nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






orucun altında yatan hikmet


bu yazıyı çok farklı nedenlerden dolayı kaleme almayı gerekli gördük. bir; mübarek üç aylara gireceğiz ve neden oruç tutuyoruz, orucun altında yatan hikmet nedir bunu bilmeniz gerektiğine inanıyoruz. oruç ibadetini daha bilinçli yapmanız, oruç ibadetinden daha büyük feyz almanız için bu sorunun cevabını bilmelisiniz. iki; sağlığa kavuşmak istiyorsanız oruç tutmalısınız. oruç ile hastalıklar arasındaki bağ nedir, bu ve dahasını önümüzdeki yazı dizilerinde sizlerle paylaşma niyetindeyiz. konumuza girmeden, cemaat ve tarikatlara bir kaç sözümüz olacak. iyi kulak verin. sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz.


düşünce nasıl yasaklanır 

kimse kalkıp düşünce ve fikir üretmek burada yasaktır demez. bunu çok sinsi yaparlar. çok sinsi yoldan sizi sustururlar. nasılmı? "sen arapça biliyormusun", "bu ilim çok karmaşık sen anlamazsın", "sen kaç eser kaleme aldın" veya "sen kaç ilim biliyorsun",  "senin yaşın daha neki" gibi kavramlar kullanırlar. işte bu kavramlar sayın okurlarımız karşı tarafı susturmanın, bir düşünce ve bir fikre karşı gelmenin, başkalarını kendi düşüncelerinize boyun eğdirmenin sinsi bir yoludur. hocam ama en basiti arapça bilmek gerekmiyormu? bakın arkadaşlar, herkes herşeyi bilemez eğer bilmeye ve öğrenmeye kalkışırsa bir konuda sivrilemez. sonuçta bir konuya ayırması gereken zamanı farklı konulara harcamış oluyor. bunun en güzel örneği tıp ilmidir. tıp ilmin kullandığı dil latince ve eski yunancadır, siz ama dünyanın hiçbir yerinde latince ve eski yunanca konuşan uzman hekimler bulamazsınız. sistemi nasıl kurmuşlar? görev dağıtımı yapmışlar! tıp ilmi farklı parçacıklardan oluşur (latin dili, biyokimya, anatomi, fizyoloji, patoloji vs) ve adamlar bu alanların her birinde uzman yetiştirmiş. bunların hiçbiride kalkıp herşeyi öğrenmeye kalkışmıyor, her biri kendi alanında nasıl en yükseğe ulaşabilirim (nobel ödülleri) bunun hesabını yapıyor. yani batı dünyasının başarı sırrı, görev dağıtımında yatıyor! siz ise bir kişinin her dalda her konuda uzman olmasını bekliyorsunuz. sonuç? çocuk hayatını ezberle geçiriyor. yaşamını düşünme ve üretmekten yoksun bir şekilde geçiriyor. örneğin; birileri arapça üzerinde ihtisas yapmış, onların meallerinden faydalanmak varken, neden 5-10 yılımı arapça dilini öğrenmekle geçireyim? zamanın varsa bunu yap, ama çözmen gereken sorular varsa birşeyleri üretmen gerekiyorsa, dünya seninle yarışıyorsa o zaman buna ayıracak zamanımız yok. bırakın herkes en iyi yapabildiği işi yapsın, birileri dil öğrenmede iyidir başkaları pozitif bilimlerde başkalarıda analitik düşüncede. örneğin; elmalılı hamdi yazır arapça dilinde uzamanlaşmış, bende pozitif bilimlerde uzmanım. onun sahip olduğu bilgi bende yok, benim sahip olduğum ilimde onda yok. ne yapmalıyız o zaman? herkes diğerin ilmini öğrenip yalnız başına dünya ya meydan okuma yerine, akıl derki; işbirlği yapın. gücünüzü ve ilminizi birleştirin. yani gücünüzü birleştirin, karşı tarafa kendi bilgilerinizi şart koşmayın. ortak üretime odaklanın!!! ben mesela ne yapıyorum; elmalılı hamdi yazarın o temel kuran- kerim mealini alıyorum, bende olan ilimle o meali bir üst safhaya taşımaya çalışıyorum. ben elmalılı hamdi yazır ile rekabet etmiyorum, onun ilmini yok saymıyorum, ondaki ilmin üzerine nasıl katkıda bulunabilirm bunun hesabını yapıyorum. doğru yol ve yaklaşım budur. bu noktada bazılarınızın aklına bir kaç dalda ilim bilen eski alimler gelebilir. eğer geliyorsa unutun o alimleri. o alimler bizlere sağlıklı örnekler teşkil etmiyor. neden? o alimler belki bir kaç farklı dalda ilim bilmiş olabilir ama bu alimler bu ilimlerin ya hiçbirinde sivrilememiş ya da sadece ve sadece bir dalda sivrilmiş diğer daldaki ihtisasları zaman kaybından ötesine geçememiştir. bize her telden orta şeker çalan ve anlayan kişilere değil, bir dalda sivrilen, ilmi ile dünya ile rekabet edecek kişilere muhtacız. özeti; "şunuda bilmen gerek" şunuda bilmezseniz bunu yapamazsanız" "benim gibi arapça bilmeden yapamazsın" deme yerine, "ben bu alanda çalışma yaptım, ben sana nasıl yardımcı olabilirim" "zaman kaybetmeme açısından benim bilgi ve çalışmalarımdan da faydalanabilirsin" demeniz ümmet için daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır. 

