nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
                                                                                       

                                                                                                                                                                   

                                               
 



aylar ve rızık arasındaki gizem
ilahi düzende hiçbir şey tesadüf hiçbirşey diğerinden bağımsız değil, en basit örneği doğanın kendisi. Ormanlık bir alanda çok küçük ve önemsiz görünen bir böcek türünü yok ettiğiniz an, dengeyi bozuyor diğer canlı ve bitki türlerin yaşamınıda tehlikeye atıyorsunuz. Herşey birbirine bağlı ve uyum içinde varedilmiş. Size inen rızık ve aylarda böylesine bir uyum ve bağlılık içinde. Hani yeni yıl gecesi o yıl içinde kendimize hedefler koyarız, o yılın bizim için daha hayrlı geçmesini ümit ederiz ya; gerçektende size inen rızıklar sizin yeni yılınıza göre indiriliyor. Bunu açalım;

Rızık nedir?
Rızık ektiğinizi biçmektir. Ne ekiyorsanız hasat olarakta onu alıyorsunuz.

Rızkın ayda karşılığı nedir?
Yeni ay ve dolunay. Rızıkta ne ekiyorsanız onu biçiyorsunuz, yeni ayda da yeryüzü mahsülün ekildiği dolunayda da hasatın biçildiği dönemdir. Astrolojide yeni aylar birşeyin başlangıcını sembolize eder. Eğer yeni bir proje yeni bir yatırıma adım atmak istiyorsanız bunun için en uygun zaman yeni ay. Dolunayda yaptığınız yatırımların hasatını alma vaktidir.

Püf nokta nedir?
Altı ay geçmesi gerek. Neden? Yeni ayın ekim dönemi, dolunayda hasat dönemi olduğunu düşünürsek, ektiğiniz hasatı almak için ektiğiniz dönemdeki yeni ay hangi burç kuşağında gerçekleştiyse hasatı alacağınız dönemde yani dolunayda aynı burç kuşağına denk gelmesi gerek. Denk geliyormu? Geliyor. Her altı ayda bir. Örneğin; bugün oluşan bir yeni ay, altı ay sonra aynı burç kuşağında dolunay olarak karşımıza çıkıyor. Bu neden önemli? Eylemlerimiz burçların konumuna göre kayıt altına alınıyor, geri dönüşümüde o doğrultuda yapılıyor. Örneğin; mesai saati içinde bir rapor hazırlarken nasıl saat, gün ve olay yeri adresini yazıyorsunuz, eylemlerinizde böylesine detaylı bir kayıt sürecinden geçiyor. O eylemin bize geri dönüşümüde eylemin yapıldığı burç kuşağında ve zaman diliminde gerçekleşiyor.
Yani her bir yatırımınızın karşılığı altı ay sonra size veriliyor. Örneğin; buğday ekiliş ve hasatıda altı aylık aralıklar ile yapılır. İlahi ilimdeki derinliği görüyormusunuz. Yoksa siz burçları sadece süs olarak yaratıldığınımı sandınız? "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa, arkasından yedi deniz daha ona katılsa, Allah’ın sözleri (yazmakla) yine de tükenmez. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir" (Lokman Süresi; 27).

Bunun İslamla nasıl bir bağlantısı var?
Bir; İslamın yeni yılı muharrem ayı. Mü'minler teker teker ve kalabalık halde hicret ederken, peygamberimiz sav bekletildi. Ona izin çıkmadı. Ne zamana kadar bekletildi? Muharrem ayın birine kadar. Neden? Muharremin üçünde veya on yedisinde değil, recepte veya şabanda yılın herhangi bir tarihinde değil tam muharremin birinci gecesinde hicret emri geldi. Neden? Bunu hiç merak etmedinizmi? Her hareketi ile Müslümanlara örnek olan peygamberimiz sav bekletildi, çünkü yeni yıl ne zaman başlıyor bu hicret ile
Müslümanlar bunu bilsin istenildi.

İki; ne oldu hicrette? Peygamberimiz sav ve müminler sıkıntılardan kurtulup huzura kavuştu. Sadece peygamberimiz sav'mı? Hayır. Bin yıllar içinde gelen peygamberlerin hepsi kendilerine musallat olan sıkıntılardan muharrem ayında kurtuldu. Neden yılın diğer aylarında değilde muharrem ayında?
Bu sizce bir tesadüfmü? Hayır. Muharrem ayı, hristiyanların yeni yıl dilekleri gibi yeni bir başlangıcı, eski defterlerin kapatılışı ve yeni sayfaların açılışını sembolize ediyor.

Üç; sıkıntılardan kurtulmanız için
ilk önce altı ay öncesinden birşeyler ekmeniz gerekiyor. Muharrem ayın altı ay öncesinede ne denk geliyor? Recep ayı. Üç ayların başlangıcı. Yeni ay ve dolunay arasındaki altı ay zaman farkını, biz recep ve muharrem ayı arasında yine görüyoruz. Recep ayı ile muharrem ayı arasında altı ay fark olması, tam altı ay sonrası hicretin ve tüm peygamberlerin sıkıntılarından kurtulması, bu sürecin yeryüzü hasatı ile örtüşmesi, yeni ayda birşeyin ekilmesi ve dolunayda da o hasatın biçilmesi ve bu ikisi arasında da recep ve muharrem gibi yine altı ay fark olması tesadüf değil değerli dostlar. Rızık ve aylar birbiri ile orantılı akıyor.

