nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






kabir hayatı varmı



Bu yazı münker ve nekir yazısının devamı, ilk önce o yazıyı okur sonrası buna geçerseniz olayları daha iyi anlayacağınızı düşünüyoruz. Kabir hayatı varmı, yazımızın konusu bu, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz.


Dünyamız insanı ahirete hazırlar


Kabir hayatı sanıldığı kadar gizemli değil. Neden, çünkü Allah öbür dünyada karşılaşacağımız bir çok şeyi bu dünyada bize yaşattırır. Yeterki bizler ön yargı ve art niyetlerden uzak, gerçekleri görmeye hazır olalım. Kabir hayatıda bizlere bu dünyada yaşatılan olaylardan birisi. N
asılmı? Allahu Teala yeryüzünde yaşanılan hangi olayı ölmeye eş değer tutar? Evet, doğru tahmin ettiniz; uyku halini (Zümer Süresi,42). Uyku haliniz, kabir hayatını simgeler ve sizlere kabir hayatı hakkında çok bilgi verir. Nelermi? (1) Bunun ruh boyutu var. Öldüğünüzde ruh bedenden çıkar, uyku halinde de çıkar veya çıkabilir. (2) Bunun zaman boyutu var. Kabire konulduğunuzda mahşer gününe kadar geçen zaman sizlere saniyelik gelecek, uyduğunuz anda vakit hızlı akar, sabahın nasıl geldiğini anlamazsınız. Tabiki, zaman kavramı insanların iyilik veya kötülük derecesine göre değişir. Kötü insanlar bin yıllık kabir hayatını bir türlü geçmek bilmeyen bin yıl gibi yaşar. (3) Bunun bir de rüya boyutu var. Kabir hayatı bazı kişiler için işkence bazıları için ise güzellik dolu geçecek, uykunuzda bu şekilde geçer. Bazılarınız uykuda güzel rüyalar görür bazılarıda kötü. Özetleyelim; kabir hayatı varmı yokmu, sorusunun en güzel yanıtını her gece yaşadığımız uyku hali bize verir. Uyuduğunuzda ölüsünüz, ama aynı anda rüyalar görüyor birşeyler yaşıyorsunuz. Bu neden kabir hayatı içinde geçerli olmasın. Öldükten sonramı sizlere birşey yaşatmak daha zor, yoksa uyku halindemi? Tabiki uyku halinde yaşatmak daha zor. Uyku halinde, canlı olmanıza rağmen ruhunuz sizden çekilip alınıyor ve sizlere birşeyler yaşatılıyor, sonrası sizler sabah vaktinde tekrar diriltiliyorsunuz. Bu zor olanı sizlere yaşatan Allah, neden kabirde de size buna benzer şeyler yaşatmasın. Bakınız, bu dünyadaki düzen ve yaşantı tesadüfen ortaya çıkmadı, bu dünyadaki düzen kendiliğinden oluşmadı. Herşey Allahın tasarrufu altında ve herşey insanı ahiret hayatına hazırlar. Uykuda zaman hızlı ilerliyorsa, rüyalar alemi varsa bunlar öylesine
ortaya çıkmadı. Altında bir hikmet var, bu hikmette kabir hayatı.

Rüyalar hakkında temel bilgiler


Rüyaların iki boyutu var; birisi bilinçaltın yaşadığı olaylar diğeri ise bilincin. (1) Bilinçaltında yaşadığınız rüyalarda siz yaşanılanlara müdahale edemezsiniz. Siz anca seyirci koltuğuna oturur ve bir film izlercesine gösteriye seyirci kalırsınız. (2) İkinci tür rüyalar ise bilincin dahilinde gerçekleşir. Bu tür rüyalara batı dünyası "lucid dreams" der. Günlük yaşamda olduğu gibi sizler düşünür, tadabilir ve istediğinizi yapabilirsiniz. Ruhunuz bedenden çıkar, bilinç buna eşlik eder ve siz farklı boyutlarda farklı zaman ve mekanlarda birşeyleri yaşarsınız. Bedenimiz yatakta uyku halindeyken, bilincimi nasıl farklı diyarlarda gezer bunun gizemini alt bölümlerde açıklıyoruz.
Özetleyelim; iki tür rüya vardır, birincisi bilinçaltında yaşanılan ve film gibi akan rüyalar. Bunlar kabir hayatını simgelemez çünkü kabir hayatında tatmanız ve hissetmeniz istenir. Bilincin olmadığı yerde tatma ve hissetme olmaz. Eğer kabir hayatında birşeyler yaşamanız isteniyorsa bilinç olması gerek.
Ruh ile bilinç bir arada olması gerek, bu dünyanın lucid rüyaları gibi.

