nühüm                                                         
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...

                                                                                                                                                                    






"Kafirler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız, dediler." (Fussilet Süresi, 26)

Ezanımız okunurken gürültü çıkaran, o ezanı bastırmaya çalışanları gördünüz değilmi? Günümüzde yaşadığımız olayları bu Ayetten daha güzel özetleyen varmı? Aradan neredeyse 1500 yıl geçti, hak ile batıl arasındaki mücadelede zerre kadar birşey değişmedi. "Kutuplaşma" var diyenlerede günaydın; hak ile batılın olduğu yerde her zaman kutuplaşma vardır ve olacaktır. Batıl olan hakkın iktidarına tahammül edemez, hakta batıla boyun eğmez. Bu ikisi aynı ortamda yaşadığı müddet her zaman kutuplaşma, kavga ve gürültü olacak. Malazgirt savaşından beri yaşadığımız sıkıntıların özü bu. Ezanlar bu topraklarda okunmaması gerek. Mesele erdoğan değil, halen ANLAMADINIZMI? Geziden beri yaşadığımız tüm saldırıların özü bu; anadolu yahudilere vaat edilmiş topraklar. Biz asla bu topraklara ayak basmamamız gerekliydi. Ya siyasallaşmış yahudilik yeryüzünden ya da bizler bu topraklardan yok oluncaya kadar bu mücadele devam edecek. Lezbiyenler, mimarlar odası veya chp, pkk ve fetö bunlar birer piyon, asıl düşman bunların arkasındaki güç, yahudiler. Siz piyonlara değil bunları finanse eden, akıl veren organize edenlere odaklanın. Sanmayınki bu piyonlar kendi iradeleri ile hareket ediyor. Sanmayınki günlük ajandalarını, adaylarını ve eylemlerini kendileri belirliyor. Kendilerine ait tek şey kalplerinde size besledikleri nefret. Örneğin; kadın hakları. Konu kadın hakları ise kimse erdoğanın eline su dökemez. Kadını iş hayatına sokmak için, adam neredeyse İslam dinini tekrar yazdıracak. Teşvik paketleri, pozitif ayrımcılık gibi gibi İslama ters ne kadar adım varsa bu adımları attı, kadını aile hayatından alıp iş hayatın içine soktu. İslami açıdan, erdoğan bu konuda bir felaket. Kadın kadın diye diye, ülkemizde ev hanımı yani ANNE olmak isteyen bir genç kız bırakmadı. Aile diye birşey bırakmadı. Bizim mahalle yalakalarla dolu olduğu için onu bu konuda uyaran ilahiyatçılarda yok. Yani feministlerin kadın ile ilgili konularda en son eleştireceği kişi erdoğan. Konu kadınsa, erdoğan gibi bir lideri bunlar başka bir yerde bulamaz. Bunlar eğer kadın hakları altında sokağa dökülüyorsa bilinki mesele erdoğan değil, mesele başka dert başka. Erdoğan, eğer kılıçdaroğlu gibi fetö ile mücadele etmese, dinler arası diyaloğun önünü açsa, suriyede bir kürt devletin oluşumuna karşı çıkmasa, akdenizdeki haklarından feragat etse, kendisine çoktan nobel ödülü verilmişti. Sözcü gazetesi ve odatv onun heykelini çoktan dikmişti. Sorosa bağlı lezbiyenler ve feminist pislikler onu çoktan kutsamıştı. Duymuşsunuzdur, bizim mahalleden bir gurup ezik yeni bir parti kurmak için kolları sıvamış. Bunların eski bir danışmanıda bir tweet ile o heyecanı aktarmaya çalışıyor; "toplumu kutuplaştıran, her türlü değeri kısa vadeli öncelikler için istismar etmekten çekinmeyen bir nobranlığa karşı; herkesin hukukunu koruyan, herkesin acısına duyarlı bir bilinç yeşeriyor. Bizi bu bilinç kurtarır." Bunları böyle okuyunca bu insanlar gerçekmi diye düşünüyoruz. Bunlar hangi dünyada hangi ülkede yaşıyor? Kulağa hoş gelen cümleler ile insanları kandırıyorlar, kendilerini kandırıyorlar. Bakınız; bu topraklar üzerinde birilerin hesabı var ve bunlar o istediklerini elde edinceye kadar rahat durmayacak. Siz, hesabı olanlara laf atmanız gerekirken saldıra altında olana laf çakıyorsunuz. Nankörler. Saldıran erdoğan değilki, erdoğan kutuplaşmaya sebep olsun. Aksine, bu pislikler ile iyi geçinmek için erdoğan her türlü ihanete ve hakarete göz yumuyor. Yapmadığı tek şey, devleti satmıyor. Bu da karşı tarafı çıldırtmak için yetiyor. Davutoğlu veya abdullah gül gelecek ve herkesle iyi geçinecek diyorsanız, o zaman geçmiş olsun ülkemize. Siz bu saldırıların erdoğanın şahsıyla ilgili olduğunumu sanıyorsunuz? Salaklar. Gezi platformun taleplerini ne kadar hızlı unuttunuz. Davutoğlu ve abdullah gül gelseydi, demek sizler toplumsal barış adına üçüncü havalimanından, nüklear santrallerden, üçüncü boğaz köprüsünden vs vs vs vazgeçecektiniz. Onlar çünkü istediklerini elde edinceye kadar yakmak ve yıkmaktan, size saldırmaktan vazgeçmeyecekti. Toplumsal barış için varsayalımki bunları kabul ettiniz, bunların talepleri bunlarla sınırlı kalacağınımı sanıyorsunuz; akdenizde doğal gaz arama, uzay ajansı kurma, suriye müdahale etme, kandile girme, s-400 alma, kendi siha'nı üretme, kendi arabanı üretme gibi talepler hiç bitmeyecekti. Size bu ülkede bir taş üzerine bir taş koydurtmayacaklardı. Sonunda anahtar teslim devleti teslim edecektiniz. Gezizekalılar. Sıkıntı erdoğan değilki, o gittiğinde ülkemize huzur gelsin. Sanki davutoğlu ve gül gelince, batı dünyası türkiye'yi parçalama planlarından vazgeçecek. Salaklar. Siz gelirseniz planları hiçbir aksamaya uğramadan gerçekleşecek. Değerli dostlar; bu film size bir yerden tanıdık geldimi? Aynen, biz bunların aynısını yüz yıl önceside yaşamıştık. Yüzyıl önceside padişahımıza bu ithamlarda bulunuyorlardı. Ülkeyi kutuplaştırıyor diyorlardı. Sonunda padişahımızı tahttan indirdiler. Ne oldu sonrası? Huzur, barış ve kalkınma vaat eden ittihati terakki ne getirdi? 2.5 milyon metrekare olan topraklarımız bir kaç yıl içinde 780 bin metrekareye düşüverdi. Adamlar hep aynı oyunu oynuyor, tuzak hep aynı, akıllanmanız için daha kaç defa darbe yemeniz gerek? Anlayacağınız, mesele erdoğan değil mesele bağımsızlığımız. O yüzden erdoğana değil, bağımsızlığınıza odaklanın.