Sonuç;
Dönüm noktamız muharrem ayı. Muharrem ayı bir yılın kapanışı, yeni bir sayfanında açılışını sembolize eder. Allahu Teala kaderimizi değiştirmemiz için bizlere her yıl yeni bir fırsat verir. Muharrem ayıda bunun dönüm noktası, eski defterlerin kapatıldığı yeni sayfanın açıldığı ay. Hristiyanlar dört gözle 31 aralığı bekler, biz müslümanlar ise dört gözle zilhicce ayın 30'unu beklememiz gerekiyor. Hristiyanlar ocak 1 ile hayatlarında birşeylerin değişmesini ümit eder, bizler ise muharrem 1 ile ümit etmemiz gerekiyor. Nasılmı? O yıl ektiğinizi siz, bu gerek hayr tohumları gerek şer tohumları olsun, muharrem ayın başlangıcı ile almaya başlıyorsunuz. O tohumları ekmenin en uygun zaman dilimide muharrem ayın 6 ay öncesi (üç aylar). Neden altı ay? Yeni ay ve dolunay arasında nasıl altı aylık bir bağlantı varsa, ektiğiniz ile onun karşılığını almak arasında da altı aylık bir fark var. Bir eyleminizin karşılığını bulmadan önce bu Allah katında bekletiliyor. Levh-i mahfuzda bi' nevi bir olgunluk sürecine sokuluyor. Örneğin; belki tövbe edersiniz. Rızkınız günlük ve yıllık iner. Rızkınızın ince detayları günlük, ölüm, kaza, doğum ve evlilik gibi genel hatları ise yıllık yazılıyor. Kaderinizin ince detaylarını değiştirmek, kaderinizde ufak tefek retuşlar yapmak için günlük ibadetleriniz, genel hatlarını değiştirmek içinde son tarih zilhicce ayın 30. Kaderinizin genel hatlarını değiştirmek sizin elinizde, o yılın son altı ayıda sizin son şansınız. Eğer o son altı ayı kaçırır ve muharrem ayın birinde o yılın rızkı size kesilirse, siz o yıl ne yaparsanız yapın o yılın kaza ve ölümlerine müdahale edemezsiniz. Neden altı ay öncesi? Allahu Teala bizlerin tüm yılı ibadetle geçiremeyeceğini bildiği için, muharremin altı ay öncesine yoğunlaşın demiş. Bu manevi süreç recep ayı ile başlıyor, ramazanla devam ediyor ve kurban, hac ibadeti ile bitiyor. Manevi yolculuğumuz recep ayı ile başlıyor haç ile zirve yapıyor. Bu süre içinde her bir ibadetiniz sizi bir kirden arındırıyor. Ramazan ayı üzerinizdeki istemdışı kul hakkından arındırıyor, kurban ibadeti kaza ve belalardan, hac ibadeti de günahlarınızdan. Kul hakkından kan borcuna ve günahlarınıza kadar, yılın son altı ayında teferruatlı bir arınma sürecinden geçiriliyorsunuz. Öğretim yılı gibi, bir yıl kapanıyor diğer yılada tertemiz sıfırdan başlama şansı bizlere sunuluyor. Bu büyük bir lütuf çünkü, yıllık arınmadan geçiriliyoruz. İslami ibadetleri yapmayanları bir düşünün, onlar 80 yılın günah birikimi ile Allahın huzuruna çıkacak. Biz ise, her yıl arındığımızı varsayarsak biz Müslümanlar son yılımızın günah yükü ile Allahın huzuruna çıkacağız. Bu çok büyük bir lütuf. Allahu Teala namaz dışında tüm ibadetleri yılın son altı ayına sıkıştırmış. Neden acaba, bunu hiç düşündünüzmü? Müslümansanız düşünmek zorundasınız. Neden, çünkü herşeyin atında bir hikmet var, bizde bu hikmeti araştırmakla mükellefiz. Yılın ilk altı ayında Allahu Teala bir önceki yılın mahsülünü yememize müsade ediyor, bi' nevi gece yarısı gibi manevi istirahata sokuyor. Yılın ikinci yarısında da çalışmamızı (manevi) bir sonraki yılın hasatını ekmemizi bekliyor. Muhteşem değilmi? Gece ve gündüz, dinlenmek ve çalışmak, yeni ay ve dolunay gibi Allahu Teala yıllarıda bizim için ikiye ayırmış. İlk altı ay bir evvelki yıl ektiğinizin tadını çıkarın, dinlenin diyor. Yılın ikinci altı ayında da bol bol hayır işleri yaparak bir sonraki yılın rızkını ekin diyor. Muhteşem. Soruyoruz, başka hangi inançta bu incelikler var?

Ek bilgi
Oruç bizi istemdışı kul hakkından arındırıyor, kurban ibadeti bize can hakkı kazandırıyor, haç ibadetide günahlardan arınmamızı sağlıyor. Namaz ne için var? Namazda bizi şeytanın vesvesesine karşı koruyor. O yüzden namaz her gün farz, diğer ibadetler ise yılın belirli döneminde. Namaz bizi şeytanın vesvesesine karşı koruyorsa, neden bir çok namaz kılan kişi günahlar içinde? Sebebi şu; iki tür vesvese var birisi bedenin içinden gelen diğeri ise dışından gelen. Namaz bizleri bedenlerimizin dışındaki şeytanların vesvesesine karşı koruyor, içimizde olanlara karşı ama değil! Kalenin dışında olana karşı koruyor, kalenin içine sindiyse değil. Neden? Şeytanın bedenin içine sinmesi için bir kul hakkı yenmiş olmalı, namazda kul haklarını örtmüyor. Düşülen hatada burası. Gündüz namaz kılıyorlar, gece namaz kılıyorlar ama o manevi iç huzur bir türlü yakalayamıyor, başları sıkıntılardan bir türlü kurtulmuyor. Neden, çünkü namaz iç huzuru yakalamak için indirilmemiş. İç huzur için indirilen ibadet oruç. Siz bir ibadeti amaç dışı kullanmaya çalıştığınızda da ne olur? Hem işleriniz ters gider hem amaç dışı kullanım aleyhinize kayıt edilir. Değerli dostlar, şeytan bizleri nasıl sünnetle kandırıp farzlardan alıkoyuyorsa veya farzla kandırıp sünnetlerden uzak tutuyorsa, namazlada bizleri maalesef kandırıp bizi bir çok şeyden uzak tutuyor. Namaz maalesef günümüzün tarikatları ve cemaatleri tarafından amaç dışına çıkartıldı, olduğundan çok farklı bir yere saptırıldı. Öyle anlatıyorlarki sanki namaz her derde deva sanki namaz dinin direği, İslamın en önemli parçası. Yok öyle birşey. Siz namaza olduğundan bir gram fazla önem atfederseniz bilinki oruçtan bir gram hak çaldınız, zekatın bir gram hakkını yediniz. O yüzden lütfen bir ibadeti evrensel çözüm noktası olarak görmeyin, merkeze oturtmayın. Her biri eşit değere sahip. Binanın dört kolonu gibi hepsi eşit değere sahip. Eğer namazın önemini anlatacaksanız ne amaç doğrultusunda indirildiyse o doğrultuda anlatın.
İslami ibadetler birer amaç doğrultusunda var edilmiş, o görev ne ise sizde lütfen o doğrultuda anlatın. Bağlamından çıkarıp kendisine ayrı bir önem atfetmeyin. İslamın merkezinde Allah var, her derde deva olan tek şeyde Allah. Namaz içinizdeki huzuru getirmez çünkü içinizdeki huzursuzluğa sebep olan şeytan, şeytanda bir kul hakkı yemeniz sonrası içinize yerleşti, o şeytanı oradan yok etmenin kıssasıda namaz değil oruç. Anladınız. Bakınız, Rabbim bile kendisine bir kıssas koymuş, benim konumuma başka birini oturtursanız (şirk) benden birşey beklemeyin demiş. Allahu Teala bile kıssas kuralına göre hareket ederken, siz nasıl olurda namazı bundan muaf tutar namazı herşeye deva olarak görürsünüz? Herşey kıssasa bağlı. Kul hakkın kıssasıda namaz değil. Kul hakkın kıssası köle azad etmek, fakirleri doyurmak veyahut oruç tutmak. Mağdur edilen kişinin ruhuna gitmesi niyetine. Örneğin; hiç merak etmedinizmi namaz neden vahiyden 12 yıl sonra farz kılındı. Neden peygamberlik iner inmez Müslümanlara farz kılınmadı. Herkes maalesef ezbere bir yol tutmuş ve at bakışla o yolda ilerliyor. Bilmiyorlarki, namaz farz kılınmadan önce müslümanlar bir arınma ve tövbe sürecinden geçirildi, en basiti kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldular ve geçmiş günahlarından arındırıldılar. Bilmiyorlarki namazında bu temiz hali tutmaları için indirildiğini. Günah işlenirse şeytan beden siner. Allahta günah işlememeleri, o bedenleri tekrar şeytanlar ile kirletmemek için namazı indirdi. Namaz, o abdestli haliniz dıştan gelen vesveseye karşı bi nevi bir koruma kalkanı görevi yapıyor. İç ama kirliyse, dışını su ile temizlemişsiniz fayda etmiyor. Anladınız. O dönemin insanı ile bizim aramızdaki fark, biz 99 sülalemizin günah yükünü üzerimizde taşıyor, bedenlerimiz şeytan kaynıyor. Günümüzdeki insanları namaz kötülüklerden alıkoymuyor çünkü bu insanların içi pislik dolu. İçten gelen vesveseyede namaz dur diyemiyor. Günümüzde namaz kılıp günah işleyen kişiler maalesef bir arınma bir tövbe ve hellaleşme sürecinden geçmeden namaza başlamış. Birileri bunlara namaz ile herşeyi kapatabileceklerine inandırtmış. Halbuki kul hakkı ile ilgili ayetler namazdan bahsetmez, fakirleri doyurmak ve oruçtan bahseder. Örneğin; bu insanlar teheccüd namazına kalkar, halbuki Allah onu farz kılmaz kul hakkından arınmayı farz kılar. Şeytan bu insanları gereksiz işler ile meşgul kılarak hem o bedenlerde yaşamayı garantiye alır hem o kişileri o kul hakları ile öbür dünyaya sürükler. Keşke gece vakti kalkıp namaz kılıp zikir çekeceklerine, üzerlerindeki hakların kalkması niyetine gündüz vakti fakir doyursalar oruç tutsalar bu onlar için çok daha hayırlı olurdu. Hem gece namazına kalkıp hem gündüz vakti oruç tutup fakirleri doyırabiliyorlarsa, aynı anda yapabiliyorlarsa, o ayrı. Ne mutlu onlara. Eğer yapamıyorsanız o zaman ilk önce farz olanlara odaklanın.