Ruh hakkında temel bilgiler

İnsan üç parçadan var edilmiş. İlk önce nefis var edilmiş, sonrası bunun için bir beden var edilmiş, sonrası buna Allah ruhundan üflemiş (Hicr Süresi; 29) ve insan gözlerini açmış. Nefis sizsiniz. Nefis sizin benliğiniz sizin egonuz. Bedenlerinizi ise bir uzay giysisi görebilirsiniz. Nefsinizin bu yabani gezegende hava alabilmesini, besin alabilmesi ve neslini devam ettirebilmesini sağlayan biolojik yani bitkiler gibi yaşayan bir giysi. Nefsinizin yeryüzünde yaşamanızı mümkün kılan bir araç, ruhunuzda bunun canlanmasını sağlayan elektrik. Ruhun bir benliği bulunmaz, ibadetler ile geliştirilmesi mümkün değil. Ruh, yeryüzünde var olan herşeyden münezzehtir. Ruhu özel kılan, ruhun Allahın bir parçası olması. Herşey ölü, tek diri olan Allahtır. Birşeyin dirilmesi içinde Allah kendinden birşey bahşeder, o da ruh. Ruh hakkında bize çok az bilgi verilmiş, sebebi ruhun Allahtan gelmesi. Bazıları epifiz bezini uyarmaya çalışır, oruçlar ve zikirler çeker, sadece ruhsal boyutlarını açmak geliştirmek için, bunu yapmayın. Tarikatların bu tür tuzaklarına düşmeyin. Onlar bu tür çalışmalar ile kendilerini sadece cinler alemine açar, ötesi birşey elde edemezler. Bilgisayarınızın çalışmasını sağlayan elektrik ne ise ruh ile beden arasındaki ilişkide o. Siz bilgisayarınıza ne kadar güncelleme yapsanız, özel donanımlar ekleseniz bilgisayarınızı çalıştıran elektriği daha iyi bir elektrik yapamazsınız. Ruh geliştirilecek birşey değil. Ruh sizin iradeniz ve çabalarınızdan bağımsız varlığını sürdürür. Görevi sizi canlı tutmak. Eğer ruh olmadan acı çekilmiyor, zevk alınmıyorsa o zaman birşeyleri hissetmeniz gerekiyorsa, ruh orada olmak zorunda. Ruh'un kabir hayatındaki önemide burada ortaya çıkar. Siz eğer birşeyi yaşamanız ve hissetmeniz gerekiyorsa, o zaman ruhunuz sizinle olması şart. Bu gerek yeryüzü gerek kabir hayatı gerek cennet veya cehennem olsun. Kabir hayatı bir ruh varsa mümkün, o yüzden cevaplamamız gereken ilk soru;

Nefis hakkında temel bilgiler

Gururla söyleyebilirizki, dünyada nefsin görünümünü çözen ilk biziz. İlk bizim sitemizde bu bilgilere sahip oluyorsunuz. Sinir sistemimizin nefis olduğunu açıklayan ilk biziz. Umarız, yazılarımızı bu ayrıcalığın farkında olarak okursunuz. Nefsinizin görüntüsü bu! Bu fotoğrafı bir kaç yazımızda gösteriyoruz, tekrarda yarar var. Gerçek görünümünüzü görmenizde yarar var. Hani bazıları çok süslenir kendisine çok bakım yapar ya, onlar aslen üzerlerindeki o uzay giysisini makyajlar. O makyajın altındaki gerçek görüntü gerçek kimlik bu. Kurtuluş günü filmindeki uzaylılar gibi. O uzaylılar nasıl bir dış kabuğun içine girip yeryüzüne ayak basıyor, gerçek görünümler içeride saklı kalıyorsa, sizde öylesiniz. 




