çabasına cihat denilir. Yaptığınız işi Allah için, Allahın emri olduğu için yapıyorsanız yani yaptığınız işin ucu Allaha dayanıyorsa, o zaman o söz ve eyleme cihat denilir. Allahın rızasını kazanmak için yapılan her niyet, düşünce ve eyleme cihat denilir. Buraya kadarı, herkesin bildiği şey. Şimdi size bilinmeyeni anlatacağız; iki tür cihat var, birisi bireylerin cihatı diğeri ise ÇOĞUNLUĞUN cihatı! Herkes size cihatın Allahın emri olduğunu söyler, size söylemediği ise iki tür cihatın olduğu ve biri için geçerli olan kuralın diğeri için geçerli olmadığı! Birisi size cihata çağırdığında, kişiye şu soruyu sorun; hangi cihata çıkmamızı istiyorsun, kendi cihatımızamı yoksa çoğunluğun cihatınamı?

   - bireylerin cihatı nedir?

Dürüst çalışmaktan adil olmaya, helal rızık kazanmaktan komşusu ile iyi geçinmeye, çocuklarını büyütmekten kocasına aş yapmaya, güzel giyinmekten farz kılınan ibadetleri yerine getirmeye kadar bunların hepsi Allahın emirleridir ve kim bunları Allah adına yerine getirmeye çalışırsa bu kişiler cihat içinde olur. Bu kişiler yaptıklarını Allah için, Allahın emri olduğu için, Allahın rızasını kazanmak için yapar. Özet: kendi hayatınızı içeren eylemler bireysel cihata girer. 

   - çoğunluğun cihatı nedir?

Cihata çağrıldığınız şey kendi hayatınızla ilgili değilde toplumla ilgili ise buna çoğunluğun cihatı denilir. Örneğin; bir kitleyi sokağa çıkarmak bir kitleyi savaşa çağırmak gibi. Bir eyleminiz kendinizi değilde toplumu ilgilendiriyorsa, buna çoğunluğun cihatı denilir. 

   - bireysel cihat ile çoğunluğun cihatı arasındaki fark ne?

Bireyleri ilgilendiren cihatların kararını Allah o bireylerin kendisine bırakır. Toplumu ilgilendiren cihatlarda ise Allah çoğunluğun onayını şart koşar! Şıhlarınızın sizden gizlediği nokta bu. İki tür cihat var birisi kişilerin cihatı diğeri ise toplulukların cihatı; şıhınız sizi sadece kendi hayatınızla ilgili cihata çağırabilir, toplumu ilgilendiren cihata çağrı yapamaz. Neden? Toplumu temsil etmiyor! Toplumla ilgili cihatı, ancak ve ancak o toplumun seçilmiş liderleri yapabilir. Allahu Teala savaş gibi din gibi toplumun tamamını etkileyebilecek konularda cihat çağrısının ancak ve ancak çoğunluğun kararıyla alınabileceğini söyler. Toplulukları ilgilendiren cihat çağrıları, çok büyük acılara sebep olabileceği için, toplumun önde gelenlerin bir araya gelmesi ve istişare etmesini şart koşar. Kendi hayatınızla ilgili kararı kendiniz verebilirsiniz, yanlış bir iş yaptığınızda sadece kendinize yapmış olursunuz. Çoğunluğu ama bir işe ittiğinizde milyonlar hatta milyarlar bundan etkilenir. Bunun önüne geçmek içinde Allah, toplum ve islam adına konuşmayı bireylere yasaklar. Çoğunluk namına kararları almayı ancak o çoğunluğun seçtiği liderler yapabilir.
Örneğin; kurtuluş savaşı hak bir cihattı çünkü, çoğunluğun seçtiği ve atadığı kişiler tarafından ortak istişare sonucu alınmış bir karardı. Talibanın cihatı ama hak değil çünkü, kararda afgan halkın onayı ve itişaresi bulunmaz. Örneğin; özgür suriye ordusunun cihatı hak çünkü, suriye halkın çoğunluğun istişare ve desteği bu kararda bulunur. PKK'nın cihatı ve cihat çağrıları ama hak değil çünkü, kürt halkın çoğunluğun onayı ve desteği bu kararda bulunmaz. Örneğin; erdoğan insanları cihata çağırabilir çünkü, çoğunluğu temsil ediyor. Kılıçdaroğlu ama sokağa çağrı yapamaz çünkü, çoğunluğu temsil etmiyor. Olayı anladınızmı? Allahu Teala eğer çoğunluğun seçtiği kişiler dışında, bir de bireylere o hakkı tanımış olsaydı o zaman her sahte şıhın tuzağına düştüğünüzde Allahta bundan sorumlu olurdu! Siz yabancı ajanların tuzağını düştükçe, İslam adına yani çoğunluk adına işid, el kaide, pkk ve fetö gibi örgütler kurdukça, Allahta bundan sorumlu olurdu. Bu vebalden kurtulmak, sorumluluğu sizin omuzlarınıza yüklemek içinde Allah ne yaptı; çoğunluğu ilgilendiren cihatlarda çoğunluğa danışın, kuralını getirdi. Topu çoğunluğa attı.