Not:
teheccüd namazına kalkan kişilere bakıyoruz, bedenleri şeytan kaynıyor. Bir işletme düşünün, girişte hayvanlar giremez yazısı asılı ama içerisi çoktan hayvan barınağına dönüşmüş. Gece ibadeti yapanları biz böylesine bir çelişki, garabet içinde görüyoruz. Peygamberimiz sav'da sahabilerde gece namazına kalkıyordu diyorsanız, arkadaşlar peygamberimiz sav gece ibadetlerine başlamadan henüz sabiyken şeytanlarını öldürdü. Sahabilerde müslümanlığa geçtiği an şeytanlarını öldürdü. Namaz, kalenin şeytanlar tarafından fethedilmesine karşı korur, kale ama çoktan şeytanların işgaline uğradıysa bu durumda çözüm yolu namaz değil başka ibadetler. Kaleniz temizse buyurun kalkın gece ibadetine. Temiz değilse ama o zaman bizim nacizane tavsiyemiz, yeni şeytanların bulaşmasına engel olmak için farz olan beş vakit namaza sadık kalın, içinize bulaşanlara karşıda farklı kürler uygulayın (oruç, fakirleri doyurmak).
Lütfen, teheccüd size farz değil gece namazı size farz değil, içinizdeki şeytanları öldürmek size farz. Bunun yoluda namaz değil. Devam edelim konumuza;

Rızık ve aylar ile ilgili bu zamana kadar inanılan şuydu;
Allahu Tealanın tüm şeyleri berat gecesinde takdir ettiği, kadir gecesinde de bunları sahiplerine teslim ettiği. Bu zamana kadar bizlere anlatılan buydu. Bu söylenenler ama bizim mantığımıza yatmadı çünkü, kurban ve hac ibadetini beklemeden kişiler hakkında hüküm kesilemez. Berat gecesinde eceller ve kazalar takdir edilir diyeceksiniz, sonrada kurban ibadetin kazalardan belalardan koruduğunu iddia edeceksiniz. İşte bu mantıklı değil. Madem berat gecesinde kazalar belli oluyor, berat kandilinden 3.5 ay sonra kurban kesmeye ne gerek kaldı? Nasıl olsa berat gecesinde kaza ve belalar takdir edildi. Siz herhalde kurban ibadetin öylesine, her hangi bir sebep olmaksızın sadece ibrahim as'ın anısına kesildiğini düşünmüyorsunuzdur. Örneğin; kadir gecesinde o yılın hayır ve bereketin takdir edildiğini söyleyeceksiniz, sonra kalkıp kadir gecesinden üç ay sonra gelen hac ibadetin insanları nasıl temize çıkardığından bahsedeceksiniz. İşte bu mantıklı değil. Madem hayır ve bereket kadir gecesinde tamamlanıyor, hac ibadetine ne gerek kaldı o zaman? Kısacası, siz recep ayı ile insanları bir arınma sürecine sokacaksınız ama kurban ve hac ibadetin tamamlanmasını beklemeden haklarında hüküm vereceksiniz, bunu bizim mantığımız almadı. İki; eğer iddia edildiği gibi kararlar kişilere kadir gecesinde indirilmiş olsaydı o zaman tüm peygamberler huzura muharrem ayında değil kadir gecesi yani ramazan ayında kavuşurdu. Kadir gecesi ne için var o zaman? Güzel bir soru. Hiçbir fikrimiz yok. Bu konu hakkında kafa yormadık. Kafa yormadığımız konular hakkında da zanla yaklaşmak bize yakışmaz. Değerli okurlarımız biz bir konuyu kaleme aldığımızda bize göre size göreler ile değil, veriler doğrultusunda kaleme alıyoruz. Ay, yörünge, hadis, ayet, tarih vs, bir çok şeyi göz önünde bulunduruyor, konuyla ilgili beynimizdeki tüm soru işaretlerini gideriyor sonra kaleme alıyoruz. Beynimizde birşey netleşmediği müddette konuları websayfamıza eklemiyoruz. Örneğin; size aktarmak istediğimiz o kadar bilgi var, bunlar ama beynimizde netleşmediği için size aktarmıyoruz. Yapboz oyunu gibi, parçacıkların bir çoğu yerine otursada bir nokta eksikse o bilgiyi sizinle paylaşmıyoruz. Yanlış bilgilerin vebalin farkındayız. Berat ve kadir geceleri altında yatan hikmet hakkında da gerçekten hiçbir fikrimiz yok. Biz herşeyi bildiğimizi iddia etmiyoruz. Bilmediğimiz konuları açık açık söylüyoruz. Eğer zamanımız olur ve bu konu hakkında da bir araştırma yapar, bir sonuca ulaşırsak bunuda seve seve sizinle paylaşırız.

Ek bilgi
Kadir gecesi hakkında bir parantez açmadan olmaz, çünkü kadir gecesi diğer mübarek gecelerin aksine Kur'an-ı Kerimde anılan anılmaklada yetinmeyip, kendi ismi ile bir Süre'ye sahip bir gece. Kadir gecesi hakkında bildiklerimiz, ilk vahiyin bu gece gerçekleşmiş olması, bu gecenin bin aydan daha hayırlı olması ve meleklerin bu gece her iş için yeryüzüne inme iznine sahip olmaları. Bu bilgiler bize yeter hocam diyorsanız, kadir gecesi hakkında bu bilgilere sahibiz. Bu bilgiyi ama biz kendimiz için yeterli bulmuyoruz. Bizler perde arkasını merak ediyoruz, örneğin; melekler indiğinde ne yapıyor, neden bin aydan daha hayırlı neden bin rakamı vs. Allahu Teala öylesine rakamlar ortaya atmaz. Bazılarınız çoğunluğu ifade etmek için bin rakamı kullanıldı deyip kendisini tatmin edebilir. Biz değil. Biz biliyoruzki Allahu Teala bir rakam veya bir harf kullandığında altında bir hikmet yatıyor. Bizde bu hikmetin peşindeyiz. Şuana kadarda bu konuların perde arkası hakkında bir fikrimiz yok. Şöyle bir düşünce aklımızdan dolaşmıyor değil; kadir gecesini o gece belirli kararların verildiği gece olarak görme yerine, kadir gecesinde bizler yılın son altı ayın tam ortasındayız, o gece bizler mübarek üç ayları bitirip yılın son üç ayına girmek üzere oluyoruz. Belkide bizler o gece ilk üç aydaki ibadetlerimizin notunu alıyoruz. Bi' nevi üniversitelerdeki arasınav dönemi. Final sınav ve not zilhicca ayın 30'unda veriliyorsa, belkide kadir gecesi arasınav yani vize sonuçların dağıtıldığı gecedir. O ana kadar başarılı olanların ödüllendirildiği bir gecedir. Kadir gecesi ve diğer mübarek geceler hakkında beynimizde dolaşan bu bilgiler bizi tatmin ediyormu, etmiyor. Biz ve okurlarımız bundan ötesi detaylar bizden bekliyor. O yüzden bu konulara şimdilik girmemeyi tercih ediyoruz.