Aman dikkat; şeytan, olayları şahsileştirir. Kişiye olan pati veya antipatinizle kararlar vermenizi sağlar. Bu tuzağa düşmeyin. Kişilere değil, olayın özüne odaklanın. Ya bağımsız olacağız, yüz yıl öncesi yarıda kalan kurtuluş savaşın final mücadelesini vereceğiz, ya da bu topraklardan yok olup gideceğiz. Bir tarafta avrupa, kandil, abd, lezbiyenler, ataistler, fetö, chp/ ip/ hdp ve saadet; diğer tarafta ak parti ve mhp. Ortaya oynamayın. Herşey apaçık ortada. Söze gerek kaldımı? Ben bilmiyordum görmedim duymadım deme şansınız yok, herşey aleni ortada. Tarafınızı belirleyin. Bu topraklar daha fazla bu aşağılanmayı bu ihanetleri ve hakaretleri kaldıramaz. Ya onlar ya da biz, birisi bu topraklardan yok olup gidecek. Bir chpli kalkıyor ppk'dan oy istiyor diğeri kalkıyor ezanla dalga geçiyor,
bombalı saldırı faili bir teröristte başka
bir yerde aday gösteriliyor ve bunlarıda artık gizli saklı yapmaya ihtiyaç duymuyorlar. Halen görmüyorsanız, o zaman sizde helaklıksınız. Şu hale bakarmısınız; yaşam tarzımıza müdahale ediliyor diye sokağa çıkıyorlar, sokağa çıktıklarında yaptıkları ilk iş başkaların yaşam tarzına saldırmak (ezan). Bunun İslamda adı nedir; deccaliyet. Kötüyü iyi, iyiyide kötü göstermeye deccaliyet denir. Bunlar kötü, ama laflarına baktığınızda kadın haklarından bahsederler özgürlükten ve insanlıktan bahsederler. Söyledikleri kulağınıza hoş gelir. Evrensel ve herkesin kabul edebileceği cümleleri kullanırlar. Eylemlerine ama baktığınızda eylemlerinde sadece kötülük görürsünüz. Kadın haklarından bahsederler başörtülü kadınlara saldırırlar. Özgürlük derler, çarşaf giyeni arabistana kovmaya kalkarlar. bunların yaşantıları ve giyim tarzlarına baktığınızda hoşunuza gider, konuştuklarında güzel konuşurlar, iç dünyalarını görebilseydiniz ama sadece karanlık ve pislik görürdünüz. O gece yaşananlar bunların ilk vukuatı değil. Örneğin; 15 temmuz geceside bunlar sela okuyanlara saldırdılar. Ne oldu saldıranlara? Mahkeme salıverdi. Bunların yüz yıllık tarihi ezana ve İslama, müslümanlara saldırı ve hakaretler ile dolu. Bunlara dokunan da yok. İçleri pislik dolu, kendilerini dinlediğinizde ama size insanlık dersi verirler. İşte bunlar birer deccal. Özü ve niyeti kötü olup, kamera (tek göz) önünde iyi görünene deccal denilir. Ahir zamanda beklenen deccal bir şahıs değil, bu lezbiyenleri örgütleyen fetöyü kuran, natoyu işleten bir üst akıl var ya, doların üzerindeki tek göz sembolü var ya, "demokrasi" deyip dünyayı ateşe veren batı dünyası var ya işte bu örgütlenmenin adı deccaldır. Sizlere deccalın bir şahis olduğuna inandırttılar. Bu doğru değil. Deccal, dünya hakimiyeti peşinde koşan üst akla verilen İslami addır. Siz bir şahıs beklerken deccal "demokrasi" altında çoktan malı götürüyor. Örneğin; bu üst akla bağlı örgüt temsilcileri veya politikacılar kameraların önüne çıktığında demokrasi ve özgürlükten bahseder, kalkınma ve insan haklarından bahseder ama eylemlerine baktığınızda sadece zulüm ve kötülük görürsünüz. İyi olanlarada ne yaparlar; mursi gibilerine terörist derler, erdoğan gibilerinede hırsız. Deccal dediğimiz bu örgütlenme kendisini iyi gibi gösterir, iyi olanıda kötü. Bu tuzağa düşmemek içinde cümlelere kanmayın, kişilerin eylemlerine bakın. Ezanı ıslıklayan o pisliklerin arasında bulunan başörtülü saadetli, fetölü "ablalara"da diyeceğimiz; bu büyük günaha ortak olmak size müstehak. Sizler, "Bir kadının yoksa parası, A......dır Kumbarası", "Sabahlara kadar içsek, A...... Soğumaz", "Namusumu kirletmeden Duramam" pankartların içeriği ile damgalandınız. Allah nezdinde sizler artık birer O......sunuz. Geçmiş olsun size. İblis, adem as nefreti yüzünden şeytan oldu. Bunlarda erdoğan nefreti yüzünden birer o...... birer deccal oldu. Allah bunları eşcinsellerin, ezandan ve Allahtan nefret edenlerin ortasına attı, pkk'lılar ile ortaklığa itti, yüz yıldır bu topraklara zulüm edenler ile işbirliğine itti, namus kavramı olmayanlar ile birlikte sokağa itti ve halen içine atıldıkları cehennem çukuruğun farkında değiller. Neden? Kin ve nefret. Davalarını şahsileştirdiler. Birşeyi şahsileştirdiğiniz anda şeytanın tuzağına düşersiniz. Geçmiş olsun.

Ezanı ıslıklayanlarada tavsiyemiz; sıkıysa bunu avrupada yapın. Çanlar çalmaya başladığında biz çanmı dinlemek zorundayız deyin ve bunu ıslıklarla protesto edin. Edinde görelim bakalım ne yapıyorlar size. Yahut, hristiyanlığın ve yahudiliğin çıkış noktasıda orta doğu, onlarda bir arabın (peygamberimiz sav- atası ismail as) kuzenlerine inanıyor (isa as ve musa as- ataları ishak as), hadi sıkıyorsa avrupalı bir hristiyana veya yahudiye alın peygamberlerinizi ve nereden geldiyseniz oraya gidin, deyin. Var ya, siz sabah akşam şükredin erdoğan gibi layt birisi bu ülkenin başında, o gittiğinde de sizle hesaplaşırız. Az kaldı. O zaman size diktatörlük neymiş gösteririz. Siz harbi sopalıksınız. Kendi ülkemizde aşağılanıyoruz. Kendi ülkemizde, bir azınlık istediği gibi manevi değerlerimize saldırabiliyor, hakaretler yağdırabiliyor ve bunlara dokunan yok. Nerede görülmüş böyle birşey. Ne hale geldik?

Gelelim asıl konumuza; onlar bir tezgah kurdu, Allahta onlara!