Yaratılışın sırrı şu; Allah bir tohum yaratıyor (nefis). Sonrası bu tohumu insan bedenin içine yerleştiriyor. Bir tohumu toprağa ekercesine, Allahta alın kesminden elini, kafa tasasının içine sokuyor ve tohumu yerleştiriyor. İnsan bedeni su ve topraktan var edildiği için, tohum bu su ve toprak karışımını görünce kök salmaya başlıyor. Yerleştirildiği noktanın alt bölgesine kök salıyor (beden), üst bölgesinede dal salıyor (beyin). Bedenin her yeri ile bağlantı kurduğu zamanda uyandırılmaya bekliyor. Bu uyanış ruh ile sağlandı. Hz ademden sonra hava anamızı yaratmak istediği zamanda, hz ademin alt beyninden bir parça alıyor (nefis), adem as gibi hava anamızın alnın ortasından kafa tasasın içine yerleştiriyor. O yüzden hepiniz bir nefisten, yani tohumdan yaratıldınız der Allahu Teala; "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının..." (Nisa Süresi; 1). İlk tohum adem as'ın. Allahu Teala ikinci bir tohum var etmemiş. Hz ademin filizlenmiş tohumundan bir parça almış ve bunu hava anamızın bedenine yerleştirmiş. Bu ikisindende insanlık türemiş. Gelelim konumuza;

Fiziki bir beden olmadan kabir hayatı nasıl gerçekleşir?

İnsanlar bedenlerin sadece görünen boyuttan yani şu fiziki bedenimizden ibaret olduğunu sanar. Sadece fiziki parçacıklardan ibaret olduğumuzu sandıkları içinde fiziki bir bedenin olmadığı bir ortamda (kabir hayatı), kabir hayatın varlığına akıl erdiremezler. Bugün bu yazı vesilesiyle onları aydınlatalım, fiziki bir beden olmadan kabir hayatı nasıl gerçekleşecek bunu onlara deşifre edelim. Sayın okurlarımız, bedenlerinizin bir görünür boyutu var birde görünmeyen boyutu. Görünen boyutu fiziki bedeninizi kapsar görünmeyen boyutu ise o fiziki bedenin enerji formunu. Buradaki gizem o enerji formunda yatar. Fiziki bedeniniz var olduğu müddet ruhunuz o fiziki beden üzerinden sizi canlı tutar, fiziki beden iflas edip öldüğü anda enerji boyutunuz devreye girer ve siz enerji boyutunuz üzerinden diri tutulmaya devam edilirsiniz. Ne zamana kadar? Fiziki beden mahşer gününde tekrar dirilinceye kadar.

   - insan bedenin enerji boyutu, dünya- ahiret arası için geçerli

Bu dünya veya ahiret hayatı, yani gerçek yaşam fiziki bir beden ile gerçekleşir. Yeryüzünde siz fiziki bir beden ile haşrolunuyorsunuz, ahiret hayatında da fiziki bir beden ile haşrolunacaksınız. Fiziki beden yoksa ne yapacaksınız? Öldüğünüzü varsayın ve bu dünyaya ait bedeniniz toprak altında çürüdü, tekrar diriliş içinde henüz sur üflenmedi. Ortalıkta fiziki bir beden yok ama, tekrar dirilişe kadar Allah size birşeyleri yaşatmayı takdir etmiş. Ne olacak şimdi; işte burada enerji özünüz devreye giriyor. Fiziki bedenin olmadığı ortamda enerji özünüz devreye giriyor. Geceden gündüze geçiş gibi, dünyadan ahiret hayatına geçiştede sizlere eşlik eden enerji özünüz.

   - ilk önce ilkelerinizi gözden geçirin, sizin için mutlak doğru Allahmı yoksa hollywood ve bilim dünyasımı?
 