Üzücü olan;
kaderimizin dönüm noktası muharrem ayı, ülkemizde ama kimse muharrem ayın ne zaman olduğunu bilmiyor. Bilenlerde muharrem ayını aşure yemek veya dağıtmaktan ibaret olduğunu sanıyor. Ne kadar üzücü birşey bu. İslam alemin içinde bulunduğu hal gerçekten içler acısı. Bu örnek bizlere toplumu aydınlatması gerekenlerin, "alimler" ve "hocalar" ilahi düzeni anlamaktan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Tarikatlar kafa sallamakla meşgul, cemaatler devleti ele geçirmekle meşgul, diyanetçiler memur olmakla meşgul, ilahiyat fakülteleride İslamı özünden koparmakla meşgul.  Böyle bir ortamda cahil kalmanız ve sapıtmanız kaçınılmaz.
Allah sonumuz hayr eylesin.

Değerli dostlar;
Bu zamana kadar hep üç aylardan bahsediliyordu, bu üç ayda yaptığımız hasatın ama muharrem ayında alındığını kimse bize bu zamana kadar anlatmadı. Muharrem ayı ile mübarek üç aylar arasında bir bağ olduğunu kimse bize kurmadı. İki; bizler muharrem ayın yılın başlangıcı olarak biliyorduk ama o yılki rızkında başlangıcı olduğunu bilmiyorduk. O yıl ekilenin yılın sonunda muharrem ayın başlangıcı ile alınmaya başlandığını bilmiyorduk. Biz ektiğimizi hemen alacağımızı düşünüyorduk, böylesine büyük bir hesabın parçasına tabi olduğumuzu bilmiyorduk. Üç; biz muharrem ayında peygamberlerin huzura kavuştuğunu biliyorduk ama bunu istisnai o peygamberlere has bir olay olarak görüyorduk. Bunun altında bir düzen olduğunu bilmiyorduk. Muharrem ayının eski defterlerin kapatıldığı ay yeni bir başlangıca adım atıldğı ay olduğunu bilmiyorduk. Artık biliyorsunuz. Batının yeni yılında değil, İslamın yeni yılında iyi dileklerde bulunun. Rızık çünkü batının yeni yılına göre değil Allahın yeni yılına göre indiriliyor. Allahın yeni yılıda muharrem ayı ile başlıyor. Siz her yıl bir evvelki yılın hasatını yiyorsunuz. Dönüm noktası muharrem ayı. Bu yıl güzel işler yapın, bir sonraki muharrem ayına yani yılına girdiğinizde de bu emeklerinizin karşılığı size insin. Bilhassa altı öncesinden (mübarek üç aylar) ibadetlere yoğunlaşın.

Not:
biz bu yazıları bir hobi olarak yazıyoruz. Kafamıza birşey takıldığında bunu kaleme alıyoruz. Biz bu konuların detaylarını İslam alimi olma yolunda ilerleyen kardeşlerimize bırakıyor onların bu konuların detaylarını araştırmasını bekliyoruz. Bizi bir rehber bir yol gösterici olarak görün. O yolun inceliklerini araştırmak zaman açısından bizi aşar. Örneğin; haram aylar. Haram aylarında bu rızık dağıtımı ile ilgisi var. Bunun detaylarını araştırmayıda siz değerli okurlarımıza bırakıyoruz.







kabir hayatı varmı



Bu yazı münker ve nekir yazısının devamı, ilk önce o yazıyı okur sonrası buna geçerseniz olayları daha iyi anlayacağınızı düşünüyoruz. Kabir hayatı varmı, yazımızın konusu bu, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz.


Dünyamız insanı ahirete hazırlar


Kabir hayatı sanıldığı kadar gizemli değil. Neden, çünkü Allah öbür dünyada karşılaşacağımız bir çok şeyi bu dünyada bize yaşattırır. Yeterki bizler ön yargı ve art niyetlerden uzak, gerçekleri görmeye hazır olalım. Kabir hayatıda bizlere bu dünyada yaşatılan olaylardan birisi. N
asılmı? Allahu Teala yeryüzünde yaşanılan hangi olayı ölmeye eş değer tutar? Evet, doğru tahmin ettiniz; uyku halini (Zümer Süresi,42). Uyku haliniz, kabir hayatını simgeler ve sizlere kabir hayatı hakkında çok bilgi verir. Nelermi? (1) Bunun ruh boyutu var. Öldüğünüzde ruh bedenden çıkar, uyku halinde de çıkar veya çıkabilir. (2) Bunun zaman boyutu var. Kabire konulduğunuzda mahşer gününe kadar geçen zaman sizlere saniyelik gelecek, uyduğunuz anda vakit hızlı akar, sabahın nasıl geldiğini anlamazsınız. Tabiki, zaman kavramı insanların iyilik veya kötülük derecesine göre değişir. Kötü insanlar bin yıllık kabir hayatını bir türlü geçmek bilmeyen bin yıl gibi yaşar. (3) Bunun bir de rüya boyutu var. Kabir hayatı bazı kişiler için işkence bazıları için ise güzellik dolu geçecek, uykunuzda bu şekilde geçer. Bazılarınız uykuda güzel rüyalar görür bazılarıda kötü. Özetleyelim; kabir hayatı varmı yokmu, sorusunun en güzel yanıtını her gece yaşadığımız uyku hali bize verir. Uyuduğunuzda ölüsünüz, ama aynı anda rüyalar görüyor birşeyler yaşıyorsunuz. Bu neden kabir hayatı içinde geçerli olmasın. Öldükten sonramı sizlere birşey yaşatmak daha zor, yoksa uyku halindemi? Tabiki uyku halinde yaşatmak daha zor. Uyku halinde, canlı olmanıza rağmen ruhunuz sizden çekilip alınıyor ve sizlere birşeyler yaşatılıyor, sonrası sizler sabah vaktinde tekrar diriltiliyorsunuz. Bu zor olanı sizlere yaşatan Allah, neden kabirde de size buna benzer şeyler yaşatmasın. Bakınız, bu dünyadaki düzen ve yaşantı tesadüfen ortaya çıkmadı, bu dünyadaki düzen kendiliğinden oluşmadı. Herşey Allahın tasarrufu altında ve herşey insanı ahiret hayatına hazırlar. Uykuda zaman hızlı ilerliyorsa, rüyalar alemi varsa bunlar öylesine
ortaya çıkmadı. Altında bir hikmet var, bu hikmette kabir hayatı.