Onların tezgahı şu; ilk önce batırıyorsun sonrası kurtarıcı olarak ortaya çıkıyorsun. Ambargoyu koy, dövizi yükselt, kurduğun gıda kartelleri üzerinden herşeyi pahalaştır, ekonomi kötü gidiyor fısıltısını piyasaya yay, sonrası kurtarıcı olarak kendi adamlarını sahaya sür. Onlarda, hükümet batırdı hükümet bu işi yapamıyor diye toplumu galyana getirsin. Örneğin; Venezuela veya Mursi dönemi Mısır. Ülkeyi sefilliğe itmek için her türlü tezgahı kur sonrası kendi adamlarını sahaya sür, onlarda bunlar ülkeyi yoksulluğa itti yaygarasını yapsın, halkı veya askeriye'yi veya yargıyı arkasına alıp hükümeti devirsin. Bir çoğunuzda bunu yutuyorsunuz. Gerçektende o yoksulluğun o enflasyonun kaynağı o hükümetler olduğuna inanıyorsunuz. Gelelim ülkemize; yahudiler bir ülkeye girdikleri an kontrol altına aldıkları bir nokta gıda'dır. Gerek dünya çapında gerek ülke bazında gıda sektörü bunların elinde. Tüm büyük marketler, tedarik zincirlerin hepsi bunlara bağlı; BİM, 101, Carrefour, Migros, Şok, Ülker, ETİ vs. Bunlar bir kartel, bir çete. Bu boyutta bir kontrolü nasıl elde edebildiler? Çok basit, örgüt olarak bir merkezden hareket ederek bunları başarıyorlar. Siz bireyler olarak hayatınızı yaşıyorsunuz, onlar karınca gibi sürü halinde yaşıyorlar. Bir merkezden aynı hedef doğrultusunda hareket edenlerde, bireyler olarak hareket eden ve yaşam sürdürenlere her zaman üstün gelir. Bazı salaklar bu market zincirlerin erdoğan ailesine ait olduğuna inanıyor. Nefret işte böyle birşey, aklı kilitler. Siz somut veriler ile değil duygular ile hareket etmeye başlarsınız. Gerçekten doğruların peşindeyseniz, doğrular bir parmak ucu mesafesinde. Google'e girin ve bu şirketlerin kurumsal sitelerinden bunların sahipleri kim, bunları öğrenin. T24, odatv ve sözcü gibi dış güçlerin operasyonel sitelerinden değil, kaynağından öğrenin. Eleştirelerinizde eğer samimiyseniz, somut veriler üzerinden hareket edin. Örneğin; bu gıda çetesi daha öncede patatesleri mağaralarda stokladı. Ette halen bu milleti kazıklamaya devam ediyor. Burada bir sorun olduğu, bizlerin döviz ve faiz gibi gıda üzerindende operasyonlara açık olduğumuz çok açık ve net belliydi. Neden hükümet buna daha önceden önlem almadı veya halen önlem alamıyor? Neden bu kartel ilk açığa çıktığında tasfiye edilmedi veya halen edilemiyor? Bu eleştirileride oy vermediğiniz partiye değil, oy verdiğiniz partiye yapın. Varsayalımki devlet bunu göremedi, muhalefet neredeydi? Anlayacağınız, eleştirilerinizde samimi ve adil olun ve oy vermediğiniz değil, oy verdiğiniz partiyi eleştirin. Siz mahşer günü oy vermediğiniz değil, oy verdiğiniz partinin neler yapıp yapmadığından hesaba çekileceksiniz. Sabah akşam erdoğan şöyle erdoğan böyle değil, sizinkiler neler yapıyor buna odaklanın. Sizin fırıldaklar kiminle yatıp kalkıyor ilk ona bakın. Siz bunlardan sorumlusunuz bunlarla mahşer günü haşrolunacaksınız.

Serbest piyasa kavramı;
bugünlerde "serbest" piyasa kavramı çok popüler oldu. Bu kavram bizim mahalleyede yutturulmuş. Bizim mahallede bu kavramı sık kullanır ve savunur halde. Bu kavramada bir açıklık getirmek bir zorunluluk oldu. Bakınız; şeytanın yeryüzüne yaydığı en büyük yalan var olmadığını insana inandırtmak. Birileride bizim tarafa piyasanın serbest olduğuna inandırtmış. Bizim taraf zaten herşeye inanmaya çok müsait. Ne kadar korkak, ezik ve yalaka tipler varsa hepsi bizim mahallede toplanmış ve bizim mahalleye önderlik ediyor. Bu kadar ezik tipler tarafından yönetilincede, karşı taraf karşısında sürekli aciz, yenik, haksız ve yetersiz görünmemiz bizleri şaşırtmıyor. İktidar biziz, biz karşı tarafa sopa atmamız gerekirken, her gün sopa yiyen taraf biz oluyoruz. Biz iktidarız ama, iktidardaymış gibi özgüven içinde hareket eden onlar. Bizim taraf, her yere maydonoz olursam beni sürgün ederler anlayışına sahip memur tiplerinden, yalaka ve ezik tiplerden ibaret. Örneğin; adalet bakanına bir bakın. Eziklik, yetersizlik ve korkaklık her yerinden akıyor. Böyle birisinin başında olduğu bir yargı caimasından ne beklersiniz; her türlü ihaneti her türlü korkaklığı. Birde içişleri bakanına bakın. Süleyman soylu. Her yerinden cesaret ve asalet akıyor. Bu da onun altında olan emniyete ve jandarmaya seriyat ediyor. Babalar gibi mücadele ediyorlar. Gelelim serbest piyasa kavramına; doğa asla boşluğu kabul etmez. Bu, bir fizik prensibidir. Bir yerde bir boşluk varsa birisi gelir ve onu doldurur. Doğada hiçbirşey kendi haline bırakılmaz. En basiti, o şeyi kuran akıl orasını kontrol eder. Bir şey eğer bir gücü temsil ediyorsa bilinki orası onu kuran akıl tarafından işletilir ya da o güce tapan, daha üstün bir aklın işgaline uğrar. Serbest ve bağımsız diye birşey yok. Birileri eğer serbest piyasadan bahsediyorsa bilinki onlar orasını çoktan kontrol ediyor. Anladınız. Serbest piyasa veya bağımsız yargı/ sanat/ merkez bankası diye birşey yok. Bu tür kavramları kullananlar kendi hakimiyet alanlarını gizlemek için bu terimleri kullanır. Kendilerin kontrol ettiği bir alanda, bu kontrolü kamufle etmek için kullanır. Mesela, siz gerçektende merkez bankasının bağımsız olduğunamı inanıyorsunuz? Koskocaman ekonomistler çıkıp merkez bankasının bağımsızlığından bahsediyor. Salaklar. Milletin aklıyla dalga geçiyorlar. Bir ülkenin para politikasını, faizini, ekonomisini belirleyen, parasını basan bir kurum, orada çalışan memurların kendi insiyatifinde olacak, öylemi? Salaklar. Yok, öyle birşey. Bağımsız değilse, kime bağımlı? Kim kurduysa, ilk kurulduğu yıllarda kim paramızı bastıysa oraya bağlı. Merkez bankası başkanların görev süresi bittikten sonra, kim onları işe alıyorsa oraya bağlı. Siz kendinize bağlamaya çalışın, en çok ses kimden çıkıyorsa bilinki merkez bankanız oraya bağlı (londra). Anadolu olarak siz bir yere el atmaya çalıştığınızda, eğer birileri serbest ve bağımsız gibi kavramlar ile buna engel olmak istiyorsa, bilinki onlar oraya çoktan çöreklendi. Sizin müdahalenizi engellemek içinde bağımsız kavramını kullanıyor, anladınız. Biz buraya ilk geldik, burası bize ait derlerse o makamın evrenselliğine gölge düşürürler, kendilerini ifşa ederler. O yüzden bağımsız kavramına sarılıyorlar. Örneğin; dolar, swift sistemi, dünya altın ticareti, imf ve merkez bankaları, petrol ticareti, dünya ticaret örgütü, dünyanın en büyük 50 şirketi gibi ekonominin en temel taşların hepsi bir zihniyet tarafından kontrol ediliyorsa, bu sistem nasıl "serbest" ve "bağımsız" 
oluyor? Adamlar istedikleri gibi kurlar ve faizler ile oynuyor, istedikleri zaman gıdayı pahalaştırıyor, ülkelere ambargo ve yaptırımlar uyguluyor, sonrada insanın aklıyla dalga geçercesine piyasanın serbest olduğunu anlatıyorsunuz. Yazık. Bu kadar aptallık olmaz. Bu kafayla biz daha çok kazık yeriz.