Ya çoğunluğun başındaki lider bozulduysa, kötüyse? Bu kararı kendiniz veremezsiniz, bu kararı vermeniz için toplumun kanaat önderlerine danışmanız şart. Varsayalımki danıştınız ve bu istişarede liderinizin kötü olduğu kanaati ortaya çıktı, o zaman oturun oturduğunuz yerde. Gökten bir elçi ininceye kadar, kıyamet kopuncaya kadar veya çoğunluğun başına iyi bir lider gelinceye kadar oturun oturduğunuz yerde. Çoğunluğa sırtınızı döndüğünüzde, aman kendi kafanızca toplum adına kararlar vermeye kalkışmayın, toplum adına kararlar vermeye kalkışan azınlıkların peşinde koşmayın. Bakınız; çoğunluğun lideri arkasından koşarsanız, size günah yüklenmez. Rabbim, bu karar çoğunluğun istişaresi ile alınan bir karardı, der sorumluluğu istişare kuruluna atarsınız. Bu İslamda geçerli mazeret. Azınlıkların peşinde koşarsanız ama, böyle bir özrünüz olmaz. O gurubun işlediği her suça ortak olur, onlarla birlikte hesaba çekilirsiniz. Çoğunluğun liderine güvenmiyorsanız, İslam ve millet adına bol dua edin, başka bir söz ve eylemde bulunmayın

Cihat ne zaman hak: başka bir ülkede, çoğunluğun kararı ile alınmış bir cihata katılabilirmiyiz? Örneğin; öso'nun suriyede verdiği mücadele.

Çok kısa ve öz; katılamazsınız! Katılabilmeniz için ülkenizde yaşayan her bir bireyle helalleşmeniz gerek ya da çoğunluğun lideri bu yönde bir emir vermesi gerek. O savaş ne kadar hak olsada, siz kendi kafanıza göre katılamazsınız. Bu Müslüman kardeşleriniz olasada, savaşamazsınız. Neden? Aileniz ve toprağınız sizi kendi ülkenize faydalı olmanız için büyüttü, başka bir ülke için değil. O savaş o ülke insanı için bir imtihan, sizin için değil. Siz ilk önce kendi arka bahçenizden sorumlusunuz. Sizin ülkeniz sabah akşam saldırı altındayken, kendi ülkenizde çetin bir hak ile batıl savaşı varken, siz başka ülkelerin menfaatleri için koşturursanız bu Allah katında hoş karşılanmaz. Siz kendi ülkenizde ne yapabilirsiniz ilk önce bunun muhakemesini yapacaksınız. Sizin ülkenizdeki mücadele size zahmetli geliyor ve siz; "suriye gideyim bir kurşun yiyip şehit olayım ve bu dünyadan kurtulayım" diyorsanız yani kestirmeden cennete girme hesabı içindeyseniz, bizce o hesabı tekrar gözden geçirin. Her halk kendi günah yüküne göre bir imtihanla yüzleştirilir. Bu bazı ülkelerde iç savaş olur bazılarında terör örgütleri bazılarında derin devlet yapılanmaları bazılarında ise darbeler. Ülkenizin şuan bir savaş içinde olmaması ülkenizde hak ile batıl arasında çetin bir savaşın var olmadığı anlamına gelmez. Siz ülkeniz adına İslam adına cihatmı etmek istiyorsunuz, o zaman çoğunluğunuzun liderine kulak asın. Örneğin; seçimler büyük bir cihattır. Seçimler bir savaş meydanı. Kaybettiğinizde batılın, bir kurşun sıkmadan ülkenize hakim olacağı bir şeyden bahsediyoruz. İlla vatan ve millet adına cihat etmek istiyorsanız, seçim dönemlerinde ne yapabilirim deyip o süreci iyi değerlendirmeye çalışın. Günümüzde savaşın bir ayağıda medya üzerinden, sosyal paylaşım platformları üzerinden yürütülür. Eğer illa İslam adına, millet ve vatan adına cihat etme arzusu varsa, kendi çapınızda sosyal paylaşım platformlarında bir cihat verin. 