Rüyalar hakkında temel bilgiler


Rüyaların iki boyutu var; birisi bilinçaltın yaşadığı olaylar diğeri ise bilincin. (1) Bilinçaltında yaşadığınız rüyalarda siz yaşanılanlara müdahale edemezsiniz. Siz anca seyirci koltuğuna oturur ve bir film izlercesine gösteriye seyirci kalırsınız. (2) İkinci tür rüyalar ise bilincin dahilinde gerçekleşir. Bu tür rüyalara batı dünyası "lucid dreams" der. Günlük yaşamda olduğu gibi sizler düşünür, tadabilir ve istediğinizi yapabilirsiniz. Ruhunuz bedenden çıkar, bilinç buna eşlik eder ve siz farklı boyutlarda farklı zaman ve mekanlarda birşeyleri yaşarsınız. Bedenimiz yatakta uyku halindeyken, bilincimi nasıl farklı diyarlarda gezer bunun gizemini alt bölümlerde açıklıyoruz.
Özetleyelim; iki tür rüya vardır, birincisi bilinçaltında yaşanılan ve film gibi akan rüyalar. Bunlar kabir hayatını simgelemez çünkü kabir hayatında tatmanız ve hissetmeniz istenir. Bilincin olmadığı yerde tatma ve hissetme olmaz. Eğer kabir hayatında birşeyler yaşamanız isteniyorsa bilinç olması gerek.
Ruh ile bilinç bir arada olması gerek, bu dünyanın lucid rüyaları gibi.

Ruh hakkında temel bilgiler

İnsan üç parçadan var edilmiş. İlk önce nefis var edilmiş, sonrası bunun için bir beden var edilmiş, sonrası buna Allah ruhundan üflemiş (Hicr Süresi; 29) ve insan gözlerini açmış. Nefis sizsiniz. Nefis sizin benliğiniz sizin egonuz. Bedenlerinizi ise bir uzay giysisi görebilirsiniz. Nefsinizin bu yabani gezegende hava alabilmesini, besin alabilmesi ve neslini devam ettirebilmesini sağlayan biolojik yani bitkiler gibi yaşayan bir giysi. Nefsinizin yeryüzünde yaşamanızı mümkün kılan bir araç, ruhunuzda bunun canlanmasını sağlayan elektrik. Ruhun bir benliği bulunmaz, ibadetler ile geliştirilmesi mümkün değil. Ruh, yeryüzünde var olan herşeyden münezzehtir. Ruhu özel kılan, ruhun Allahın bir parçası olması. Herşey ölü, tek diri olan Allahtır. Birşeyin dirilmesi içinde Allah kendinden birşey bahşeder, o da ruh. Ruh hakkında bize çok az bilgi verilmiş, sebebi ruhun Allahtan gelmesi. Bazıları epifiz bezini uyarmaya çalışır, oruçlar ve zikirler çeker, sadece ruhsal boyutlarını açmak geliştirmek için, bunu yapmayın. Tarikatların bu tür tuzaklarına düşmeyin. Onlar bu tür çalışmalar ile kendilerini sadece cinler alemine açar, ötesi birşey elde edemezler. Bilgisayarınızın çalışmasını sağlayan elektrik ne ise ruh ile beden arasındaki ilişkide o. Siz bilgisayarınıza ne kadar güncelleme yapsanız, özel donanımlar ekleseniz bilgisayarınızı çalıştıran elektriği daha iyi bir elektrik yapamazsınız. Ruh geliştirilecek birşey değil. Ruh sizin iradeniz ve çabalarınızdan bağımsız varlığını sürdürür. Görevi sizi canlı tutmak. Eğer ruh olmadan acı çekilmiyor, zevk alınmıyorsa o zaman birşeyleri hissetmeniz gerekiyorsa, ruh orada olmak zorunda. Ruh'un kabir hayatındaki önemide burada ortaya çıkar. Siz eğer birşeyi yaşamanız ve hissetmeniz gerekiyorsa, o zaman ruhunuz sizinle olması şart. Bu gerek yeryüzü gerek kabir hayatı gerek cennet veya cehennem olsun. Kabir hayatı bir ruh varsa mümkün, o yüzden cevaplamamız gereken ilk soru;

Nefis hakkında temel bilgiler

Gururla söyleyebilirizki, dünyada nefsin görünümünü çözen ilk biziz. İlk bizim sitemizde bu bilgilere sahip oluyorsunuz. Sinir sistemimizin nefis olduğunu açıklayan ilk biziz. Umarız, yazılarımızı bu ayrıcalığın farkında olarak okursunuz. Nefsinizin görüntüsü bu! Bu fotoğrafı bir kaç yazımızda gösteriyoruz, tekrarda yarar var. Gerçek görünümünüzü görmenizde yarar var. Hani bazıları çok süslenir kendisine çok bakım yapar ya, onlar aslen üzerlerindeki o uzay giysisini makyajlar. O makyajın altındaki gerçek görüntü gerçek kimlik bu. Kurtuluş günü filmindeki uzaylılar gibi. O uzaylılar nasıl bir dış kabuğun içine girip yeryüzüne ayak basıyor, gerçek görünümler içeride saklı kalıyorsa, sizde öylesiniz. 




Yaratılışın sırrı şu; Allah bir tohum yaratıyor (nefis). Sonrası bu tohumu insan bedenin içine yerleştiriyor. Bir tohumu toprağa ekercesine, Allahta alın kesminden elini, kafa tasasının içine sokuyor ve tohumu yerleştiriyor. İnsan bedeni su ve topraktan var edildiği için, tohum bu su ve toprak karışımını görünce kök salmaya başlıyor. Yerleştirildiği noktanın alt bölgesine kök salıyor (beden), üst bölgesinede dal salıyor (beyin). Bedenin her yeri ile bağlantı kurduğu zamanda uyandırılmaya bekliyor. Bu uyanış ruh ile sağlandı. Hz ademden sonra hava anamızı yaratmak istediği zamanda, hz ademin alt beyninden bir parça alıyor (nefis), adem as gibi hava anamızın alnın ortasından kafa tasasın içine yerleştiriyor. O yüzden hepiniz bir nefisten, yani tohumdan yaratıldınız der Allahu Teala; "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının..." (Nisa Süresi; 1). İlk tohum adem as'ın. Allahu Teala ikinci bir tohum var etmemiş. Hz ademin filizlenmiş tohumundan bir parça almış ve bunu hava anamızın bedenine yerleştirmiş. Bu ikisindende insanlık türemiş. Gelelim konumuza;

Fiziki bir beden olmadan kabir hayatı nasıl gerçekleşir?

İnsanlar bedenlerin sadece görünen boyuttan yani şu fiziki bedenimizden ibaret olduğunu sanar. Sadece fiziki parçacıklardan ibaret olduğumuzu sandıkları içinde fiziki bir bedenin olmadığı bir ortamda (kabir hayatı), kabir hayatın varlığına akıl erdiremezler. Bugün bu yazı vesilesiyle onları aydınlatalım, fiziki bir beden olmadan kabir hayatı nasıl gerçekleşecek bunu onlara deşifre edelim. Sayın okurlarımız, bedenlerinizin bir görünür boyutu var birde görünmeyen boyutu. Görünen boyutu fiziki bedeninizi kapsar görünmeyen boyutu ise o fiziki bedenin enerji formunu. Buradaki gizem o enerji formunda yatar. Fiziki bedeniniz var olduğu müddet ruhunuz o fiziki beden üzerinden sizi canlı tutar, fiziki beden iflas edip öldüğü anda enerji boyutunuz devreye girer ve siz enerji boyutunuz üzerinden diri tutulmaya devam edilirsiniz. Ne zamana kadar? Fiziki beden mahşer gününde tekrar dirilinceye kadar.