evet, eski zaman bir İslam alimi ömrünü medreselerde kitap okumak ve öğrenmekle geçirdi. belki bundan dolayı onların eserlerini sorgulamaya veya onların eserlerinin üstüne birşey koymaya kendinizi laik görmüyorsunuz. ama arkadaşlar biraz kendinize güvenin. o alim bir konuyu öğrenmek için bağdat, şam ve mekke arasında belki yıllarca gidip geldi. siz o alimin 10 yılda öğrendiği bir bilgiyi, google amca sayesinde beş dakikada öğreniyorsunuz. biraz kendinize ve günümüzün ilmine güvenin. eski alimleri kutsallaştırmayın ve gözünüzde büyütmeyin. sevgi ve saygı duyun ama kutsallaştırmayın. onların hataları ve eksikleri ile birer beşer olduğu, kaleme aldıkları eserlerinde Allah kelamı Kuranı Kerim olmadığını lütfen unutmayın. sorgulanamayacak ve üstüne birşey konulamayacak tek eser Kuranı Kerimdir, diğer herşey beşeridir yani kusurlu ve eksiktir, tamamlanmaya ve düzeltmeye muhtaçtır. o yüzden hiçbir beşeri ve beşeri eseri gözünüzde büyütmeyin, büyütürseniz o şahsın ilmi üzerine bir gram ilim koyamazsınız. ilim bir bayrak yarışıdır ve sizde bu bayrağı bir sonraki seviyeye taşımalısınız. ilmin sınırı yok, ne bugünün ne de yüz yıl önceki ilmin seviyesiyle yetinin. yetinirseniz başkaları çağ atlar siz geri kalır, onların kulu kölesi olursunuz. onların akıttığı kanı yaydığı adaletsizliğe ve işledikleri zulme dur diyemezsiniz. devletinize, milletinize ve ümmetinize yapılan saldırıları engelleyemezsiniz. İslamın ilk emri "ikra- oku". ikra emrini yerine getirebilmeniz içinde ilk önce hür olmalısınız. hür olabilmeniz içinde ilk önce kendi aklınızı kullanmalısınız. kendi aklını bir cemaate bir tarikata veya herhangi bir guruba emanet eden biri hür değildir, hür olmayanda ikra emrini yerine getiremez. siz ne kadar çok kitap okusanız ve ezberlesenizde bunları kendi hür iradeniz kendi akıl tercihiniz ile yapmadığınız için siz içi boş bir kütüksünüz, sırtında kitap taşıyan bir merkepsiniz, dahası değil. içi boş bir kütük olmak istemiyorsanız, sırtında kitap taşıyan bir merkebe dönüşmek istemiyorsanız başkaların tezi ile değil kendi aklınızla doğrularınızı savunun, başkaların emriyle değil kendi hür iradenizle okuyun ve üretin. eğer bugünki yaşantınızı, okuduğunuz kitapları kaleme alan geçmiş alimler görseydi; "siz halen benim eserlerimimi okutuyorsunuz, aradan yüz veya bin yıl geçti, benim araştırma ve eserlerimin üzerine birşey koyamadınızmı", deyip "yazıklar olsun size" diyecek olan ilk onlar olurdu bunuda biliniz.