Cihat ne zaman hak: o zaman İslam adına bir birey olarak cihat etmek imkansız?

Aynen. Suuistimallerin önüne geçmek içinde öyle olması gerekli. Çoğunluğun onayını almak sizlere küçük bir detay gibi görünebilir, ancak bu detay sizleri, birileri tarafından kullanabilir olmaktan çıkarıyor. Eğer geçmiş alimler, bu küçük detayı Müslümanlara bildirseydi günümüzün deaş ve taliban gibi örgütleri türemezdi. Değerli okurlarımız, siz kendi hayatınızın cihatından sorumlusunuz. Siz Allah adına, çoğunluk adına kararlar veremezsiniz. Allahın rızasını kazanmak istiyorsanız, Allahın koyduğu kurallar doğrultusunda oyunu oynayacaksınız. Örneğin; fetö. Bunlar şantaj, yalan, haram, iftira, kumpas, mahrem alanları gözlemek, gizlenmek, namaz ve oruç gibi ibadetlerden uzak durmak, gerekirse Allaha ve peygambere hakaret etmek gibisine her türlü yolu kendilerine mübah görür. Büyük hedef ve amaç doğrultusunda herşeyi yapabileceklerine inanır. O zaman aklımıza şu soru geliyor; madem Allah adına her türlü kötülüğü yapmak helal, o zaman Kur'an-ı Kerim ve onca yasak neden indirildi? Madem hak uğruna herşey mübah o zaman neden onca yasak? Neden onca yasak; uymamız için! Demek hak uğruna kötülük diye birşey yok. Birileri size dava uğruna Ayetlerin yasakladığı birşeyi yapmanızı istiyorsa, bilinki davanız Allah uğruna değil. Şer içeren bir yol hiç hakka götürürmü? Götürmez. Kural çok basit; sadece çoğunluğun lideri sizi İslam ve millet adına cihata çağırabilir, bunun dışındakiler bilinki bir tuzak. Şıhlarınız ve imamlarınız sizi ancak kendi cihatınıza davet edebilir, yani kendi hayatınızı nasıl Allaha uygun bir yaşantıya dönüştürebilirsiniz, sizi ancak ona davet edebilir. Siz veya hocalarınız İslam adına kişileri cihata çağıramaz, toplum adına insanları sokak eylemlerine çağıramaz, millet adına savaş ilan edemez. Bu tür haklar çoğunluğa ait. Eğer şıhınız söylemlerinde samimiyse, konuyu toplumun kanaat önderlerine taşır ve toplum nezdinde bunun istişare edilmesini ister. Samimi olmayan bir şıh ne yapar; gizli saklı toplantılar düzenler. Hücre evlerinde insanları dünyanın farklı yerlerindeki çatışmalara ikna etmeye çalışır. Kişinin kendi ülkesine savaş açmayacağını bildiği için, her bir ülkeye farklı bir ülkenin insanını taşır. Kur'an-ı Kerimde, gizli saklı işler konusunda ne der; şeytanın işi der! Kim giz saklı iş çevirir? Şeytan.

"Ey iman edenler! Siz baş başa gizlice konuştuğunuz zaman, günah, düşmanlık ve peygambere isyanı konuşmayın. İyilik ve takvayı konuşun ve huzuruna toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının. Gizli konuşmalar şeytandandır. Bu, iman edenleri üzmek içindir. Oysa Şeytan, Allah’ın izni olmadıkça inananlara hiçbir zarar veremez. Mü’minler Allah’a dayanıp güvensinler". (Mücadele Süresi; 9-10)

Cihat ne zaman hak: bizler İslamı düşünmezsek kim düşünecek?

çok basit; ALLAH! İslamın bir sahibi var. Siz islamdan birinci derece sorumlu değilsiniz. Birinci derece sorumlu olan Allah. Sizler ilk önce kendi hayatınızdan sorumlusunuz, sonrası milletinizden sonrası vatanınızdan sonrası İslamdan. İslam adına cihat edenlere bir bakın, kendi hayatlarında hiç birşeyi başaramamış, kendi aile ve milletine zerre kadar faydası olmamış tipler. Bunlarmı İslamı kurtaracak? Sizlere bu fetvaları verenlerden uzak durun. Siz kendi hayatınızdan sorumlusunuz İslamdan değil. Zaten kendi yaşantınızı İslam dinine göre biçimlendirirseniz, İslam dinine en büyük iyiliği yapmış olursunuz. Sizin ama kendinize, ailenize ve mahallenize bir faydanız yokki, İslama olsun. Siz kendi ayaklarınızın üzerinde duramıyorken, kimseye zerre kadar hayrınız dokunmuyorken, siz kimsiniz İslamı kurtarmak kim? Siz ilk önce kendi hayatlarınızı düzen sokun, sonrası ailenize, mahallenize, şehrinize ve ülkenize olan sorumluluklarınızı yerine getirin, belki o zaman Allah, İslam adına birşeyler yapmayı sizede nasip eder!