   - insan bedenin enerji boyutu, dünya- ahiret arası için geçerli

Bu dünya veya ahiret hayatı, yani gerçek yaşam fiziki bir beden ile gerçekleşir. Yeryüzünde siz fiziki bir beden ile haşrolunuyorsunuz, ahiret hayatında da fiziki bir beden ile haşrolunacaksınız. Fiziki beden yoksa ne yapacaksınız? Öldüğünüzü varsayın ve bu dünyaya ait bedeniniz toprak altında çürüdü, tekrar diriliş içinde henüz sur üflenmedi. Ortalıkta fiziki bir beden yok ama, tekrar dirilişe kadar Allah size birşeyleri yaşatmayı takdir etmiş. Ne olacak şimdi; işte burada enerji özünüz devreye giriyor. Fiziki bedenin olmadığı ortamda enerji özünüz devreye giriyor. Geceden gündüze geçiş gibi, dünyadan ahiret hayatına geçiştede sizlere eşlik eden enerji özünüz.

   - ilk önce ilkelerinizi gözden geçirin, sizin için mutlak doğru Allahmı yoksa hollywood ve bilim dünyasımı?
 

İnsanlar maalesef hayatın sadece görünülen ve işitilebilinen boyuttan ibaret olduğunu sanır. Göremediği, işitemediği birşeyi yok sayar, ona inanmaz. Bu zihniyete göre eğer ortalıkta fiziki bir beden yok ise o zaman hayatta yok, yaşamda yok. Ölüm sonrası bedenlerimizin toprak olup gitmesi, bu zihniyetin algılarını zorlamakta. Onlar asırlarıdr şu söylemlerin arkasına sığındı; "bunlar (müşrikler) diyorlar ki: “İlk ölümümüzden başka bir ölüm yoktur. Biz diriltilecek değiliz” (Duhan Süresi, 34-35). Halbuki görmezlermi o ilk yaratılışı, bakmazlarmı kendilerine sorgulamazlarmı nereden geldiklerini; "De ki: Onu ilk defa yapıp meydana getiren diriltir ve o, her çeşit yaratmayı bilir" (Yasin Süresi, 79). Aslına bakarsanız günümüzde bedenlerimizin enerji boyutunu veya ölüm sonrasını inkar edebilen birisi yok. Güya inkar edenlerde o gerçeği inkar etmez, onlar sadece söyleyeni inkar eder. Bunu açalım; bazı insanlarda Allah alerjisi bulunur. Bu kişiler sadece işin ucunda Allah olduğu için o şeyi inkar eder ve karşı gelir. Örneğin; Allah, yalnız değilsiniz aranızda yaşayan cinler var dediği zaman bu kişiler bunu inkar eder ama amerikan uzay enstitüsü bizler yalnız değiliz, evrende uzaylılar var dediği zaman bu kişiler buna anında inanır. Evrende cinler adında bir varlığın yaşadığına inanmazlar ama uzaylılara inanırlar. Uzaylıların varlığı cinlerden daha uçuk olmasına rağmen uzaylıya inanırlar, cinlere inanmazlar. Neden, çünkü birisini Allah söylüyor. Allah kavramı geçtiği anda bunların alerjisi tutuyor. Örneğin; insan bedeni et ve kemikten öte, bunun birde enerji boyutu var dediğimizde bu zihniyet yapmayın hocam der. Hollywood ama avatar, inception ve matriks gibi filmlerde bu konuya değindiğinde bu makbul ve olabilir gözü ile bakılır. İşin ucunda İslam ve Allah varsa karşı gelinir, yoksa onaylanır. Özet; eğer inancınız konuya göre değilde, söyleyenin kimliğine göre şekilleniyorsa o zaman ilkelerinizi tekrar gözden geçirmenizi öneririz.

   - tıp alemi

Bedenimizin enerji boyutun varlığını bizler aslında bilimsel olarakta kanıtlayabiliriz, hatta bunu tıp literatürün iki yerinde bulabiliriz. Birincisi; ana rahmi, ikincisi ise "phantom limb" sendromu olarak adlandırılan vakalarda. Ana rahminde ortada bir sinir
sistemi bir beyin veya hormonlar yokken embriyonik hücreler neyin nerede büyümesi, nasıl bir şekil alması ve ne kadar büyümesi gerektiğini nasıl bilir? Bu soruyu kendinize hiç sordunuzmu? İşte biz bu tür konuları ele alırken bunları ve dahasını kendimize soruyor, araştırmamızı yapıyor sonrası yazılarımızı kaleme alıyoruz. Embriyonik hücreler ne yapmaları gerektiğini nereden bilir? Ana rahimdeki yavrularımız, insan modelinde bir enerji şablonu doğrultusunda var edilirler. Bu enerji şablonu nasıl çalışır? 3D yazıcıların çalışma sistemini gözlerinizin önüne getirin, ana rahmindeki çalışmada bu şekilde gerçekleşir. Nasıl bir 3D yazıcısı bigisayardaki bir şablon doğrultusunda kesimini yapıyor, o eseri ortaya çıkarıyorsa embiryonik hücrelerde enerji boyutundaki bir bebek modeli üzerinden bu yaratılışı gerçekleştiriyor. Sinir sistemi ve hormonların henüz var olmadığı bir ortamda tek mantıklı açıklama bu. Eğer ilk diriliş bu şablon üzerinden gerçekleşiyorsa o zaman tekrar dirilişte böylesine bir enerji modeli üzerinden gerçekleşeceği varsayımını yapabilirsiniz. Tüm bedenin çürüdüğü bir ortamda, hazır bir şablon var olması gerek, tekrar dirilişi gerçekleştirmek için. Not: elbette, Allah var ol der ve herşey var olur. Ancak Allah ilimden bahseder, herşeyi ilmimle kuşattım der (Talak Süresi; 12). Allah ol der ve oluverir deyip geçerseniz, Allahın bahsettiği ilmi yok saymış olursunuz. Şimdi; böylesi bir enerji şablonun var olduğunu, bedenlerimiz yok olsada o enerji şablon varlığını sürdürmeye devam ettiğini nereden anlıyoruz? "Phantom Limb" sendromundan. Kısacası nedir bu semdrom; tıp alemi uzuvlarını kaybetmiş bazı kişilerin o uzuvlarını halen hissettikleri iddiası üzerine o kişiler üzerine araştırma yapar ve buna bir isim koyar. Yani bazı hastalar bedenlerin bir uzvunu kabetmelerine rağmen, o uzvun orada var olduğunu halen hissetmeye devam ediyor. Tıp buna phantom limb der. Fiziki bir parçanın olmamasına rağmen onu halen orada hissedilebilme gerçeği, tıp literatürüne geçmiş bir realitedir. ÖZET: demek şuurun birşeyi hissedebilmesi için illa et ve kemikten bir bedene sahip olmamız şart değilmiş, demek fiziki bir parça olmadanda birşeyleri hissedebiliyormuşuz. Bu nasıl mümkün derseniz? Enerji boyutunuz sayesinde deriz. Yok olmayan ve ölmeyen tek unsur enerjiniz. Kendinize şimdi şu soruyu sorun; bir bacak veya kol ortalıkta olmamasına rağmen siz onun varlığını sanki varmış gibi hissedebiliyorsanız, bu neden bütün beden yok olduktan sonrada geçerli olmasın? 