Aramızdaki nankörler;
şimdi; bir yerden tuşa basıldı ve bunlar fiyatları artırdı. Bunların siyasi ve medya ayağıda yüzyılın eflasyonunu yaşıyoruz, tarihte görülmemiş yoksulluğu yaşıyoruz yaygarasını yapmaya başladı. Aramızdaki bazı nankörlerde buna alkış tutuyor. Çalıştıkları iş yerlerinde, evlerinde ve farklı sohbet ortamlarında felaket tellalığı yapıyor. Nankörler. Ak parti iktidarında evlerini aldılar, arabalarını aldılar, çocuklarını okuttular, evlendirdiler, vakti geldi iki maaş ikramiyesi aldılar, kendilerin ve ataların daha önce yaşamadıkları refahı yaşadılar. Ceplerine hep para girdi. Ülke ekonomisi saldırı altında olduğu ve ceplerinden para çıkmaya başladığı anda devleti kötülemeye başladılar. Nankörler. Ceplerini soyan marketler olmasına rağmen, hükümete çakıyorlar. Nankörler. Ceplerinden çıkan parayı, maaşlarına zam yapılıp telafi edilmesine rağmen hükümete çakıyorlar. Nankörler.
Amerikada yaşadık, avrupada yaşadık, türkiyede yaşayanlar kadar hayatı rahat yaşayan bir toplum görmedik. Zenginide avrupadaki zenginden daha rahat yaşıyor, fakiride avrupadaki fakirden daha rahat. Nankörler. Dilencilerin, çalışanlardan daha varlıklı olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Varmı bunun dünyada başka bir örneği? Bir de kalkıp battık diyorsunuz, nankörler.
Borçla krediyle iş yeri açıyor, yanlış yatırımlar yapıyor, işler kötü gidincede hükümete sallıyor, piyasa kötü diyor. Yalancı. Kendi kulübüne gelince, negatif söylem geliştirenleri kulüpten uzaklaştır, herkesin yapıcı söylem geliştirmesini iste, konu ama devlet olunca olumsuz söylem geliştirenlerin öncüsü ol, piyasa kötü batıyoruz de. Hainler. Nankörler. Varsayalımki şimdi ekonomi kötü ve sallıyorsunuz, gezi olayları başlamadan dolar 1.7 civarında ve faizler yüzde 4 civarındaydı yani ekonomik veriler son iki yüz yılın en iyi seviyesindeydi, o zaman niye salladınız o zaman derdiniz neydi? Niye yakıp yıktınız? Nankörler. Karı koca memur olmuş, çocukları olamadı diye hükümete sallıyorlar. Nankörler. Aylık 8000 TL maaş giriyor evlerine, durum çok kötü, batıyoruz diyorlar. Nankörler. Bir memur 4000tl maaş alıyor, halen mırıldanıyor. Nankör. 4000 TL ve bu size yetmiyormu? Gidin avrupaya ve orada 1500 euroya memurluk yapın. 1000 euro kiraya ödeyin, geri kalan 500 euro ile bir ayı geçirip geçiremeyeceğinizi görün. Nankörler. Gidin avrupaya ve sizi sülalece devlet memuru yapıyorlarmı, gidin ve görün. Nankörler. Memurluğun hakkı nasıl verilirmiş, nasıl çalışılırmış gidin ve görün. Nankörler. Yan gelip yatarak memurluk yapıyorlar, sonrada haktan bahsediyorlar. Nankörler.

Emeklilikte yaşa takılan hainler;
40 yaşında emekli olmak istiyorlar. Nankörler. Hükümet bas bas bağırıyor; sizi emekli yaparsam emekli fonuna ödediğiniz parayı 6 yıl içinde size geri ödemiş olacağız, hayatınızın geri kalan 20-30 yılında devlet size bakmak zorunda kalacak. Devlet bu yükün altından kalkamaz diyor, adamlar halen erken emeklilik diye bağırıyor. Nankörler. Bunlar emekliliğide helalinden kazanmadı. Ancak haram haramda ısrar eder. Bunlar şükretsin erdoğan gibi layt birisi bu ülkenin başında, biz olsaydık bunları bu ülkeden çoktan kovmuştuk. 40 yaşında 50 yaşında emekli olmak benim hakkım dediği an, o yüzsüzlere kapıyı gösterirdik. Gidin avrupaya derdik. Bakalım sizi orada 40 yaşında emekli yapacaklarmı, gidin ve görün derdik. Utanmadan birde suriyelilere harcanan parayı örnek veriyorlar. Karnı geniş tipler sizi. Bir milletin verdiği zekata göz dikecek kadar aşağılık herifler sizi.

Devlet memuru olmak için üniversiteye giden ufku dar olanlara;
Ufka bakın; memur olmak için okuyorlar. Hayatların tek gayesi devlete semeri at ve rahat et. Devlet memuru oluncaya kadar çok çalış, olduktan sonra rahat et. Asıl hayat ve çalışma, iş hayatına atıldıkları gün başlaması gerekirken, bunlar memurluğa adım attıklarında zor günlerin geride kaldığı, rahat etme dönemine girdiklerine inanıyor. Onlar için çalışma hayatı üniversiteye girdiklerinde başlıyor, memur olduklarında da bitiyor. Memurluk bunlar için bir emekli hayatı. Benide al benide al benide. Günlerini boş geçirerek maaş alıyorlar. Memur olamadıkları zamanda devleti kötülüyorlar. Nankörler. Sanki devletin görevi onlara iş vermek. Nankörler. Bilmiyorlarki devletlerin görev alanına iş vermek girmediğini. Devletlerin sorumluluk alanı sağlık, eğitim, altyapı, gümrük, enerji, iç ve dış güvenlik olduğunu, işveren olmak olmadığını bilmiyorlar. Bir ülkede ana işveren devlet olursa o devletin iflas edeceğini bilmiyorlar. Neden? Erdoğan bunları şımartıyorda, ondan. Karşılık olarak ne alıyor? Bol küfür ve hakaret. NANKÖRLER.

