nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






dua ve zikrin kurallar��



Dualar ve zikirler hakkında çok soru alıyoruz. şu kadar sayı şu duayı okursan şu olur, şu kadar şunu zikredersen şöyle korunursun gibisine. Bu tür zikir ve duaların İslamda yeri varmı? Cevabımız kısa ve öz; yok!

Değerli dostlar, bir musibet size isabet ettiyse veya edecekse bu musibet size zikir çekmediğinizden ötürü inmez, birşey yaptığınızdan ötürü iner; "Başınıza gelen her musibet, sizin ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Bununla beraber Allah, kusurlarınızın pek çoğunu da affeder" Şura Süresi; 30). Musibetlerin kaynağı zikir eksikliği değil, dolayısıyla zikirler ile bunların üstesinden gelebileceğinizi sanmayın. Müsibetler günahlardan gelir, nerede ne günahı işlediniz bunu
araştırıp telafi etmenin, düzeltmenin yollarını arayın. "Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik. Şahit olarak da Allah yeter" (Nisa Süresi; 79). Ayetler yoruma açık değil, ayetler çok net ve açık; başınıza ne sıkıntısı geliyorsa veya gelecekse, işlediğiniz günahlardan gelir. Sıkıntıya düştüğünüz zamanda yapmanız gereken zikirlere sarılmak değil, nerede ne hatası yaptınız onu araştırmak. Zikirlere yönelenler tamda bundan mahrum olur; zikirler anaya bakmanıza engel olur, hatalarınız ile yüzleşmenize engel olur, hatayı hep başkalarında aramanıza sebep olur, tövbe etmenize engel olur. Özetlersek: eğer kötülüklerden korunmak istiyorsanız bunun tek yolu, kötülüklerden uzak durmak. Kötülükleri kötülükler üzerinize çeker. Kötülükleri üzerinize çektiğiniz zamanda tövbe etmediğiniz helalleşmediğiniz müddet zikir ve dualar ile, o kötülükleri üzerinizden kaldıramazsınız. Örneğin; birisi size bir yanlış yaptığında Allah o kişiye, hatasından dönmesi için 24 saat mühlet verir. Dönmezse kişiye cezayı indirir. Siz bu cezayı görmesinizde o kişinin ruhsal dünyasında, aile ve iş hayatında aksaklıklar çıkmaya başlar. Bu ilahi ceza, o kişi yanlışından dönmediği müddet üzerinden kaldırılmaz. Zikirlere sığınanlar bu cezaların tövbe etmeden kaldırılabileceğine inanır. Onların inancına göre, cezadan kıytırabilirsiniz. Adliye gidip hakim ve savcıyı satın alıp cezadan kurtulmak gibi. 

Amaç dışı kullanılan zikir ve dualar kişiyi şeytanlar alemine iter
Herşeyin bir usul ve kaidesi var, usule sadık kalın. Usulun dışına çıkar sistemde açıklar aramaya kalkışırsanız, bu sizin hayrınıza olmaz. Örneğin; musibetlerden korunmak istiyorsanız günahlardan uzak duracaksınız veya; yeryüzü malı istiyorsanız çok çalışacaksınız veya; sağlıklı yaşamak istiyorsanız sağlığa zararlı yaşantıdan ve gıdalardan uzak duracaksınız, veya; belirli bir makamı arzuluyorsanız yıllarca üniversitelerde ter dökeceksiniz veya; yoğurt yapmak istiyorsanız süt kullanacaksınız vs vs vs. Allahu Teala, her bir rızka birşeyleri vesile kılmış. Siz o rızkı veya makamı Allahın rızası ile elde etmek istiyorsanız, Allahın takdir ettiği yollar üzerinden ilerlemek zorundasınız. Zikirlere başvuran kişiler, işte bu kaidelere inanmaz. Onlar sistemi nasıl manipüle ederim onun üzerinde kafa yorar. Örneğin; musibetlerden kurtulmak istiyorsan günahlarınla yüzleşmene gerek yok, şu duayı okursan bin melek seni korur veya; sınavlara çalışmana gerek yok, şu duaları okursan sana yardımcı olunur veya; sağlıklı kalmak için sağlıklı yaşamana gerek yok, şu zikirleri yapman yeterli gibisine gibisine gibisine.
Herkes sisteme tabi olurken, onlar sistemin açığını yakalamaya çalışır. Kısa yoldan çalışmadan emek sarfetmeden aynaya bakmadan hedefe ulaşmaya çalışır. Bu düzembazlığın onlara hayırlı bir geri dönüşü olurmu; olmaz. Olmuyorda zaten. Sonuç; ruhsal sıkıntılar artıyor. Neden? Şeytanlar tepelerine biniyor.