   - enerji özünüz

Enerji özünüzle ilgili bilgileride ilk bizden duyuyorsunuz, başka bir yerde bu bilgileri bulmanız mümkün değil. Yeryüzünde var olma vaktiniz geldiği an, ana rahmine sizin beden şablonunuz indirilir ve embriyotik hücreler birer inşaat ustası gibi o enerji şablonu üzerinden yeni canlıyı inşa eder. O enerji şablonunuz sizinle birlikte büyür. O enerji şablonu hücrelerinizi bir kalkan bir kopya gibi sarar ve beden hücrelerinizi hem zamana karşı korur yani yaşlılığa karşı hem beden hücrelerinizin büyümesi ve filizlenmesi için onlara ihtiyaç duyduğu enerjiyi aktarır. Eğer uzak doğu inançları gibi evrende yaşam enerjisi diye birşeyden bahsedilecekse o zaman bu ancak insan bedenin enerji şablonu için geçerli olabilir. Ortalama 33 yaşlarına geldiğinizde o şablon beden hücrelerinize enerji aktarmayı keser. Bedeninizin büyümesi ve filizlenmesi durar. Siz bir olgunluk süreci yaşar sonrası yaşlanma ve yıkılma sürecine geçersiniz. Özet: ne zaman yoktan var edilmeniz gerekiyorsa enerji şablonunuz orada olması şart, bu gerek ana rahmindeki ilk yaratılış olsun gerek mahşer günü toprak içindeki diriliş. Enerji şablonunuz diriliş anlarında kullanılır. İlk diriliş bebek şablonu üzerinden gerçekleşir. O şablon sizinle büyür, belirli bir olgunluğa geldiği zamanda büyüme durur. Kaç yaşında durduysa sizin mahşer günü tekrar dirilteceğiz yaşta o olur. Enerji şablonunuzun sizi diriltme dışında bir görevi daha var, o da sizi zamana karşı korumak. Hiç merak etmedinizmi; çocuklar ve yetişkenler aynı boyutta yaşar aynı kalorileri alır aynı zamana maruz kalır ama onlar büyür ve güçlenir bizler ise yaşlanır ve çökeriz. Bunu mümkün kılan, onları bizden ayıran faktör nedir? Bu faktör enerji şablonuzdur. Onlardaki o enerji şablonu aktiftir ve onlarla birlikte büyür ve onları zamana karşı korur, o hücrelerin büyümesi için onlara gereken enerjiyi aktarır. Yetişkenlerde ise o şablon 33den sonra pasif duruma geçer. Hücreler üzerindeki kalkan ve koruma kalkar. O enerjiden mahrum kalan hücrelerde zamanın akışına yani yaşlanmaya karşı korumasız kalır. Hücreleriniz depoladıkları enerjiyi bir müddet kullanır. Bu sürece bedeninizin olgunlaşma sürece diyebilirsiniz. Bu orta-otuzlardan orta-kırklara kadar sürer. Hücrelerinizin içindeki o yaşam enerjiden kalan kalıntılarda tükendiği an, bedeniniz yaşlanma safhasına girer ve siz zamanın akışını bedeniniz üzerindeki etkisini net görmeye başlarsınız.

   - ruh ve enerji boyutumuz arasındaki ilişki


İki bedene sahipsiniz, fiziki parçadan oluşan bir bedene birde onun enerji özüne. Birisini diğerinin kopyası olarak düşünün, birisi birşey yaşıyorsa, hatıralar ve duygulara sahipse bunun bir bilgisayar programı gibi anında diğerinede yüklendiğini varsayın. Ruhunuz bu ikisinide canlandırmaya muktedir. Eğer fiziki bedeniniz yokluğa karıştıysa, ruhunuz; enerji özünüz üzerinden sizi canlı tutmaya ve yaşamanız gerekenleri yaşatmaya devam eder. Hayatta olduğunuz müddet, enerji özünüz ve bunun fiziki kopyası birbirine yapışık kalır. Bu ikisinin bir arada kalmasını sağlayan beyininizdir. Ne zaman şuurun bu kontrolü kalkar, ölüm veya uykuda olduğu gibi, o zaman ruhunuz o ölü bedeni bir kenara bırakıp enerji şablolonuz üzerinden sizi yaşatmaya devam eder. Enerji özünüzü, fiziki bedenin bir yedeği olarakta düşünebilirsiniz. Elektrikler kesildiğinde jeneratörlerin devreye girmesi gibi. Nasıl yeryüzünde önem arz eden işlevlerin bir yedeği bulunuyor, birisi arızalandığında yedeği herhangi bir aksaklığa sebep olmadan o işin devamını sağlıyor, fiziki bedeniniz ile enerji özünüzde arasındaki ilişkide buna benzer. Fiziki bedeniniz iflas ettiği an ruhunuz enerji özünüz üzerinden sizi yaşatmaya devam eder. Fiziki parçacıkların yaşadığı herşey enerji özünüzede kopyalandığı için, ölüm sonrası hatıralar ve benlikte bir kayıp olmaz.
Örneğin; eğer
kabir hayatı yaşamanız takdir edildiyse, o zaman ruhunuz enerji özünüzü canlandırır ve siz mahşer gününe kadar yaşamanız gerekenleri yaşarsınız. Ama eğer ölüm sonrası uykuda kalmanız gerekiyorsa o zaman ruhunuz sorgu ve sual melekleri ile yüzleşmenize kadar sizi, enerji özünüz üzerinden canlı tutar, sonrası enerji özünüz uykuya dalar, ruhunuzda Allah katına çıkar. ENERJİ ÖZÜNÜZ fizik bedenin YEDEĞİ, beden iflas ettiği an devreye girer!

enerji özünüzü fiziki bedeninizin içinde tutan güç beyininizdir. B
eyin ölümü gerçekleştiği an ruhunuz yedeğe geçer o da enerji özünüz. O yüzden tıbbi ve yasal ölümün tanımı, beyin ölümü ile gerçekleşir. Eğer beyin ölümü vukuu bulduysa siz o kişinin organlarını makinalar ile ne kadar çalıştırmaya devam etsenizde o kişiyi tekrar canlandırmanız mümkün değil.

Mahşeri sorgu öncesi, kabir azabın olduğunu nereden biliyoruz; Ayetlerden!

   1- kabir hayatın varlığını, kabirden çıkışı anlatan Ayetlerden anlıyoruz

Kabir hayatı olmayacak ve olamaz diyenler görüşlerini şu fikre dayandırır; birisi hakkında kesin hüküm verilmeden yani sevap ve günahlarımız teraziden geçmeden azap olmaz olamaz. Bu görüşü savunanlar, Allahın ceza veya nimet vermede bekleyeceği, teraziden geçinceye kadar kimseye dokunmayacağına inanır. Bu gerçektende böylemi olacak gelin birlikte Kur'an-ı Kerim bu konu hakkında ne söylüyor buna bakalım; "kim beni anmaktan yüzçevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu
kıyamet günü kör olarak haşrederiz.» (Taha Süresi, 124). Kör haşredilmek bir cezamı? Ceza. Allah o cezayı indirmek için Kitapların teraziye konulmasını bekliyormuşmu? Beklemiyormuş. O zaman terazi öncesi azap inebiliyormuşmu? İnebiliyormuş! "Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de saptırırsa, artık onlar için Allah'dan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz...." (İsra Süresi, 97). Kör, dilsiz ve sağır olarak yeniden dirilmek bir cezamı? Ceza. O zaman sevap ve günahlarınız teraziye konmadan birileri üzerine azap iniyormuşmu? İniyormuş! Özet; Kur'an-ı Kerimi okuduğunuzda cezayı hak eden insanlara, o azabın yargılanmadan önce indiğini görürsünüz. Zaten
kitaplarımızın sağımızdan veya solumuzdan verilişi ile hakkımızdaki hükmün ilahi huzurun önüne çıkmadan verildiğini anlamıyormuyuz? Mahşer günü insanları kör, sağır ve dilsiz haşreden yani yargıç önüne çıkmadan, bedenler üzerine azap indiren Allah neden kabir hayatında da bu azabı indirmesin? Ayetler bu kadar açıkken bu ilahiyatçılar hangi akıl, mantık ve delil doğrultusunda kabir hayatını inkar ediyor, edebiliyor!