Yandaş ve havuz medya diye bağıran devletisiz tiplere;
taktik hep aynı, kendi adamların ile ekonomiyi kilitle, fiyatları artır sonrası kurtarıcı olarak yine kendi adamlarını sahaya sür. Bu taktik bizim ülkede tutarmı? Tutmaz. Gezizekalılar, bu tür taktikler medyaya hakim olduğunuz ülkelerde işe yarar. Bu tür taktiklerin işe yarayabilmesi için piyasada oluşturduğunuz o negatif havayı medya üzerinden şivşirmeniz ve birilerin üzerine yıkmanız gerek. Bu durumda hükümetin. Doğan medya gurubun yok olmasıyla, ülkemizde medyanın yerlilik oranı %70' lere ulaştı. Bizde bu tuzaklar işlemez çünkü medyamız yerli. Siz piyasada negatif ortam oluştururken, yerli ve milli medya bunun bir saldırı olduğunu topluma anlatıyor. Bu tuzağın ters tepeceği dünden belliydi. Sözcü, karşı ve cumhuriyet dışında, bu enflasyonu hükümete yıkacak medyanız yok elinizde. Bunlarıda bağımsız medya olarak yutturdunuz bir tayfaya, onlardan başkada kimseyi tuzağa düşüremiyorsunuz. Düşüremediğiniz içinde milli ve yerli medya'ya kin kusuyorsunuz. O küçük beyinciklerinizle yandaş ve havuz gibi söylemler ile onları güya aşağılamaya çalışıyorsunuz. Ezikler. Gezizekalılar. Tarafsız ve bağımsızlık diye birşey yok. Tarafsız olmak bile birşeyin tarafı olmaktır. Herkes kendi değerlerini benimseyen ve savunan kişilerle birlikte olur.
Peygamberimizin karikatürünü yayınlayacak kadar aşağılık herifler, sizi. Birilerine bağımsız diye yutturduğunuz medya hangi değerleri savunuyor, sadece oradan onların bir şeyin yandaşı olduğunu anlarsınız. Başörtülü bayanlara yapılan saldırıları savunan aşağılık herifler, sizi. Oynadığınız taraf belli, birde tarafsızız diyorlar. Aşağılık herifler. Kaldıki batının maşası olmaktansa devletin yandaşı olmak bir şereftir. Nankörler. Devletsiz tipler sizi. Siz devletinin yanında durmaktan ne anlarsınız. Soyunuzda devlet kurmak yokki, devletin ne olduğunu bilesiniz. Tarihi devlet kurmakla dolu milletler ancak, devletin ne olduğunu, külliyenin ne olduğunu bilir ve devletinin arkasında durur. Soyu sapı belli olmayan tipler, sizi. Siz kimsiniz, devlet kim. Her yüz yıl bir yerlerden kovulan aşağılık tipler sizi. Şükredin erdoğan gibi layt birisi var bu ülkenin başında, onun süreci dolduğunda da hesaplaşırız sizlerle. Siz sabah akşam dua edin, erdoğan başta kalsın. Salaklar. Birde erdoğan gitsin diye sabah akşam tuzak kuruyorlar. Salaklar. Gezizekalılar. Erdoğan gittiğinde gelecek olanın sizin hayrınıza çıkacağını nereden biliyorsunuz? Siz tuzak kuruyorsunuz, Allah boşmu duruyor sanıyorsunuz? Salaklar. Birde erdoğandan nefret ederler. Adamın 99 sülalesine sabah akşam küfrediyorsunuz, halen size dokunmuyor halen size şirin görünmeye çalışıyor. Nasıl bir iş bu, bizde anlamadık. Sizleri bağımsız yargıya şikayet etmesinide size dokunmak olarak kabul etmiyoruz. Erdoğanın yargıçları diyorlar ama ne işse, bu hainler her defasında cüzi para cezaları ile yırtıyor. Millete devlete hakareti ve tehditleri yağdır, istediğin hainliği yap, dokunan yok. Nasıl bir iş bu, bizde anlamadık. Böylesine ezik bir adalet bakanın olduğu yerde, şaşırdıkmı; hayır. Biz idam ve işkencelere maruz kaldık, bunlar ise takipsizlikle salıveriliyor. Nasıl bir iş bu? Bunlar bizleri idam etti, hapihanelerde her türlü işkenceyi yaptı, uyduruk iddianameler ile bizleri yıllarca zindanlara mahkum etti, biz ise bunları salıveriyoruz. Sonrada biz diktatör onlar demokrat oluyor. Yesinler sizin demokrasi anlayışınızı. Soruyorsun, erdoğana onca kin ve öfke niye, ne yaptı size diye; cevap yok. Yok çünkü. O diktatör ve faşizm kelimelerini ağızlarından düşürmeyenlerede uyarımız olsun, o diktatör kelimesini dilinize çok doladınız. Birşeyide dilinize çok dolarsanız o başınıza gelir. Öyle hissediyoruzki erdoğanın vakti doldu. Siz erdoğanı mumla arayacaksınız gibi geliyor bize. Gelenler gidenleri aratırmış, bunu unutmayın. Her yeni gelen sizin lehinize çıkacak değil ya!

Devletini ve milletini satmayan birinin arkasında bu millet durur;
Bu milletin erdoğana teveccühü nereden geliyor, gezizekalılar onun sırrınıda size verelim; devleti satmıyor, millete ihanet etmiyor ve milletin manevi değerlerine saygı gösteriyor. Bunuda yapmaçıktan değil, samimi duygularla yapıyor. Bu topraklarda iktidar olmanın sırrı bu. İktidarmı olmak istiyorsunuz, formülü çok basit; millete ihanet etmeyin, vatanı satmayın ve bu toprakların manevi değerlerine saygı gösterin. Siz ama satmadan ihanet etmeden, milletin manevi değerlerini aşağılamadan yapamayacağınız için, siz gezizekalıların bu topraklarda iktidar olma şansı sıfır. Bu toprakları satmak bu millete ihanet etmek için, resmen birbirinizle yarış içindesiniz. Siz gerçekten helaklık bir topluluksunuz. Bu millet, vatanı ve milletini satmayan, milletin değerleri ile dalga geçmeyen, batıya karşı dik duran birine o kadar hasret kalmışki hatalarına ve kapasitesine bile bakmıyor. Birde samimiyeti görüyorsa ölümüne o siyasetçinin arkasında duruyor. Siz ile bu millet arasındaki fark, siz gezizekalılar siz erdoğanın hatalarına odaklanıyorsunuz. Siz detaylarla uğraşıyorsunuz. Bu millet ise hatalara değil büyük fotoğrafa bakıyor. Hatasız bir kul olmaz diyor, kişinin samimiyetine, vatan ve millete olan sadakatına bakıyor. Örneğin; erbakan 28 şubatta dik duramadığı için bu millet ona sırtını döndü ve erdoğanı iktidara getirdi. Kişinin oyu namustur, erbakan milletin kendisine emanet ettiği o namusa sahip çıkamadığı için bu millet ona sırtını döndü. Bugün erdoğan bu millete ihanet ederse, bu millet erdoğanada sırtını döner. Anap ve refaha sırtını dönen bu millet, ak partiyemi acıyacak? Bu millet 20 yılda bir, bir partiyi devirdi. Bu millet ak partiyemi acıyacak. Siz ise 80 yıldır mal gibi aynı partiye oy verip duruyorsunuz. O hırsızlık ve yolsuzluk iftiraların bedelide size çok ağır olacak, bizden söylemesi. Masum insanlara çok ama çok büyük bir iftira attınız. İslam dini yalanı ispatlanmışların şahitliğini kabul etmeyin, sözlerine inanmayın der (Nur Süresi; 4). Yolsuzluk iftiralarını ortaya atanlar fetöcü hakim ve savcılardı, yani sahte deliller ve kumpaslarla balyoz, ergenekon, askeri casusluk gibi davalarda analarınızı ağlatanlar bu iddiaları ortaya attı. Kendiniz olunca bu hakim ve savcılar kumpascı oluyor, hedefte erdoğan olunca demokrasi kahramanları öylemi? Gerçekten helaklık bir topluluksunuz. Sabah akşam hırsız ve yolsuz diye bağırıyorsunuz, sanki bundan hesaba çekilmeyeceksiniz (Nur Süresi; 11-17).