Dua ve zikirler nasıl çalışır bunu açalım;
Duanız bir dilekçe formudur. Bu dilekçe göğe vardığında gök kapısında bekletilir ve içeriğine bakılır; dilekçe ne niyetle yazılmış, kimin için yazılmış, dilekçede eksik ve noksan yerler varmı, talep ettiğiniz şeyin altına dolduruyormusunuz gibisine içeriğine bakılır. Kabül görürse girişe izin verilir, değilse duanız size geri döner. Usulünden içeriğine kadar incelenir.
Her duanın gökten içeriye girebildiğini sanmayın. Sadece hak, gök kapısından içeri girer. Örneğin; zikir çekerken kıbleye değilde şıhınızamı yöneldiniz, Allahı değilde şıhınızımı düşündünüz, kafamı sallıyorsunuz, kendinizdenmi geçiyorsunuz, bunlar direk usulden elenir. Örneğin; gün içinde ailenize zulüm ediyor gecede zikirmi çekiyorsunuz, gün içinde anne ve babaya saygı yok ama cemaatle zikirmi çekiyorsunuz, gün içinde haram yiyor akşamda zikirmi çekiyorsunuz, bunlarda niyetten elenir. Örneğin; ettiğiniz zikirler Allahın hangi vasıflarını taşıyor, siz bu vasıflara laik bir yaşantı sürdürüyormusunuz. Duanız hangi talepleri içeriyor, siz o duayı hak ediyormusunuz, bunlarda içerikten elenir. Niyetten usule ve içeriğe kadar herşey incelenir. Hadi zikir çekelim, nasıl olsa Allahı anıyoruz, bundan ne zararı gelir demeyin, usul ve kaidenin dışına çıkarsanız büyük zarara uğrarsınız. Örneğin; siz şıhınızın huzuruna çıktığınızda kafa sallaya sallaya, şuuru kaybetmiş haldemi çıkarsanız? Hayır, çok huşu ve saygı içinde çıkarsanız. Allahın huzuruna ama rock konserlerini anımsatan görüntüler ile çıkıyorsunuz. Allah sizi dikkate alırmı; almaz. Ne yapar? İndirin bunların üzerine şeytanları der. Size olanda bu; her zikriniz gökten geri dönüyor, sizin üzerinize geri dönüyor. Ne olarak geri dönüyor? Sihir olarak. Bunu açalım; zikirler ve dualar bir dilekçe formu. Neyin dilekçesi? Kaderinizi değiştirme dilekçesi. Duanız kabul olursa kaderinizi değiştirecek bir sihir ortaya çıkar. Kabul olmazsa, ilahi onaydan yoksun bir sihir ortaya çıkar. Yeryüzünde de kim bu enerjiyi kullanır? Şeytanlar. Okuduğunuz yüzlerce binlerce zikir, birer dilekçe formu olarak göğe çıkar. Gökte kabul görürse, bir sihre dönüşür ve kendi dualarınız ile kendi geleceğinizi şekillendirme nimetine kavuşursunuz. Kabul görmezse o dilekçeler size geri döner, şeytanların eline geçer ve onlar o dilekçeleri hayatınıza müdahale etmek için kullanır. Dualar ve zikirler hayatınızın hangi alanlarını kapsıyorsa o alanlara şeytanlar müdahale etmeye başlar. Sıkıntılarınıza yardım edildiğini görürsünüz. Siz kendinize yardım edildiğini gördükçe daha fazla zikir çekersiniz. Daha fazla zikirde daha fazla şeytanların hayatınıza müdahale anlamına geliyor. Bu kendinden beslenen bir döngü. Sizi içine aldığında sizi bağımlı kılan, çıkmanıza izin vermeyen bir döngü. Tarikatlar bunu kullanır. Zikirler ile sizi transta tutar. Keni aklınızı kullanmanıza mani olur. Ne kadar çok zikir, o kadar çok robotlaşırsınız. Bu zikirler üstünüze çektiğiniz bazı olumsuzluklardan sizi koruyor gibi görünsede, bilinki bu çözümler bir ağrı kesici gibi geçici olur. Uzun yolda daha büyük felaketleri üzerinize çekersiniz. Siz sadece size isabet edecek belayı erteliyor üzerinizde birikmesini sağlıyorsunuz. Günlük, küçük ataklarla o belaların gazını alma şansına sahipken, zikir ve dualarla onları biriktiriyor kendinizi daha büyük felaketlere sürüklüyorsunuz. Kendinizi o zikirler ile bir transa sokuyor, gerçeği görmekten uzak tutuluyorsunuz. Ayetleri çiğnemiyorsanız, korunmayada ihtiyacınız yok. Rahat olun, her gün onlarca ayetül kürsi çekerek kendinizi gereksiz yere obsesif kompulsif davranışlara sürüklemeyin.