oruç ibadetin altında yatan ilmi derinlik nedir?


kısa ve öz; insanlar gün içinde sürekli birbirinin hakkını yer. bu hak yemeler bazen bilmeyerek, istem dışı gerçekleşir, bazende bilerek ve isteyerek. istemdışı gercekleşen hak yemeler günlük hayatımızın kaçınılmaz bir parçası. örneğin; torunlarınızın gürültüsü komşuyu rahatsız eder veya arabanızı kaldırıma park eder ve yayaları rahatsız edersiniz veya moraliniz bozulur bunu cevrenize hisettirirsiniz vs. hak yemeler bazende bilerek ve isteyerek gerçekleşir. özet: iki tür hak yeme var. birisi istemdışı, günlük hayatın bir parçası olarak gerçekleşir. diğer hak yeme ise bilerek ve isteyerek gerçekleşir. ikisininde çözümü var. birinci çözüm yolu o kişiler ile helalleşmek ve onların gönlünü almak. kul hakkından kurtulmanın bir diğer yolu ise oruç tutmak. çok ilginçtirki oruç bizi bu hak yemelerden temize çıkarıyor, üstüne bunu hakkını yediğimiz kişiler ile muhatap olmadan yapıyor. oruç bunu nasıl yapıyor bizi nasıl temize çıkarıyor, bu yazımızın konusu bu.

1. bilmeyerek işlenen kul haklarından oruç bizi nasıl kurtarır?

hayatın şartları bizleri, istemdışı hak yemelere itiyor. örneğin trafikte birinin önüne arabanız ile dalıyorsunuz veya işyerinde müşteriye asık süratla hizmet ediyorsunuz. bunların her biri birer kul hakkı yemedir. hayatın akışında siz sürekli hak yiyorsunuz ve hakkını yediğiniz insanların bir çoğunu ne tanıyorsunuz ne de onları bir daha görme şansına sahipsiniz. tanımadığın ve tekrar görme şansın olmadığı insanlar ile nasıl helalleşebilirsin? ramazan orucu ile! nasılmı? Allahu Teala, insana günlük rızkını gece ve gündüz olarak iki öğün indirir. ramazan orucunda siz, bir öğünden feragat ediyorsunuz ve bunu Allah için yapıyorsunuz. ramazan ayında siz Allah rızası Allahın gönlünü kazanmak için, gündüz öğününden feragat ettiğinizi Allaha söylüyorsunuz. Allah, sizlerin kendisinin rızasını kazanmak için bir öğünden feragat ettiğinizi görünce, o rızkı sizden esirgemiyor o rızkı sizin için daha hayırlı birşeye dönüştürüyor. Allahu Teala o gün size indireceği rızkı alıyor ve sizin adınıza bir hesap açıyor ve rızkınızı o hesaba yatırıyor. otuz gün boyunca oruç tutuyorsunuz ve her günün rızkı o hesapta birikiyor. bunu bir ailenin yeni doğan bir çocukları için banka hesabı açıp her ay oraya belirli bir miktar para yatırmasına benzetebilirsiniz. o çocuk üniversite veya evlilik çağına geldiğinde bir birikimi olsun niyetiyle açılmış bir banka hesabı. çocuğunuza açtığınız hesap bir gün çocuğunuza döner veya siz dilediğiniz zaman kendiniz içinde kullanabilirsiniz. Allah nezdinde size bir oruç hesabı açıldığında ise o birikim size geri dönmez. siz bisefer o rızıktan feragat ettiniz. hesapta biriken rızıkımız ile Allah ne yapıyor o zaman? çok basit; ramazan ayında siz bir ay boyunca rızkınızdan feragat ediyorsunuz. bu birikiminize Allah, sizin samimiyet ve niyetiniz oranında kendi merhamet ve lütfunu ekliyor. sonrası kime istemdışı haksızlık ettiyseniz o mağdur ruhlara o birikimleri dağıtıyor. bu sayede Allah sizi o yılki istemdışı kul haklarından temize cıkarıyor. mağdurlar arasında huzur arayana o oruç huzur olarak iniyor, rızık arayana rızık, şifa arayana şifa olarak iniyor vs. şimdi bir düşünün; hardal tanesi kadar suçlardan hesaba çekileceğimiz bir günde, ramazan orucu sayesinde ne kadar büyük bir hesaptan kurtulduğumuzu görebiliyormusunuz? bir de ramazan orucunu tutmayanların mahşer günündeki hesaplarını bir düşünün. siz oruç tutarken bazıları yer ve içer. siz oruç ile o yıl temize çıkarılıyorsunuz, onların ise her yıl günahları birikiyor ve onlar o günah yükü ile öbür hayata intikal ediyor. siz oruç tutarken onlar bu dünyada sizle dalga geçiyor, öbür dünyada da siz onlar ile dalga geçeceksiniz.