   2- kabir hayatın varlığını, azaba uğramış kavimler ile ilgili Ayetlerden anlıyoruz

İlahiyatçılar şunu iddia eder; şartlar ne olursa olsun kabir hayatı diye birşey yok. Biz ama olduğunu iddia ediyoruz. Neye dayanarak bunu söylüyoruz? Bunu Kur'ana dayanarak söylüyoruz. Kur'an- Kerimde nuh, ad, semud, lut gibi helak olunan kavimlerin veya firavun ve samiri gibilerin kıssalarını okuduğumuzda, o Ayetlerde o  kavimlere bir daha peşlerini bırakmayacak bir azabın ineceği anlatılır; "bir sabah erkenden, kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı" (Kamer Süresi, 38). Bir saniyeliğine hep birlikte bir beyin fırtınası yürütelim; azabın size indiğini düşünün, o ceza size indiğinde, ölümden sonra durarmı? Ceza indikten sonra durar derseniz, o zaman "bir daha peşini bırakmayacak" söylemini nereye koyacaksınız? Özet; eğer bir azap bir kişiye veya bir topluluğa iniyorsa, o azap ölüm sonrası onları terk edermi? Mahşer gününe kadar rahat uyku çekmelerine izin verilirmi? Elbette verilmez! Siz galiba kendi hukuk sisteminizi Allahınkiyle karıştırıyorsunuz. Sizin hukuk sisteminizde zalimler belki tutuksuz yargılanıyor olabilir, serbestte kalıyor olabilir ama Allah bir cezayı birine kestikten sonra, o kişiye o andan itibaren infaz hükümleri uygulanır. Araya ölümde girse o kişi cezayı çekmeye devam eder.

firavun'un cesedi londrada, hani kabir azabı derseniz; siz bir kişi ölürken, ölüm meleklerin onun ruhunu aldığını görebiliyormusunuz? Göremiyorsanız bir ölünün çektiği azabı nasıl göreceksiniz? Bir beden nerede ise o kişinin kabride orasıdır. O kabir veya o ceset açıkta ise, bu onun orada azap görmediği anlamına gelmez yani firavun onca turist önünde azap görmekte siz sadece onu göremiyor ve işitemiyorsunuz o kadar.


   3- kabir hayatın varlığını, şehitler ile ilgili Ayetlerden anlıyoruz

Şu söz size tanıdık geliyormu? "Allah yolunda ölenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz" (Bakara Süresi, 154). Ölülere ölü demeyin onlar diridir, söylemi işte bu Ayete dayanır. Varsayalımki kabir hayatı yok. Varsayalımki siz ölüyorsunuz ve mahşer gününe kadar, o tekrar diriliş gününe kadar siz yoksunuz. Madem ölümden sonra bir yokluk olacağını iddia ediyorsunuz, o zaman arkadaşlar bu Ayeti nereye oturtacaksınız. Siz ölüm sonra yokluk olacak diyorsunuz, bu Ayet ise ölüm sonrası bazıları için yaşam olacağını söyler. Not: b
urada kullanılan şehit kavramı sadece vatanı için öldürülen birini kapsamaz, bu Ayet Allah yolunda ölen herkesi kapsar. Allah için çocuklarını giydiren, kocasına bir bardak çay getiren bir ev hanımını dahi kapsar. Size şimdi bir milyonluk soru; eğer iyi insanlar ölüm sonrası diri iseler ve nimetler içinde olacak iseler, kötü insanlara ne olacak? Onlar rahatmı bırakılacak, sizce? Arkadaşlar, İslam mantık dini, birazıcıkta mantığınızı kullanın. Kabir hayatı yok demek genel mantığa aykırı, Ayetlere aykırı, uyku haline aykırı. Kabir hayatı yok derseniz, uykuların ne tür ibret içerdiği, neyi simgelediğini es geçersiniz. Kabir hayatı yok derseniz şehitlerin ölüm sonraki hallerini nereye oturtacaksınız. Kabir hayatı yok derseniz azaba uğramış halkların halini nereye oturtacaksınız. Mahşeri sorgu öncesi azap olmaz derseniz, kabirden sağır ve kör haşredilenleri nereye koyacaksınız. Özet; eğer dini bir konu hakkında yorum getiriyorsanız, şahsi görüş ve inançlarınızı dışarıda bırakın ve yorumlarınızın Allahın ayetleri ile ters düşmemesine dikkat edin. Yorumlarınızı yaparken, tüm Ayetleri gözönünde bulundurarak bunu yapın. Eğer yorum yaparken tüm Ayetleri gözünüzün önünde canlandıramıyorsanız, Ayetler hakkında İslami konularda hakkında yorum getirmeyin. Bu sizin ve Müslümanların hayrına olur.

   4- kabir hayatın varlığını, büyücüler ile ilgili ayetlerden anlıyoruz

"....Andolsun ki bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi" (Bakara Süresi; 102). Siz eğer, mahşeri sorgu olmadan kimse infaz edilmez derseniz, kesin bir hüküm koymuş oluyorsunuz. Bu ayet ama size itiraz eder. Bu ayet, büyü yapanların sorguya çekilmeden cehenneme atılacağını söyler. Bu ayet bizlere, büyü yapanların dertlerini anlatma gibi fırsat tanınmayacağını, mazeretleri nedir bunun sorulmayacağını, bunların direk cehenneme atılacağını anlatır. Siz diyorsunuzki, mahşeri sorgu olmadan ceza olmaz, bu ayet bırakın kabir azabını, bazıların mahşeri hesaba bile çekilmeyeceğinden bahseder. Size bir milyonluk soru; mahşer günü sorguya çekmeyeceği birini Allah ölüm sonrası rahat bırakırmı, rahat uyku almasına izin verirmi? Hayır. Nasıl olsa mahşeri hesaba çekmeyecek, ölümden sonra direk infaza geçer.

   5- kabir hayatın varlığını, kafirler ile ilgilli ayetlerden anlıyoruz

"Gerçeklerin açığa çıktığı gün, secde etmeye davet olunurlar. Fakat (secde etmeye) güçleri yetmez. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı)" (Kalem Süresi; 42-43). Eğer, kitaplar açılmadan infaz olmaz, insanlar cezalandırılmaz diyorsanız, bu Ayeti nereye oturtacaksınız. Bu Ayet, kullar secdeye davet edilecek ama kafirlere secdeye varmak nasip olmayacak der. Allah, bir kafirin kafir olduğu hükmene nasıl varıyor, kitaplar açılmadan? Ha, demek mahşeri sorgu başlamadan bazıları için hükümler verilebiliniyormuş. Demekki ilahi infaz, sorguya çekilmeden önce başlayabiliyormuş.

Özetlersek

Bu ayetleri okuduğunuzda aklınıza şu soru doğmuş olabilir; mahşeri sorgudan öncesi infazın indiğine yönelik bu kadar çok ayet var, nasıl olurda ilahiyat profları, kendilerini Kur'an-ı Kerimin uzmanı olarak tanıtanlar bunu göremez? Bir değil iki değil, once Ayet bazı topluluklara ilahi cezanın mahşeri sorguya çekilmeden ineceğini söyler. Nasıl bunu göremezler. Onlar acaba başka bir Kitapmı okuyor, soruları aklınıza gelmiş olabilir. İnanın, bu bizimde aklımıza geldi. Ya çok cahiller, ya art niyetliler ya başka kitaplar okuyorlar, bilmiyoruz artık. Allah hidayete erdirsin diyelim. Aslında, dahada ayetler sıralabiliriz, ama yazı gereksiz yere uzar. Siz olayın özetini anladınız, umarım.