Allah ile yapılan taahhütname
Yeryüzüne indirilmeden siz Allahu Teala ile bir anlaşma yapıyorsunuz; siz kötülüklerden uzak duracaksınız Allahın ayetlerini çiğnemeyeceksiniz, buna karşılık Allahta yeryüzünde size dokunmayacak sizi cezalandırmayacak. Antlaşma basit: iyiliğe karşı iyilik, kötülüğe karşılıkta kötülük. Taahhütnamenin özeti bu. Tarikatlar ama israrlı bir şekilde kötülüklerin Allahtan geldiği inancını yaymaya çalışır. Onlara göre musibetler Allahtan gelir, onlara göre bu yeryüzü imtihanın bir parçası. Ayetler çok açık olmasına rağmen, benden size kötülük inmez, başınıza bir kötülük geliyorsa aynaya bakın demesine rağmen, tarikatlar bu gerçeği kabullenmez. Musibetlerin Allahtan geldiğine inanır. Musibetler Allahtanmı geliyor, kişinin kendisindenmi? Küçük bir detay gibi görünsede, tedavide izlediğiniz yollar birbirinden çok farklı olur. Allahtan geldiğine inanan birisi, sorunlarını dua ve zikirler ile çözmeye çalışır. Kaynağı Allah gördüğü için, Allaha bol zikir çekersem belki Allahı ikna eder bana indirdiği sıkıntıları kaldırır, düşüncesinde olur. Kendisinden geldiğine inanan birisi ise tövbe ve hellaleşmeye odaklanır. Başına gelen sıkıntıların kendi hatalarından geldiğine inandığı için, kendi hatalarına ve kusurlarına odaklanır. Size hangi yol daha mantıklı ve hayrlı geliyor? Özetlersek;
İslamda, şu kadar zikir çekersem şu kadar korunurum, şu kadar zikir çekersem şu kadar ay ibadet etmiş olurum, şu kadar çekersem şu kadar melek beni korur gibisine şeyler yok. Bunlar tarikat ve masonların İslamın içine soktuğu batıl inançlar. Bu dünya ve öbür dünya hesabınız, Kuran Ayetlerine ne kadar riayet ettiniz bunun üzerine hesaplanacak, bir kelime veya cümleyi ne kadar tekrarladığınız üzerine değil. Kaderiniz yani gelecekte yaşayacağınız güzellikler veya belalar, ayetlere ne kadar riayet ediyorsunuz bunun üzerinden hesaplanıyor, bir şeyi ne kadar çok okuduğunuz veya zikrettiğiniz üzerinden değil. Bu tür zikirler üzerinden düzen kurmaya çalışanlar, ayetleri saf dışı bırakmak ister. İlahi düzenin ayetlere ne kadar riayet etmeniz üzerine değil, kendilerine kendi şıhlarına ne kadar riayet ediyorsunuz, onun üzerine kurulu olduğunu size aşılamaya çalışır. 