el kaide ve deaş gibi sahte şıhların cihat çağrılarına kanan tiplere baktığınızda, bunların bir depresyon ve bunalım içinde olan, esrar ve suç ortamlarından çıkmış, hayattan bıkmış, intihar psikolojisine sahip, okul ve mesleki hayatı başarısız, özel hayatları kaos içinde olan kişilerden oluştuğunu görüyoruz. Bu tür örgütlere katılanların insanlardan ve hayattan nefret eden kişilerden oluştuğunu görürsünüz. Sizce Allah bu tip insanlara İslam adına cihat etmeyi nasip edermi? Elbette etmez. Onlara ancak sahte şıhların sahte cihatların peşinde koşmak nasip olur. 

Hocanızın bir ajan olduğunu nereden anlarsınız?

bir; toplantılar gizli gerçekleşiyorsa, iki; davanızın uluslararası boyutu varsa, üç; fetvalar genelde azap ayetleri içeriyorsa ve dört; liderlerinizin ağzından kin ve nefret söylemleri çıkıyorsa. Bir ve ikiye gelirsek; bağlı olduğunuz cemaat gizli toplantılar yapıyorsa ve cemaatinizin uluslararası ayağı varsa, üstüne bir de şıhınız yabancı bir ülkede yaşıyorsa, bilinki siz çoktan kuyruğu kaptırdınız. Bir ve ikiyi gördüğünüz an, İslami bilgiye sahip olmasanızda, genel mantık açısından tuzağı görüp o ortamdan uzaklaşmalısınız. Biz burada üç ve dört üzerinde duralım, çünkü bunlar biraz daha sinsi.
Hocanız eğer Kur'an-ı Kerimde azap ve cihat Ayetlerine öncelik veriyorsa ve ağzından nefret söylemleri çıkıyorsa bilinki o bir ajan! Bunu açalım; sayın okurlar Kur'an-ı Kerim bir aynadır, onu açıp baktığınızda kendinizi görürsünüz. Örneğin; bazıları Kuran-ı Kerimi açar, hatim eder ve kendilerine bir özetini yaparmısınız denildiğinde, onlar bizim dikkatimizi en çok Allahın merhameti çekti der. Bu kişilerin kendileri merhamet dolu olduğu için, Allahın o vasfı en çok gözlerine batar. Bazı insanlar adalete önem verir, onlar Kur'an-ı Kerimi okuduklarında adalet merkezli bir Kur'an görür. Bazıları güzel ahlaklıdır ve Kur'an-ı Kerimi hatim ettiklerinde sanki güzel ahlakın tarifini yapan bir roman, bilimsel bir dergi okuduklarını sanır. Kötü niyetli insanlar Kur'an-ı Kerimi okuduğunda ama, nerede azap ve cezalandırma Ayetleri varsa, gözlerine o Ayetler batar. Neden? Bu bir nasip meselesi. Onlar Allahın merhameti gibi af içeren güzel ahlak gibi sevap içeren şeylerden uzak tutulur. İki; bu bir niyet meselesi. Şeytani zeka taşıdıkları için, müridlerini ne tür eylem ve düşüncelere yönlendirmek istiyorlarsa o yöndeki Ayetleri kullanırlar. 


   - azap ve savaş ayetleri neden kullanılır?