İnsanlar maalesef hayatın sadece görünülen ve işitilebilinen boyuttan ibaret olduğunu sanır. Göremediği, işitemediği birşeyi yok sayar, ona inanmaz. Bu zihniyete göre eğer ortalıkta fiziki bir beden yok ise o zaman hayatta yok, yaşamda yok. Ölüm sonrası bedenlerimizin toprak olup gitmesi, bu zihniyetin algılarını zorlamakta. Onlar asırlarıdr şu söylemlerin arkasına sığındı; "bunlar (müşrikler) diyorlar ki: “İlk ölümümüzden başka bir ölüm yoktur. Biz diriltilecek değiliz” (Duhan Süresi, 34-35). Halbuki görmezlermi o ilk yaratılışı, bakmazlarmı kendilerine sorgulamazlarmı nereden geldiklerini; "De ki: Onu ilk defa yapıp meydana getiren diriltir ve o, her çeşit yaratmayı bilir" (Yasin Süresi, 79). Aslına bakarsanız günümüzde bedenlerimizin enerji boyutunu veya ölüm sonrasını inkar edebilen birisi yok. Güya inkar edenlerde o gerçeği inkar etmez, onlar sadece söyleyeni inkar eder. Bunu açalım; bazı insanlarda Allah alerjisi bulunur. Bu kişiler sadece işin ucunda Allah olduğu için o şeyi inkar eder ve karşı gelir. Örneğin; Allah, yalnız değilsiniz aranızda yaşayan cinler var dediği zaman bu kişiler bunu inkar eder ama amerikan uzay enstitüsü bizler yalnız değiliz, evrende uzaylılar var dediği zaman bu kişiler buna anında inanır. Evrende cinler adında bir varlığın yaşadığına inanmazlar ama uzaylılara inanırlar. Uzaylıların varlığı cinlerden daha uçuk olmasına rağmen uzaylıya inanırlar, cinlere inanmazlar. Neden, çünkü birisini Allah söylüyor. Allah kavramı geçtiği anda bunların alerjisi tutuyor. Örneğin; insan bedeni et ve kemikten öte, bunun birde enerji boyutu var dediğimizde bu zihniyet yapmayın hocam der. Hollywood ama avatar, inception ve matriks gibi filmlerde bu konuya değindiğinde bu makbul ve olabilir gözü ile bakılır. İşin ucunda İslam ve Allah varsa karşı gelinir, yoksa onaylanır. Özet; eğer inancınız konuya göre değilde, söyleyenin kimliğine göre şekilleniyorsa o zaman ilkelerinizi tekrar gözden geçirmenizi öneririz.

   - tıp alemi

Bedenimizin enerji boyutun varlığını bizler aslında bilimsel olarakta kanıtlayabiliriz, hatta bunu tıp literatürün iki yerinde bulabiliriz. Birincisi; ana rahmi, ikincisi ise "phantom limb" sendromu olarak adlandırılan vakalarda. Ana rahminde ortada bir sinir
sistemi bir beyin veya hormonlar yokken embriyonik hücreler neyin nerede büyümesi, nasıl bir şekil alması ve ne kadar büyümesi gerektiğini nasıl bilir? Bu soruyu kendinize hiç sordunuzmu? İşte biz bu tür konuları ele alırken bunları ve dahasını kendimize soruyor, araştırmamızı yapıyor sonrası yazılarımızı kaleme alıyoruz. Embriyonik hücreler ne yapmaları gerektiğini nereden bilir? Ana rahimdeki yavrularımız, insan modelinde bir enerji şablonu doğrultusunda var edilirler. Bu enerji şablonu nasıl çalışır? 3D yazıcıların çalışma sistemini gözlerinizin önüne getirin, ana rahmindeki çalışmada bu şekilde gerçekleşir. Nasıl bir 3D yazıcısı bigisayardaki bir şablon doğrultusunda kesimini yapıyor, o eseri ortaya çıkarıyorsa embiryonik hücrelerde enerji boyutundaki bir bebek modeli üzerinden bu yaratılışı gerçekleştiriyor. Sinir sistemi ve hormonların henüz var olmadığı bir ortamda tek mantıklı açıklama bu. Eğer ilk diriliş bu şablon üzerinden gerçekleşiyorsa o zaman tekrar dirilişte böylesine bir enerji modeli üzerinden gerçekleşeceği varsayımını yapabilirsiniz. Tüm bedenin çürüdüğü bir ortamda, hazır bir şablon var olması gerek, tekrar dirilişi gerçekleştirmek için. Not: elbette, Allah var ol der ve herşey var olur. Ancak Allah ilimden bahseder, herşeyi ilmimle kuşattım der (Talak Süresi; 12). Allah ol der ve oluverir deyip geçerseniz, Allahın bahsettiği ilmi yok saymış olursunuz. Şimdi; böylesi bir enerji şablonun var olduğunu, bedenlerimiz yok olsada o enerji şablon varlığını sürdürmeye devam ettiğini nereden anlıyoruz? "Phantom Limb" sendromundan. Kısacası nedir bu semdrom; tıp alemi uzuvlarını kaybetmiş bazı kişilerin o uzuvlarını halen hissettikleri iddiası üzerine o kişiler üzerine araştırma yapar ve buna bir isim koyar. Yani bazı hastalar bedenlerin bir uzvunu kabetmelerine rağmen, o uzvun orada var olduğunu halen hissetmeye devam ediyor. Tıp buna phantom limb der. Fiziki bir parçanın olmamasına rağmen onu halen orada hissedilebilme gerçeği, tıp literatürüne geçmiş bir realitedir. ÖZET: demek şuurun birşeyi hissedebilmesi için illa et ve kemikten bir bedene sahip olmamız şart değilmiş, demek fiziki bir parça olmadanda birşeyleri hissedebiliyormuşuz. Bu nasıl mümkün derseniz? Enerji boyutunuz sayesinde deriz. Yok olmayan ve ölmeyen tek unsur enerjiniz. Kendinize şimdi şu soruyu sorun; bir bacak veya kol ortalıkta olmamasına rağmen siz onun varlığını sanki varmış gibi hissedebiliyorsanız, bu neden bütün beden yok olduktan sonrada geçerli olmasın? 