Gıda kartelin varlığı apaçık ortaya çıktı;
gıda üzerinden bu saldırılara karşı hükümet ne yaptı; belediyelere ve devlet kurumlarına denetleyin bunları dedi. Ne oldu? Hiçbirşey olmadı. Yarım sene hükümet bekledi ama hiçbir şey olmadı. Göstermelik cezalar. Neden birşey olmadı? Bürokrasimiz yerli değilde, ondan. Amerikan, alman ve fransız kolejleri bu topraklara girdiği gün, bürokrasimiz yerli olmaktan çıktı. Bürokrasimiz yerli olmadığı için, bir adım atılmadı. Yerli olanda korkak olduğu, ezik olduğu için, memurluk zihniyeti ile çalıştığı yani her yere maydonoz olmayayım, sürgün edilirim gibisine menfii kaygılar ile hareket ettiği için hiçbir halt olmadı. Bunu gören hükümet ne yaptı; tanzim satış noktaları kurdu. Belediye eli ile kendisi bu ürünleri satmaya karar verdi. Muhalefet ne yaptı; tabiki buna karşı geldi ve bununla dalga geçmeye başladı. Neden? Fiyat artışların arkasında muhalefet var. Ekmek fiyatları neden artmadı diye feryat eden bir kılıçdaroğlu var. Anlayın. Bunlar bu tezgahın bir parçası.
Dolar 10 liraya neden çıkmadı, pkk neden bomba patlatmıyor diyen, türkiye neden ambargo uygulamıyorsunuz diye avrupayı dolaşan kişilerden bahsediyoruz. Bunlar herşey kötüye gitsin ve kendilerine malzeme doğsun istiyor. Ekonomimiz bir iran, bir mısır veya venezuelaya dönüşürse, hükümetin arkasındaki toplumsal destek son bulur ümidindeler. Hatta avrupa birliği kendilerini devlet başkanı ilan eder ümidindeler. Kendisini halkçı ve solcu gören bu tayfa, halkı kuyruklara mahkum kılan marketleri değilde ucuza satılışı eleştiriyor. Bir solcu bir devrimci olarak halkın yanında durması gerekirken büyük şirketlerin yanında yer alıyor. Chp seçim minibüsün bir tanzim satış noktasın yakınına park edip, hopörlerden domates patlıcan biber parçasını çaldığını gördünüz demi; daha söze gerek varmı? Bunların nasıl aşağılık herifler olduğunu görmeniz için Allah daha size ne yaşatması gerek? 10 bin liralık bir iphone için bir gece önceden kuyruk oluşturup, 3 liraya domates almak için kuyrukta bekleyenler ile dalga geçecek kadar insanlıktan nasibini almamış aşağılık herifler sizi. Enflasyon var diyorlar. Nankörler. Çok fena sobelendiler. Şimdi de oluşturdukları karteli gizlemeye çalışıyorlar. Belirli şirketlerin piyasaya hakim olduğunu ve fiyatları birlikte belirlediğini gizlemeye çalışıyorlar. Dünyada var olan bir çarkı, bizde yok olduğuna inandırtmaya çalışıyorlar. Neden? Çok kötü sobelendiler. Dünyanın farklı köşelerinde bunu yapanlar bu işi çok ince ve sessiz sedasız yürütür. Birbirine rakip olarak görünen şirketlerin birlikte fiyat belirlediğini anlamazsınız. Fiyatlarla istedikleri gibi oynarlar, ruhunuz duymaz. Bizimkiler tam aptal. Millete bir operasyon çekmek istediler, fetöcü askerlerin darbe girişimi gibi ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Şimdide olay anlaşılmadan nasıl düzeltiriz peşindeler. Gezizekalılar. Bayram yok seyran yok, bir anda ve hep birlikte yüzde 800 zam koyarsanız, o birlikteliği o networku ifşa edeceğiniz çok açıktı. Gıda sektörü üzerindeki hakimiyetiniz çok fena açığa çıktı. Sobelendiniz. Nasıl bunu kamufle ederiz, bize dokunulmasına engel oluruz, gıda üzerindeki kontrolü elimizde tutmaya devam ederiz şimdi bunun derdindeler. Hedef neydi? Yolsuzluk iftiraları tutmadı, belki milletin cebine dokunursak herşeyi pahalaştırırsak bu millete diz çöktürür, devletin arkasında durmayı bıraktırırız diye düşündüler. Salaklar. Tankın önüne yatan, yokluk içinde kurtuluş mücadelesi veren bu millet bu tehdide boyun eğer bu tuzağı yutarmı? Alim olduklarını iddia eden, hani 15 temmuz gecesi atm önlerinde kuyruk oluşturan sözcü tayfası var ya, bunlar yuttu. Bal gibi yuttu. Arif olan, hani 15 temmuz gecesinde bir eli cebinde bir elinde sigara, kurşun yağdıran o savaş helikopterine parmak sallıyor, işte o çılgın türkler var ya, bunlarda yutmadı.

Arif ile "alimler" arasındaki fark;
kendilerini alim ve aydın zannedenlerin evine aylık ortalama 8000 TL maaş girmesine rağmen, bunlar sürekli şikayet halinde. Çok kötüyüz, geçim derdindeyiz, batıyoruz vs. Arif olanların evine ise ortalama 1500 TL giriyor. Bunlar ne yapıyor? Bunlar Rablerine şükür ediyor. Daha kötü durumda olanlar var, devletimiz sağolsun diyor. Arif ile güya aydın ve alim arasındaki farkı anladınızmı? "Aydın ve alim" olan, Arif'in bu asil duruşunu görünce ne yaptı? Karnı kaşıyan, bidon kafalı, makarnacı, gerici gibi kavramlar ile o asil duruşu aşağıladı. Şaşırdıkmı? Hayır. Kötü kötülüğünü yapacak, çirkefleşecek, hainlik edecek, nankör ve yüzsüz olacak, yalan ve iftiralar atacak, ağızından salyaları dökülürcesine kinini dışa vuracak. İyide iyiliğini yapacak. İyiki varsın anadolu! Senin bu asil duruşun herşeye yetiyor. Senin irfanına ferasetine hayranım. K
endini aydın ve alim zannedenler yüz yıl öncesi olduğu gibi, bu yüzyılda düşmanla iş tutuyor. İş yine senin başına kaldı. Gazi mustafa dün sana sığınmış, kurtuluş mücadelesini senin (anadolu) omuzundan başlatmıştı, eminim bu yüzyılda batılı yok etmek sana nasip olacak. Kılıcın keskin yolun açık, yardımcın Allah olsun.