Kur'an-ı Kerimin çok özellikleri var, bunlardan biriside Kur'an-ın bir terazi olması. Bu terazide azap Ayetleri bir ucu temsil eder, diğer ucunu ise merhamet, sevgi, şefkat Ayetleri. İkisini eşit değerde okursanız, dengeli bir hayat sürdürürsünüz. Birisine ama diğerinden daha fazla öncelik verirseniz, dengeyi kaybedersiniz. Kur'an-ı Kerim bir heykel traşcısı gibi, okuduğunuz her Ayetin içeriğini kalbinize işler. Okuduğunuz Ayet adaletten bahsediyorsa adalet duyguları kalbinize kazılır, bu merhametse bağışlama duyguları kalbinize yerleştirilir. Eğer ama azap ve savaş Ayetleri ise o zaman bu duygular kalbinize aktarılır. O teraziyi, yani merhamet ve azap Ayetlerini denge içinde tuttuğunuz müddet sıkıntı yok. Eğer ama sürekli azap ve savaş Ayetlerini okur, o Ayetlerin enerjisine maruz kalırsanız o zaman o Ayetler terazinin diğer ucundaki Ayetleri ve onun beden üzerindeki etkisini, yani merhamet duygularını kalbinizden silmeye başlar. Siz bir müddet sonra cehennemin bekçileri gibi duygudan yoksun, merhametin ne olduğunu bilmeyen bir varlığa dönüşürsünüz. Size bir esir getirdiklerinde ve bunun kellesini kes dediklerinde, siz gözünüzü kırpmadan ve hiçbir acıma duygusu hissetmeden bunu yapar hale gelirsiniz. Yabancı istihbarat örgütleri azap ve savaş Ayetlerin Müslümanlar üzerindeki bu etkisini bilir ve bundan yararlanmak, kurdukları terör örgütlerine eleman devşirmek için, talebelere sürekli azap ve savaş Ayetlerini okutur ve dinletirler. Bu Ayetlerin enerjisine maruz kalan bir öğrencide, bir müddet sonra o nurani o masum enerjisini kaybeder, içinde bir karanlık hasıl olur. Siz o negatif enerjiyi onlara baktığınızda hissedebilirsiniz. Siz onların gözlerin içinde bir ümitsizlik bir nefret bir karanlık görürsünüz.

   - devşirme nasıl gerçekleşir

Elinizin altındaki talebelere ilk önce bol azap ve savaş ayeti dinletir ve okutturursunuz. Bu ayetler
bir müddet sonra o öğrencinin içindeki karanlığı açığa çıkarır. O karanlık açığa çıktığını nasıl anlarsınız? Bir Müslüman konuştuğunda güzel konuşur. Bu talebelerin ağzından ama ona veya şuna karşı, kim olduğu önemli değil, nefret söylemleri çıkmaya başlar. Bu göründüğü an, şeytanın açığa çıktığı abi ve ablaları tarafından anlaşılır. Artık o talebe bir sonraki safhaya hazır. Bir sonraki aşama, o talebeyi daha gizli toplantılara davet etmek olur. Gizli toplantılarda da beyin yıkama süreci daha keskin olur. Örneğin; eğer o genç talibana gönderilecekse, rusya ve amerika aleyhi galyana getirilir. Eğer işid'e gönderilecekse, şiilere karşı gaza getirilir. Özeti: siz tertemiz duygular ile, inancınızı doğru öğrenme niyetine cemaatlere, tarikatlara girersiniz, orada ise işlene işlene, kalbiniz nefret ve aşırılık duyguları ile doldurula doldurula şeytanın askerlerine dönüştürülürsünüz. İslam üzerinde oynanan oyunları ve kurulan tezgahları görüyormusunuz?

bazılarına nefret pompalanmasına gerek yok, bunlar hayatlarında yeterince kin ve nefret biriktirmiş. Bunlar bir cemaate veya tarikata girdiğinde, tuzağa düşmeye dünden hazır. Her sohbette avcılar bulunur, bu avcılar sohbetlerde kimlerin daha öfkeli söylemler geliştirdiğini tespit eder. Sonrası o kişi hakkında bir araştırma yapar, sicili uygun bulunduğunda da özel sohbetlere davet edilir. Siz masumane niyetler ile bir cemaate veya tarikata katıldığınızı zanneder, arka planda neler olup bittiğinden kişilerin nasıl süzgeçlerden geçirildiğinden haberiniz olmaz.

   - korku ve uyuşturucu faktörü

pkk/ ypg gibi örgütler veya bir alanı kontrol eden dini örgütler (taliban, deaş), bunlar bu aşamaya geldikten sonra dava ve inanç faktörünü kullanmaz. Dava ve inanç bir bölgeyi kontrol edinceye kadar kullanılır, sonrası korku faktörü devreye girer. Siz eğer bir kişiyi dava ve inanç söylemleri ile radikal eylemlere itmek istiyorsanız, sabır göstermelisiniz. Bu uzun bir süre alır. Bu sabrı o örgütün liderleri bir yöreyi ele geçirinceye kadar gösterir. Sonrası değil, sonrası kişileri kendilerine biat ettirmek, emredileni yapmalarını sağlamak için infazla, işkence ile korkuturlar. Br yere kadar dava ve inanç, sonrası işkence ve infaz. Yöresel halkı bu zulme, bu yaşantıya karşı gelmelerini engellemek içinde uyuşturucu bağımlısı yapılır.