Tarikatlar bu taahhütnameye neden inanmaz
Nedeni çok basit; bunların hayatlarını incelediğinizde kendilerin ve ailelerin başına sürekli musibetler indiğini görürsünüz. Musibet denildiğinde ilk akla tarikatlar gelir. Bunun büyük ölçekteki örneği, ülkeler. İslam ülkerine şöyle bir bakınız, hangi ülkede tarikatlar yaygınsa, o ülkenin başına her türlü musibetin geldiğini görürsünüz. Siz eğer musibet eşittir günah derseniz, musibetle karşılaşan her kişi günahkar olduğu anlamı çıkar. Onlar topluma günahlardan arınmış, Allaha adanmış bir topluluk izlenimi vermeye çalışır. Siz eğer musibet eşittir günah derseniz, Allah dostu gibi görünen birinin başına birşey geldiğinde onun aslen temiz olmadığı, günahkar olduğu anlaşılacak. İçinizdeki kötülüğün dışa döküldüğü bilinirse, ne mal olduğunuzu saklama şansınız kalmaz. insanlar, yaşadığınız musibetlerden gerçek kimliğinizi rahatlıkla çıkarabilir. Yaşadıklarınız iç dünyanızın bir aynası. Tarikatlar, bu gerçeğin bilinmesini istemez. Bilinirse, takiyyeler düşer, kel görünür. Bu maskenin düşmemesi içinde tarikatlar, olayı tersine yorumlar; musibetler günahkarlara değil, iyilere indiğini iddia eder. B
aşlarına gelen musibetleri kamufle etmek için peygamberlerede musibetler indi, Allah sevdiği kullarına sıkıntı verir deyip tüm olayı tersine çevirmeye çalışırlar. Yanıldıkları nokta şu; Allah ahiret hayatında iyilere bela indirmiyorki, yeryüzünde indirsin. Şunada bir izah getirelim; kendi başlarına gelenleri örtbaz etmek için peygamberleri kullanırlar, peygamberlerin başına gelenler musibetmiydi neydi?

Peygamberlerin yaşadıkları musibetmiydi
İlk önce musibet ile, peygamber veya sıradan insanların hayatlarında çektiği zorluklar arasındaki farkı size izah edelim.
Musibet nedir; kaza ve bela. Zorluk nedir; yetim ve öksüz kalmak, fakir olmak, haksızlığa uğramak gibi kaza ve bela içermeyen bir hayat. Birisi günahlarınızı yakar, diğeri ise manevi mertebenizi artırır. Bu ikisi çok farklı şeyler. Birisi negatif diğeri pozitif. Bunu biraz daha açalım; musibetler yeryüzünde hayrla sonuçlanmaz, peygamberlerin yaşadığı her zorluk ama yeryüzünde hayrla sonuçlandı. Musibetler sevap içermez, peygamberlerin çektiği zorluklar ise sevap içerdi. Musibette günah yakarsınız, zorluklarda ise sevap kazanırsınız. Musibetler can ve mal'a zarar verir, peygamberlerin çektiği zorluklar ise can ve mal'a zarar vermedi. Musibetler ağrı duygusu içerir, peygamberlerin başına gelen zorluklar ağrı duygusunu içermedi. Musibetler kişinin nefsi duyguları peşinden koşmasından gelir, peygamberlerin başına gelen zorluklar ise nefislerinden değil, Allah adına bir mücadele vermekten ötürü geldi. Örneğin; eyüp as. "(Rasul’üm!) Kulumuz Eyyub’u da an. O, Rab’bine; Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti" (Sad Süresi; 41). Eyüp as bu belayı günahkar olduğu için değil, peygamber olduğu için yaşadı. Başına gelen musibeti nefsiyle günah işlediğinden değil, bir peygamber vasfının (sabır) şeytanın gözüne battığından ötürü yaşadı. Kendi nefsiyle günah işlemediği, yakılacak bir günahı olmadığı içinde, bu zorlu süreç içinde acı çekmedi. Allah adına çektiği içinde, elinden alınan herşey kendisine daha güzeli ile, yeryüzünde geri verildi. O yüzden eyüp as, size örnek değil. Sizin başınıza bir musibet geldiğinde bu kendi nefsinizden gelir. Yunus as ise, o kendi nefsine zulmetti; "Zünnun’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde senden başka hiçbir İlah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben nefsine zulmedenlerden oldum diye niyaz etti". (Enbiya Süresi; 87). Ayrılmaması gereken bir bölgeden ayrıldı, sonrası kendisine belirli zorluklar yaşatıldı. Anacak bu sıkıntıların hiçbirinde acı hissi kendisine yaşatılmadı. Neden, çünkü yakacak günahı yok. Özetlersek; peygamberlerde hastalandı onlarda sorun yaşadı deyip kendi günahkar yaşantınıza kılıf aramayın. Siz kimsiniz peygamberler kim. Musibet eşittir günah. Üzerinizde bir günah yükü varsa bilinki canınız yanacak. Bilinki sonuçları hayrlı olmayacak ve bilinki, o yaşadıklarınızdan sevap kazanmayacaksınız.  