o yıl başınıza güzel birşey geldiğinde, kimbilir belki bunun sebebi komuşunuzun o yıl tuttuğu oruçtur ;)

   - istemdışı kul hakkı gaspı fıtratsal bir alışkanlık haline gelirse

bazı insanların günlük hal ve hareketleri alışkanlık, fıtratsal yapıların bir parçası haline dönüşmüş. kabalık, asabilik ve zorbalık doğal yapıların bir parçasına dönüşmüş. bunlar isteyerek kötülük yapmasada, o halleri ile çevrelerine her gün zulüm ediyorlar ve bir çoğuda bunun farkında bile değil. bu insanları tabiki ramazan orucu temize çıkarmaz. onlar arınmak için ramazan orucu dışında, ekstra oruç tutmaları gerek. ramazan orucu sıradan şeyleri temizler, bunların yükü artık sıradışı haline gelmiş. bu durumda bu kişiler fıtratlarını temize çıkarmak ve insanlara ettikleri zulümün bedelini ödemek için ilk önce içten bir tövbe sonrası ramazan orucu dışında 40 gün arka arkaya oruç tutmaya niyet etmeleri gerek ve bunu üç yıl arka arkaya tekrarlamalılar. üç yıl sonrası belki hem o kul hakkı yeme yükünden, hem fıtratını kirleten o negatif enerjilerden arınabilirler.

    - kul hakkı ödenebiliyormu?


"Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür." (Nisa Süresi, 116). toplumda şöyle bir yanlış algı var; Allahın herşeyi bağışladığı, tek bağışlamadığı şeyin kul hakkı olduğu. bu yanlış! Allahın tek bağışlamadığı şey kendisine şirk koşulması. diğer bütün günahları Allah kişinin samimiyeti, niyeti, tövbesi ve kendi lütuf ve merhameti doğrultusunda bağışlar. istemdışı gerçekleşen kul hak gasplarıda Allahın lütuf ve merhameti kapsamına girer. bu merhameti nasıl elde ederiz bunun yollarınıda ayetleri ile bize aktarmış. örneğin; kul hakkından kurtulmak için fakirleri doyurun ya da oruç tutun denilmesi gibi. oruç tutarak borcumuzu neden Allaha havale ediyoruz? değerli okurlarımız, siz kime nerede ne kadar ne yaptığınızı çoğu zaman bilmiyorsunuz veya helalleşmek için o kişilerin nerede yaşadığını bilmiyorsunuz veya hayatlarında neye muhtaç olduklarını, tür sıkıntı ve istekler içinde olduklarını bilmiyorsunuz. bunların hepsini ama Allah biliyor. bütün hesaplar Allah katında tutulur. örneğin, siz oruç tutarak kumbaranıza parayı yatırıyorsunuz, dağıtımın miktarı, adresini ve şeklinide Allaha bırakıyorsunuz. eğer bakiyeniz yetmezse, o zaman Allah sizin arınma ve temizlenme cabanız, oruç ibadetine gösterdiğiniz muhabbet, tövbenizdeki samimiyet oranında merhamet ve lütfundan hesabınıza ekliyor ve sizin adınıza ödenmesi gereken borçları ödüyor. bunu banka hesabınızdan yapılan ödemelerde yeterince bakiye olmadığında bankanın sizin adına, bankaya geri ödemeksizin o ödemeleri yapması gibide düşünebilirsiniz. ne güzel bir banka ne güzel bir hesap tutucu!!!