   - enerji özünüz

Enerji özünüzle ilgili bilgileride ilk bizden duyuyorsunuz, başka bir yerde bu bilgileri bulmanız mümkün değil. Yeryüzünde var olma vaktiniz geldiği an, ana rahmine sizin beden şablonunuz indirilir ve embriyotik hücreler birer inşaat ustası gibi o enerji şablonu üzerinden yeni canlıyı inşa eder. O enerji şablonunuz sizinle birlikte büyür. O enerji şablonu hücrelerinizi bir kalkan bir kopya gibi sarar ve beden hücrelerinizi hem zamana karşı korur yani yaşlılığa karşı hem beden hücrelerinizin büyümesi ve filizlenmesi için onlara ihtiyaç duyduğu enerjiyi aktarır. Eğer uzak doğu inançları gibi evrende yaşam enerjisi diye birşeyden bahsedilecekse o zaman bu ancak insan bedenin enerji şablonu için geçerli olabilir. Ortalama 33 yaşlarına geldiğinizde o şablon beden hücrelerinize enerji aktarmayı keser. Bedeninizin büyümesi ve filizlenmesi durar. Siz bir olgunluk süreci yaşar sonrası yaşlanma ve yıkılma sürecine geçersiniz. Özet: ne zaman yoktan var edilmeniz gerekiyorsa enerji şablonunuz orada olması şart, bu gerek ana rahmindeki ilk yaratılış olsun gerek mahşer günü toprak içindeki diriliş. Enerji şablonunuz diriliş anlarında kullanılır. İlk diriliş bebek şablonu üzerinden gerçekleşir. O şablon sizinle büyür, belirli bir olgunluğa geldiği zamanda büyüme durur. Kaç yaşında durduysa sizin mahşer günü tekrar dirilteceğiz yaşta o olur. Enerji şablonunuzun sizi diriltme dışında bir görevi daha var, o da sizi zamana karşı korumak. Hiç merak etmedinizmi; çocuklar ve yetişkenler aynı boyutta yaşar aynı kalorileri alır aynı zamana maruz kalır ama onlar büyür ve güçlenir bizler ise yaşlanır ve çökeriz. Bunu mümkün kılan, onları bizden ayıran faktör nedir? Bu faktör enerji şablonuzdur. Onlardaki o enerji şablonu aktiftir ve onlarla birlikte büyür ve onları zamana karşı korur, o hücrelerin büyümesi için onlara gereken enerjiyi aktarır. Yetişkenlerde ise o şablon 33den sonra pasif duruma geçer. Hücreler üzerindeki kalkan ve koruma kalkar. O enerjiden mahrum kalan hücrelerde zamanın akışına yani yaşlanmaya karşı korumasız kalır. Hücreleriniz depoladıkları enerjiyi bir müddet kullanır. Bu sürece bedeninizin olgunlaşma sürece diyebilirsiniz. Bu orta-otuzlardan orta-kırklara kadar sürer. Hücrelerinizin içindeki o yaşam enerjiden kalan kalıntılarda tükendiği an, bedeniniz yaşlanma safhasına girer ve siz zamanın akışını bedeniniz üzerindeki etkisini net görmeye başlarsınız.