Suriyeli kardeşlerimize laf çakan nankörlere;
bugünler suriyelilere bunların burada
ne işi var diyenler, neden toprakları uğruna savaşmıyor diyenler, daha dün kendileri savaştan kaçtı. Kendileri birer savaş kaçağı, birer muhacir, utanmadan başkalarına laf çakıyorlar. Utanmazlar. Balkanlardan kafkaslardan neden kaçtınız? Yüz yıllardır evim dediğiniz o topraklar uğruna savaşsaydınız ya. Kendileri birer kaçak, bir de suriyelilere laf atıyorlar. Utanmazlar. Biz anadolu, topraklarımızı terk etmedik, can pahasına savaştık. Siz niye savaşmadınız, neden kaçtınız? Birde utanmadan suriyelilere laf atıyorlar. Yüzsüzler. Her birinin atası bir savaş kaçağı, başkalarına laf atıyorlar. Utanmazlar. Savaştan kaçan birinin dramını en iyi onlar anlaması gerekirken, geri gönderin diye haykırıyorlar. Kendilerine kucak açıldı, kendileri ise kovuyor. Kendilerine merhamet gösterildi kendileri ise zulmediyor. Hain Nankörler. Örneğin; dağ 2 filmi. Orada rol alan gezici bir ablamız, kendisini kurtarmaya gelen devlete ve askere saydırıyor, yerel halkıda buradan çıkarın burada katledilecek diye feryat ediyor, yani güya bizim askere ve devlete insanlık dersi veriyor. Realite ne? Gerçek hayatta devlet kurtarıyor, bunlar ise buna karşı geliyor. Kurtarılanlarıda katliam bölgelerine geri göndermeye çalışıyor. Kendi dünyalarında bunlar insan, bizde hayvanız. Gerçek dünyada ise bunlar birer hayvan. Müslümanlarada bir kaç sözümüz; ey Müslüman kardeşim, İslam dini göç üzerine kurulmuş bir dindir. Göç etmek İslamın ve insanlığın yeryüzüne yayılımının temelini oluşturur. Göç edenleri aşağılamak kendi inancını ve kendi varlığını inkar etmektir. Bu tuzağa düşmeyin. İnsanlığın birinci babası adem as, gökten yeryüzüne göç etti. İnsanlığın ikinci babası nuh as, gemisiyle bir bölgeden farklı bir yere göç etti. Alemlere rahmet olarak indirilen peygamberimiz sav, mekkeden medine'ye göç etti. Musa as keza israiloğullarını aldı ve mısırdan farklı bir diyara göç etti. Şuayp, lut, salih ve hud peygamberlerde inananlarla birlikte zulümden zalimlerden kaçanlar arasında. İnsanlık ve İslam tarihi zulümden kaçan peygamber ve müslümanlarla dolu. Siz ise, bu tarihi reddedercesine zulümden kaçanlara laf atıyorsunuz. Sizi uyarıyoruz, cahillerden olmayın. Zulümden kaçan bir müslümanı o zalimlerin eline teslim etmeye çalışmak, medineye hicret eden peygamberimizi onu öldürmek isteyenlerin eline teslim etmek anlamına gelir. Siz nasıl bu tuzağa düşersiniz? Siz müslümansınız, siz nasıl olurda ezanla peygamberimizle dalga geçenler ile aynı safta yer alırsınız? Bu aşağılık herifler, yüz yıl öncesinin amerikasında zenciler asılırken alkışlıyordu. 80 yıl öncesinin almanyasında yahudiler işkence kamplarına götürülürken yahudilerin yüzlerine tükürüyordu. 1500 yıl öncesinin mekkesinde müslümanlar zulüm görürken kahkaha atıyordu. Her yüzyıl, dünyanın bir noktasında birileri zulüm yapıyor birileride alkış tutuyordu. Bugünlerde siz maşallah o alkış tutanlarla haşır neşir oldunuz. Onlara uyup suriyeli kardeşlerimize laf çakıyorsunuz. Yazıklar olsun size. Müslüman Müslümanın kardeşidir. NOKTA. Siz öz kardeşinizi zalimin eline teslim edermisiniz? O zaman Müslüman kardeşinizide teslim etmeyeceksiniz. Hocam ama, çok kötü işler yapanlar var. Milyonların arasında elbette çürükler çıkacak. İmtihan edilmek kolaymı sandınız. Elbette kötüler çıkacakki siz imtihan edileceksiniz. Örneğin; 3 milyon türk almanyada yaşıyor. Hoşuna gidermi sizin, bir kaç türkün yaptığı pisliğin tüm türklere mal edilmesi? Ne hale geldik. Bu fitnecilerin ataları katliamdan tecavüzden işkenceden kaçtı, bugün kaçanlara laf atıyorlar, bizim tarafıda gazlıyorlar. Nankörler. Anadolu bunlara kucak açtı, bir de anadolu insanını denize dökmekle tehdit ediyorlar. Hainler. Besle kargayı oysun gözünü. Bu topraklar uğruna bir damla kan dökmüş değiller, bu topraklara zerre kadar hayırları yok ama bir bakıyorsunuz, bu topraklar kendilerine aitmiş gibi davranıyorlar. Utanmadan birde gazi mustafayı kullanıyorlar. Hainler.

Kim kimi denize dökmüş, kim gazinin askeri;
Gazi mustafa size değil, anadoluya komutanlık etti, gezizekalılar. Siz bugün olduğu gibi geçen yüz yılda düşmanı alkışlarla karşıladınız. Siz ne geçen yüz yıl gazinin askerleriydiniz ne de bugün gazinin askerlerisiniz. Sloganlarla milliyetçilik taslayan korkaklar, sizi. Bir tank gördüğünde eve saklanan, atm kuyruklarına giren KORKAKLAR, sizi. Sizden bir halt olmayacağı yüz yıl öncesi belliydi. O yüzden gazi mustafa size değil, bize sığındı BİZE. Korkaklar sizi. Düşmanı denize döken siz değil biz anadoluyuz, BİZİZ. Siz, chp'ye oy veren o sahil illerimiz siz, siz işgal altındayken gazi mustafa anadoluya sığındı ve anadolu insanından yardım talep etti. Nankörler. Denize döken biziz, yunanın elinden sizi kurtaran biziz, BİZ. Bir de gelmişsiniz bizi denize dökmekle tehdit ediyorsunuz. Siz kim denize dökmek kim. Biz anadolu topraklarına savaşarak geldik, feth ede ede geldik. Siz ise kaça kaça geldiniz. Kalkmışsınız birde bizi denize dökmekle tehdit ediyorsunuz. Savaştan kaçan korkaklar sizi. Siz kim denize dökmek kim. 500 yıl önce kaçtınız, 300 yıl önce kaçtınız, 100 yıl önce yine kaçtınız. Vatansızlar sizi. Siz kim devlet ve vatan aşkı kim. Bizde şehit verdik hocam; verdiyseniz şehitleriniz kadar sesiniz çıksın. Şehitlerin yüzde 1, 5' lik payınız ile yüzde 99' luk paya sahip anadoluya ayar çekmeye kalkışmayın. Kanı döken biz, şehit veren biz, teknolojiyi geliştiren biz, taş üstüne taş koyan biz, malın sahibi ama onlar oluyor. Ne hale geldik. Biz 21 yüzyılda yaşıyor uzaya gitmeye çalışıyoruz, onlar halen 1923de takılı kalmış. Gerici ama biz, çağdaşta onlar oluyor. Yerim sizin çağdaşlığınızı. Teşekkürler erdoğan.