2. isteyerek ve bilerek kul hakkı yemek

kul hakkı Allahu Tealanın bağışlayacağı günahlardan birisi. ancak Allahu Teala bu bağışlanmaya önşartlar koymuş, örneğin; Allahın adaleti. Allahu Teala kalkıp bir mağdurun arkasından bir suçlu ile iş çevirmez. kul hakkı ile Allaha başvurduğunuzda Allah, adil sıfatı gereği mağdura ödenecek bir bedel sizden ister. bir başka önşart ise; niyetiniz. eğer kul hakkın bağışlanması için Allaha başvurursanız, Allahu Teala ilk önce tövbenizdeki samimiyete, o suçu halen işleyip işlemediğinize bakar. kul hakkı ile Allaha başvurduğunuzda ilk önce tövbeniz ve niyetinizdeki samimiyete bakılır. eğer bu basamağı geçerseniz yani tövbeniz samimi görülürse, o zaman Allahın adil vasfı devreye girer ve ilahi adalet doğrultusunda sizden bir bedel istenir. kendi günahlarınız için tövbe etmeniz yeterli. ama bilerek ve isteyerek bir kul hakkı yediyseniz mağdura yani sahibine gidecek bir bedel ödemeniz gerek. bu bedel ne olmalı, bunu Kur'an-ı Kerim açıklar. Oruçla ilgili ayetleri gözden geçirirseniz, bir hak yeme durumu söz konusu olduğunda Allahu Teala ilk önce fakirleri doyurun, imkanınız yoksa oruç tutun der. Oruç kelimesinin geçtiği ayetleri incelediğimizde Allah ilk önce kendi elimizle temize çıkmamızı yani fakirleri bizzat kendimiz doyurmamızı istiyor. eğer buna imkanımız yoksa o zaman oruç tutup borcu kendisine havale etmemizi istiyor.

    - eğer kazancınıza ve malınıza haram karıştırdıysanız

haram kazanç ve mal ile siz hayır yapamazsınız. nokta!!! bırakın fakirleri doyurmayı, size ait olmayan mal ile siz Allah adına hiçbir şey yapamazsınız. o mal size ait değil veyahut o mala haram karıştırdınız, öyle veya böyle o süt artık beyaz değil. süt lekelendiğinde ve o leke o süt ile tamamen karıştığında, artık süt ile lekeyi ayırtedemez, birbirinden ayrıştıramazsınız. helal malınıza haram karıştırdığınızda da durum budur. yediğiniz haramdan temizlenmek için helal elde ettiğinizdende feragat etmek zorundasınız. başka çareniz yok. ne kadar haram ile haşır neşir olursanız, helal mal ve haram mal o kadar iç içe girer. gün geçtikçe birini diğerinden ayrıştırmanız imkansız olur. tek çareniz elinizden herşeyi çıkarıp yokluk içinde kalmanız. ne kadar haram o kadar kendinizi yokluğa atacaksınız. sizin ödemeniz gereken bedel bu. siz o haksız kazancın getirdiği rahat yaşamı yaşamaya devam edeceksiniz, sonrada cami yapıp, fakirleri doyurup veya oruç tutup ben temizlendim diyeceksiniz, öylemi? yok öyle birşey. siz o haksız kazancın getirdiği yaşam tarzından feragat etmediğiniz müddet, hiçbir hayır hiçbir oruç, ramazan orucu dahil sizi temize çıkarmaz.