İslamın kıssas kuralı
Başınıza gelen musibetler günahlarınızdan ötürü geliyor dediğimizde bir çok okurumuz paniğe kapılır ve hayatlarında bir sevgili edindiklerinden ötürümü Allah kendilerini cezalandırıyor sorusunu bize yöneltir, çünkü kendilerinde başka bir hata görmez. Burada bunada bir yanıt verelim; Allah nezdinde kıssasa kıssas kuralına göre hareket edilir. Örneğin; içki içiyor veya zina işliyorsanız, kısmetiniz bu günahlarınızdan ötürü kapatılmaz. Size ancak o günahla ilgili bir ceza indirilir. Örneğin; zina işliyorsanız çocuklarınızda bir gün zinaya düşkün olur veya bir gün evlendiğinizde eşinize sadık kalmakta zorlanırsınız veya günah işlediğiniz o organda bir rahatsızlık zuhur eder. Siz hangi organla günah işliyorsanız, ceza o bölgeye iner. Eğer üzerinizde kısmetsizlik veya ruhsal bir sıkıntı görüyorsanız, birinin lanet ve bedduasını, ahını üzerinize çekmişsinizdir. Birisine bir haksızlık yaptınızmı, bunun üzerinde durun. Siz yapmadıysanız, atalarınızın geçmişine bakın. 

Doğru dua ve zikir nasıl yapılır
Dualar haksa göğe girer. Dua ederken haklı olduğunuz hak ettiğinize emin olduğunuz konular hakkında dualar edin. Örneğin; kendi iş yerinizde para kazanamıyorsanız veya aile huzurunuz yoksa bunu dua ve zikirler ile değiştirmeye kalkışmayın. Yaparsanız yardımınıza Allah değil cinler gelir. Allah zikirlere bakmaz, zikirler usul ve kaidesine uygun yapıldımı ona bakar. Örneğin; market açıyorsunuz ama konumu yanlış yerde, kira yükü fazla gibisine yanlış hesaplar yapmışsınız. Müşteri gelmeyince ve siz maddi açıdan sıkışıncada ne yapıyorsunuz; kapının önünce okunmuş su döküyorsunuz. Duanız kabul olurmu; olmaz. Neden? İş hayatında başarılı olmanın gereğini yerine getirmediniz. Ne olur o duanıza? O dua gök kapılarından size geri döner ve şeytanlar tarafından kullanılır. Kim sizlere bu aklı veriyor? Tarikatlar. Şu duayı şu kadar okursan bereketin açılır şu duayı şu kadar okursan mülkün çoğalır gibisine, o işin gereğini yerine getirmeden, kolay yoldan zengin olmayı, çalışmadan mülk sahibi olmayı tarikatlar topluma aşılıyor. Örneğin; marketinizin önüne okunmuş suyu döktünüz, önünden geçen biriside sizin o büyünüze kapılıp marketinize girdi ve
hiçbirşeye ihtiyaç duymamasına rağmen birşey alıp çıktı. Ne yaptınız şimdi? İş hayatınızda verdiğiniz yanlış bir kararı, başka bir yanlışla telafi etmeye kalkıştınız. Yanlış hesap ile başladınız, büyü ile yola devam ettiniz. Kendinizi nasıl bir boyuta ittiğinizin farkındamısınız? Özetlersek; zikir ve dualar sorun çözmek için yapılmaz, Allaha yakınlaşmak için yapılır. Dua ve zikirleri amacı dışında kullandığınızda bunlara Allah cevap vermez, cinler cevap verir. Zikirlere takılı kalmanın en büyük götürüsü, zikirler; yanlışlarınızı görmenize mani olur. Başınıza ne geliyorsa hep başkalarını suçlar duruma gelirsiniz. Kendinizi asla sorguya çekmezsiniz. Çekmeyincede tövbe edemeden o günah yükü ile öbür hayata boylarsınız. 