   - ruh ve enerji boyutumuz arasındaki ilişki


İki bedene sahipsiniz, fiziki parçadan oluşan bir bedene birde onun enerji özüne. Birisini diğerinin kopyası olarak düşünün, birisi birşey yaşıyorsa, hatıralar ve duygulara sahipse bunun bir bilgisayar programı gibi anında diğerinede yüklendiğini varsayın. Ruhunuz bu ikisinide canlandırmaya muktedir. Eğer fiziki bedeniniz yokluğa karıştıysa, ruhunuz; enerji özünüz üzerinden sizi canlı tutmaya ve yaşamanız gerekenleri yaşatmaya devam eder. Hayatta olduğunuz müddet, enerji özünüz ve bunun fiziki kopyası birbirine yapışık kalır. Bu ikisinin bir arada kalmasını sağlayan beyininizdir. Ne zaman şuurun bu kontrolü kalkar, ölüm veya uykuda olduğu gibi, o zaman ruhunuz o ölü bedeni bir kenara bırakıp enerji şablolonuz üzerinden sizi yaşatmaya devam eder. Enerji özünüzü, fiziki bedenin bir yedeği olarakta düşünebilirsiniz. Elektrikler kesildiğinde jeneratörlerin devreye girmesi gibi. Nasıl yeryüzünde önem arz eden işlevlerin bir yedeği bulunuyor, birisi arızalandığında yedeği herhangi bir aksaklığa sebep olmadan o işin devamını sağlıyor, fiziki bedeniniz ile enerji özünüzde arasındaki ilişkide buna benzer. Fiziki bedeniniz iflas ettiği an ruhunuz enerji özünüz üzerinden sizi yaşatmaya devam eder. Fiziki parçacıkların yaşadığı herşey enerji özünüzede kopyalandığı için, ölüm sonrası hatıralar ve benlikte bir kayıp olmaz.
Örneğin; eğer
kabir hayatı yaşamanız takdir edildiyse, o zaman ruhunuz enerji özünüzü canlandırır ve siz mahşer gününe kadar yaşamanız gerekenleri yaşarsınız. Ama eğer ölüm sonrası uykuda kalmanız gerekiyorsa o zaman ruhunuz sorgu ve sual melekleri ile yüzleşmenize kadar sizi, enerji özünüz üzerinden canlı tutar, sonrası enerji özünüz uykuya dalar, ruhunuzda Allah katına çıkar. ENERJİ ÖZÜNÜZ fizik bedenin YEDEĞİ, beden iflas ettiği an devreye girer!

enerji özünüzü fiziki bedeninizin içinde tutan güç beyininizdir. B
eyin ölümü gerçekleştiği an ruhunuz yedeğe geçer o da enerji özünüz. O yüzden tıbbi ve yasal ölümün tanımı, beyin ölümü ile gerçekleşir. Eğer beyin ölümü vukuu bulduysa siz o kişinin organlarını makinalar ile ne kadar çalıştırmaya devam etsenizde o kişiyi tekrar canlandırmanız mümkün değil.

Mahşeri sorgu öncesi, kabir azabın olduğunu nereden biliyoruz; Ayetlerden!

   1- kabir hayatın varlığını, kabirden çıkışı anlatan Ayetlerden anlıyoruz

Kabir hayatı olmayacak ve olamaz diyenler görüşlerini şu fikre dayandırır; birisi hakkında kesin hüküm verilmeden yani sevap ve günahlarımız teraziden geçmeden azap olmaz olamaz. Bu görüşü savunanlar, Allahın ceza veya nimet vermede bekleyeceği, teraziden geçinceye kadar kimseye dokunmayacağına inanır. Bu gerçektende böylemi olacak gelin birlikte Kur'an-ı Kerim bu konu hakkında ne söylüyor buna bakalım; "kim beni anmaktan yüzçevirirse, ona dar bir geçim vardır ve onu
kıyamet günü kör olarak haşrederiz.» (Taha Süresi, 124). Kör haşredilmek bir cezamı? Ceza. Allah o cezayı indirmek için Kitapların teraziye konulmasını bekliyormuşmu? Beklemiyormuş. O zaman terazi öncesi azap inebiliyormuşmu? İnebiliyormuş! "Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de saptırırsa, artık onlar için Allah'dan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz...." (İsra Süresi, 97). Kör, dilsiz ve sağır olarak yeniden dirilmek bir cezamı? Ceza. O zaman sevap ve günahlarınız teraziye konmadan birileri üzerine azap iniyormuşmu? İniyormuş! Özet; Kur'an-ı Kerimi okuduğunuzda cezayı hak eden insanlara, o azabın yargılanmadan önce indiğini görürsünüz. Zaten
kitaplarımızın sağımızdan veya solumuzdan verilişi ile hakkımızdaki hükmün ilahi huzurun önüne çıkmadan verildiğini anlamıyormuyuz? Mahşer günü insanları kör, sağır ve dilsiz haşreden yani yargıç önüne çıkmadan, bedenler üzerine azap indiren Allah neden kabir hayatında da bu azabı indirmesin? Ayetler bu kadar açıkken bu ilahiyatçılar hangi akıl, mantık ve delil doğrultusunda kabir hayatını inkar ediyor, edebiliyor!