kendi günahlarınızdan arınmak için samimi bir tövbe etmeniz yeterli. istemdışı kul haklarından arınmak istiyorsanız size ramazan orucu yeterli. isteyerek ve bilerek kul hakkı yediyseniz o zaman samimi tövbenin ötesinde bir bedel ödemeniz gerek. bu bedelinde ne olduğunu kur'an-ı kerim bize anlatır. ilk önce o kişiler ile hellaleşme yolunu aramalısınız, buna imkanınız yoksa o zaman mağdurların adına fakirleri doyurmalısınız, bunada imkanınız yoksa mağdurların adına, ramazan orucu dışında ekstra oruç tutacaksınız. ettiğiniz haksızlık soyut boyut değilde haksız kazanç gibi somut boyutta ise o zaman o haksız kazancınızı karşılıksız elinizden çıkaracaksınız sonrası oruç ile temizlenmeye çalışacaksınız. Allahın bizlere gösterdiği yol bu!!!

özet

günlük hayatımızda bizler sürekli birbirimizin hakkına gireriz. bir gram o senin, bir gram sen onun vesai. Allahu Tealada bizleri bu tür küçük ve ince işlerden dolayı mahşeri sorguda hesaba çekmek istemez. eğer çekse, o küçük hesapların hesabı bizleri belki onlarca yüzlerce yıl sorguda kalmamıza sebep olacak. Allahu Teala müslümanlara olan merhameti gereği bizleri bu eziyetten bu derin ve detaylı sorgulamadan muaf tutmak ister ve muaf kalmanın yollarını bize gösterir. bu yollar müslümanlara indirilen ibadetler. hangi konu bizleri mahşeri sorguda sıkıntıya sokacaksa o konuda Allah bir ibadet şekli indirmiş. hatta o ibadetleri merhameti gereği zorunlu, farz kılmış. bir ibadet eğer farz kılınmış ise bu Allahın haşa zorba olmasından dolayı değil, Allahın bizi çok sevdiği için. ebeveynlerin çocuklarına okula gitmeyi yemek yemeyi zorunlu kılması gibi. çocuklarımıza faydalı olduğuna inandığımız birşeyi biz ne yapıyoruz; çocuklara tercih hakkı bırakmaksızın o şeyi yaptırıyoruz. bizlere farz kılınan ibadetlerede bu gözle bakmanızda yarar var. farz kılınan ibadetler sınanmamız veya bize sevap kazandırsın diye farz kılınmamış, o ibadetler günahlardan arınalım, mahşer günü kıçımızı kurtaralım diye farz kılınmış!!! Ramazan orucu işte böylesine indirilen ve farz kılınan bir ibadet. Ramazan orucu ile siz o yıl istemdışı kul haklarından arındırılıyorsunuz. Ramazan orucun Allah nezdindeki karşılığı bu. nefsi terbiye, fakirler ile empati, beden detoksu gibi boyutlarda, orucun yeryüzü ile kısıtlı artıları. şimdi, bir de oruç tutmayan insanların hallerini o mahşeri sorgulamada hayal edin. her ince detaydan hesaba cekildiği, bu sorgulamanın yıllarca sürdüğü ve sevapları ile borçlarını ödemek zorunda kaldığı, sevapları kalmayıncada hardal tanesi kadar yediği hakları o kişilerin günahlarını üstlenerek ödediği, o mahşeri sorgulama anını bi hayal edin. cok korkunç değilmi? o yüzden aman orucunuzu ihmal etmeyin. farz kılınan ibadetlerin hiçbirini kaçırmayın!!

namaz ve oruç, bizlere farz kılınmış iki büyük ibadet. aralarındaki en büyük fark; namazı kaçırdığınızda onun kazası size farz değil ama bir gün orucu kaçırırsanız onun kazası size farz kılınmış. namazı asla ve asla kaçırmamanıza cok önem verilir. orucuda asla ve asla kaçırmamanız tavsiye edilir. birisini kaçırdığınızda ama yapacağınız bişey yok, diğerini kaçırdığınızda onun kazasını tutma zorunluluğu var. bu sizlere Allahın oruca ne kadar değer verdiğini göstermeli. kendi hayrınız için oruçlarınızı kaçırmayın. belirli sebeplerden dolayı kaçırırsanız lütfen ve lütfen onun kazasını yapın.