   - Duanın kuralı
Dua ederken dualarınız kopya, başkaların duası olmasın. Kendi o aciz halinizle Allaha dua edin. Bir çoğunuz geçmiş alimlerin dualarını okur, biz bunu tavsiye etmiyoruz. Bir alim bir duayı kalbiyle diliyle zikredinceye kadar onun bedeni ve ruhu bir ömür bir olgunlaşma safhasından geçti. Siz yirmi yaşınız ile veya elli yaşa kadar günahkar bir yaşantınız ile o duayı dilinize alamazsınız. Alırsanız, bu dengenizi bozar. Beden, ruh ve akıl bunlardan birisi buna hazır değilse dengeniz bozulur. Başkaların duasına bedeniniz ve ruhunuz henüz hazır olmayabilir. O yüzden kendi duanız kendi aciz haliniz ile Allaha yönelmeniz sizin için her zaman daha hayırlıdır. Zikirler ise daha hassas bir konu. Zikirleri Allahı anmak Allaha yakınlaşmak Allahı yüceltmek için yapın, asla kaderinizi değiştirmek, Allahtan belirli taleplerde bulunmak için yapmayın. Yaparsanız kendinizi cinler alemine açar daha büyük sıkıntılar ile yüzleşirsiniz.

   - Zikrin kuralı
Zikir yaparken kendinizden geçmeyin. Bilincin olmadığı yerde ibadet olmaz. İki; zikir çekerken bir oturuşta bir cümle veya duayı 99 defadan fazla tekrarlamayın. Eğer 99 dan fazla olacaksa bunu gün içine yayın. "Onlar için 70 kez bağışlanma istesende Allah onları asla affetmeyecek tir" (Tevbe Süresi; 80). Bu Ayet bize zikir ve duaların üst sınırını aktarır. Bir duanız göğe çıktı ve varsayalımki siz duanızda haklısınız ve bu haktan dolayı duanız gök kapısından içeriye girdi, bilinki; haklıysanız 70'den fazla birşeyi tekrarlamaya gerek yok, haksızsanız 70 değil 70 bin defa tekrarlasanız gök kapılarından içeriye giremez. İslam zorluk değil kolaylık dinidir. Kendinizi zorlamayın. Allahu Teala yaşantıda da ibadette de sadeliği sever. Davanızda haklıysanız maksimum 70 de kabul olur. Haksızsanız hiç kendinizi zorlamayın, kıçınızı yırtsanız kabul olunmaz. Eğer ne kadar fazla o kadar iyi altında bir hikmet olsaydı Allah kendi vasıflarını 99 ile sınırlamazdı! Üç; farklı ritüeller eşliğinde zikir çekmeyin. İslami ritüeller farz ibadetleri ile sınırlandırılmış (namaz, haç ve kurban). Bunun dışında yapılan her ritüel (semazen, kafa ve beden sallamalar) batıldır, İslam dışıdır. Mutlaka ve mutlaka bir gün hesaba çekileceğiniz konulardır. Sadelik, farz ibadetler ve Ayetler size yeter, dahası şeytandan gelir ve üzerinize büyük vebal indirir.