   2- kabir hayatın varlığını, azaba uğramış kavimler ile ilgili Ayetlerden anlıyoruz

İlahiyatçılar şunu iddia eder; şartlar ne olursa olsun kabir hayatı diye birşey yok. Biz ama olduğunu iddia ediyoruz. Neye dayanarak bunu söylüyoruz? Bunu Kur'ana dayanarak söylüyoruz. Kur'an- Kerimde nuh, ad, semud, lut gibi helak olunan kavimlerin veya firavun ve samiri gibilerin kıssalarını okuduğumuzda, o Ayetlerde o  kavimlere bir daha peşlerini bırakmayacak bir azabın ineceği anlatılır; "bir sabah erkenden, kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı" (Kamer Süresi, 38). Bir saniyeliğine hep birlikte bir beyin fırtınası yürütelim; azabın size indiğini düşünün, o ceza size indiğinde, ölümden sonra durarmı? Ceza indikten sonra durar derseniz, o zaman "bir daha peşini bırakmayacak" söylemini nereye koyacaksınız? Özet; eğer bir azap bir kişiye veya bir topluluğa iniyorsa, o azap ölüm sonrası onları terk edermi? Mahşer gününe kadar rahat uyku çekmelerine izin verilirmi? Elbette verilmez! Siz galiba kendi hukuk sisteminizi Allahınkiyle karıştırıyorsunuz. Sizin hukuk sisteminizde zalimler belki tutuksuz yargılanıyor olabilir, serbestte kalıyor olabilir ama Allah bir cezayı birine kestikten sonra, o kişiye o andan itibaren infaz hükümleri uygulanır. Araya ölümde girse o kişi cezayı çekmeye devam eder.

firavun'un cesedi londrada, hani kabir azabı derseniz; siz bir kişi ölürken, ölüm meleklerin onun ruhunu aldığını görebiliyormusunuz? Göremiyorsanız bir ölünün çektiği azabı nasıl göreceksiniz? Bir beden nerede ise o kişinin kabride orasıdır. O kabir veya o ceset açıkta ise, bu onun orada azap görmediği anlamına gelmez yani firavun onca turist önünde azap görmekte siz sadece onu göremiyor ve işitemiyorsunuz o kadar.


   3- kabir hayatın varlığını, şehitler ile ilgili Ayetlerden anlıyoruz

Şu söz size tanıdık geliyormu? "Allah yolunda ölenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz" (Bakara Süresi, 154). Ölülere ölü demeyin onlar diridir, söylemi işte bu Ayete dayanır. Varsayalımki kabir hayatı yok. Varsayalımki siz ölüyorsunuz ve mahşer gününe kadar, o tekrar diriliş gününe kadar siz yoksunuz. Madem ölümden sonra bir yokluk olacağını iddia ediyorsunuz, o zaman arkadaşlar bu Ayeti nereye oturtacaksınız. Siz ölüm sonra yokluk olacak diyorsunuz, bu Ayet ise ölüm sonrası bazıları için yaşam olacağını söyler. Not: b
urada kullanılan şehit kavramı sadece vatanı için öldürülen birini kapsamaz, bu Ayet Allah yolunda ölen herkesi kapsar. Allah için çocuklarını giydiren, kocasına bir bardak çay getiren bir ev hanımını dahi kapsar. Size şimdi bir milyonluk soru; eğer iyi insanlar ölüm sonrası diri iseler ve nimetler içinde olacak iseler, kötü insanlara ne olacak? Onlar rahatmı bırakılacak, sizce? Arkadaşlar, İslam mantık dini, birazıcıkta mantığınızı kullanın. Kabir hayatı yok demek genel mantığa aykırı, Ayetlere aykırı, uyku haline aykırı. Kabir hayatı yok derseniz, uykuların ne tür ibret içerdiği, neyi simgelediğini es geçersiniz. Kabir hayatı yok derseniz şehitlerin ölüm sonraki hallerini nereye oturtacaksınız. Kabir hayatı yok derseniz azaba uğramış halkların halini nereye oturtacaksınız. Mahşeri sorgu öncesi azap olmaz derseniz, kabirden sağır ve kör haşredilenleri nereye koyacaksınız. Özet; eğer dini bir konu hakkında yorum getiriyorsanız, şahsi görüş ve inançlarınızı dışarıda bırakın ve yorumlarınızın Allahın ayetleri ile ters düşmemesine dikkat edin. Yorumlarınızı yaparken, tüm Ayetleri gözönünde bulundurarak bunu yapın. Eğer yorum yaparken tüm Ayetleri gözünüzün önünde canlandıramıyorsanız, Ayetler hakkında İslami konularda hakkında yorum getirmeyin. Bu sizin ve Müslümanların hayrına olur.

   4- kabir hayatın varlığını, büyücüler ile ilgili ayetlerden anlıyoruz

"....Andolsun ki bu bilgiyi satın alanın âhiretten nasibi yoktur, bunu iyice bilmişlerdi de. Fakat bir de canları pahasına satın aldıkları o şeyin ne pis şey olduğunu bilselerdi" (Bakara Süresi; 102). Siz eğer, mahşeri sorgu olmadan kimse infaz edilmez derseniz, kesin bir hüküm koymuş oluyorsunuz. Bu ayet ama size itiraz eder. Bu ayet, büyü yapanların sorguya çekilmeden cehenneme atılacağını söyler. Bu ayet bizlere, büyü yapanların dertlerini anlatma gibi fırsat tanınmayacağını, mazeretleri nedir bunun sorulmayacağını, bunların direk cehenneme atılacağını anlatır. Siz diyorsunuzki, mahşeri sorgu olmadan ceza olmaz, bu ayet bırakın kabir azabını, bazıların mahşeri hesaba bile çekilmeyeceğinden bahseder. Size bir milyonluk soru; mahşer günü sorguya çekmeyeceği birini Allah ölüm sonrası rahat bırakırmı, rahat uyku almasına izin verirmi? Hayır. Nasıl olsa mahşeri hesaba çekmeyecek, ölümden sonra direk infaza geçer.

   5- kabir hayatın varlığını, kafirler ile ilgilli ayetlerden anlıyoruz

"Gerçeklerin açığa çıktığı gün, secde etmeye davet olunurlar. Fakat (secde etmeye) güçleri yetmez. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı)" (Kalem Süresi; 42-43). Eğer, kitaplar açılmadan infaz olmaz, insanlar cezalandırılmaz diyorsanız, bu Ayeti nereye oturtacaksınız. Bu Ayet, kullar secdeye davet edilecek ama kafirlere secdeye varmak nasip olmayacak der. Allah, bir kafirin kafir olduğu hükmene nasıl varıyor, kitaplar açılmadan? Ha, demek mahşeri sorgu başlamadan bazıları için hükümler verilebiliniyormuş. Demekki ilahi infaz, sorguya çekilmeden önce başlayabiliyormuş.

Özetlersek

Bu ayetleri okuduğunuzda aklınıza şu soru doğmuş olabilir; mahşeri sorgudan öncesi infazın indiğine yönelik bu kadar çok ayet var, nasıl olurda ilahiyat profları, kendilerini Kur'an-ı Kerimin uzmanı olarak tanıtanlar bunu göremez? Bir değil iki değil, once Ayet bazı topluluklara ilahi cezanın mahşeri sorguya çekilmeden ineceğini söyler. Nasıl bunu göremezler. Onlar acaba başka bir Kitapmı okuyor, soruları aklınıza gelmiş olabilir. İnanın, bu bizimde aklımıza geldi. Ya çok cahiller, ya art niyetliler ya başka kitaplar okuyorlar, bilmiyoruz artık. Allah hidayete erdirsin diyelim. Aslında, dahada ayetler sıralabiliriz, ama yazı gereksiz yere uzar. Siz olayın özetini anladınız, umarım.