Erdoğana kurulan tuzak;
erdoğan bunları şımarta şımarta, bunlar devlete ihanet etmeyi, millete hakaret etmeyi, hatta erdoğanı ipte sallandırmayı açık açık yapar ve söyler hale geldiler. Nasıl bu hale düştük? Basit bir algı operasyonu ile. Bunlar sabah akşam diktatör kelimesini tekrarladı, erdoğanda bu algıyı yıkmak, böyle bir şeyin olmadığını göstermek için her türlü ihanet ve şımarıklığa göz yumdu. Bir algı operasyonu ile ülkemizi vahşi batıya dönüştürdüler. Erdoğan bunu yutmaması gerekiyordu. Yuttuda, bunlara yaranabildimi? Hayır. Her türlü ihanete şımarıklığa göz yumdu, yine de onların gözünde diktatör. Halbuki, yapması gerekenleri yapsaydı chp ve hdp tabanı bile erdoğana teşekkür ederdi. Biz bunlardan kurtulamadık, sen kurtardın derlerdi.

Şükretsinler erdoğan var;
Erdoğanın şöyle bir huyu var, erdoğan herkesle iyi geçinmek herkes kendisini sevsin istiyor. Yok böyle bir dünya. Trump senin dostun değil, putin senin dostun değil. Uluslararası ilişkilerde yok böyle birşey. Erdoğanın bu yumuşak huyuda maalesef günümüzün şartlarına uygun değil. Biz barış dönemi yaşamıyoruz, biz savaş dönemindeyiz. Savaş döneminde de böylesine bir huy, olaylara sürekli geç müdahale etmenize sebep olur. İyi geçineyim, dost olayım derken hep kandırılır hep kazık yersin. Erdoğan, batı veya muhalefet ile iyi geçinme çabalarını bırakıp yapması gerekenleri yapmalı. Örneğin; amerika ile sıcak bir çatışmaya gireceğimiz çok açık. Geçmiş ticaretlerimizden dolayı bizleri yargılıyorlar (halkbank), ambargo uyguluyorlar, ekonomini mahvederiz tehdidini açık açık savuruyorlar sende kalkıyorsun bunlarla ticaret hacmini artırmaya çalışıyorsun; hangi danışmanın aklından çıktı bu fikir? İşte, günümüzün şartları bu yumuşak huyluğu kaldırmaz. Elde ettiği büyük kazanımlarıda gözünü kararttığı günler elde etti; el bab ve afrin. Elbette belirli dengeler korunması gerek, elbette herşeyi bir anda kesip atamazsın, ancak sıcak bir çatışmaya gireceğin bir ülkeylede kalkıp ticareti artırmaya kalkışmassın. Var olan ilişkileri askıya alır, oyalama taktiğine girersin. Günümüz yumuşak huylulara değil, şahinlere muhtaç. Erdoğan bir şahin değil, bunu bilesiniz. Batının saldırılarına karşı boyun eğmemek, dik durmak şahin olmak değildir. Şahin olmak 15 temmuz sonrası idam cezasını getirmek, ab ile müzakereleri durdurmak, geçici olarak incirliği kapatmaktır. Erdoğan şahin birisi değil. Nokta. Erdoğan yumuşak huylu, herkesle iyi geçinmek isteyen birisi. O yüzden bunlar sabah akşam şükretsin erdoğan gibi bir lider bu ülkeyi yönetiyor. Bilsinlerki, erdoğanın tabanı erdoğan gibi layt tiplerden ibaret değil. Bilsinlerki erdoğanın tabanı kelle istiyor kelle. Bu kelleleride erdoğan bize vermiyor. O yüzdende erdoğanın günleri sayılı. Örgütlenen tek siz değilsiniz ya. Erdoğanın başta kalması için s
abah akşam dua edin. Bu hainliklerinize başka kimse göz yummaz. Erdoğan gittiği gün, kelleler düşmeye başlar. Salaklar. Erdoğanı devirmek için tuzak üzerine tuzak kuruyorlar. Bilmiyorlarki erdoğan gittiğinde kendi sonları gelecek. O yüzden, ne yapın edin erdoğanı başta tutun. Başka kim size bu özgürlükleri verir? Bugün, 28 şubattan daha büyük zulüm var diyorlar. Haklılar. 28 şubatta sadece namaz kılan ve başörtüsü takan hedefteydi, bugün ise devletin kendisi hedefte. Demokrasi yok diyorlar. Haklılar. Demokrasi yok, demokrasi ötesi anarşi var. Bizde bir tayfaya istediği hakareti ve ihaneti yapma özgürlüğü var. Bunlar sabah akşam şükretsinler erdoğan gibi layt bir lider bu ülkenin başında. Askerimize kurşun sıkan teröristlerin cenazesinin törenle kaldırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu topraklarda özerklik ilan edenlere destek bildirisi yayınlayan bir akademisyen camiasının olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Savaşa giden askerlerine moral verme yerine savaş bir hastalıktır bir insanlık suçudur bildirisini yayınlayan meslek odaların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İstihbaratın gizli operasyonlarını gazetelerde ifşa etmeyi, yaşadığı ülkesini dünya' ya teröre destek veren bir ülke olarak göstermeye çalışan medya organların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Yaşadıkları toplumun dini ve kültürel değerlerine aykırı olmayı bir maharet zanneden aydın ve sanatçılara sahip bir ülkede yaşıyoruz. Darbecilerin hapse atılmasını protesto etmek için ankaradan istanbula kadar yürüyüş yapan bir muhalefet parti liderin olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Birine küfretmeyi bir hak olarak görenlerin yaşadığı bir ülkede yaşıyoruz. Devletin davetine icap edenlerin hain ilan edildiği, devlete söven devlete hainlik edenlerin kahraman gösterildiği bir ülkede yaşıyoruz. "Vatanım sensin" gibi, devlete ihaneti romantik gösteren dizilerin yayınlandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bağımsızlık ilan eden belediyelere neden kayyum atandı, onlar yasal ve meşru bir partidir diyerek özerkliği savunanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Sanatçısından aydınına, akademisyenden medyasına, sivil toplum örgütlerinden siyasetçisine kadar, bir zümre tüm gücüyle türkiye aleyhine çalışıyor. Bunlara dokunanda yok. Neden? Uyanıklar, önlemlerini aldılar. Diktatör kelimesini yaydılar. Bunlara dokunduğunuzda, söylem hazır; erdoğan muhalefeti tasfiye ediyor.

Algı nedir?
Yalanlar ile var olmayan şeyleri var gibi göstermek. İnsanlara, yalanlar ile var olmayan bir dünya var ediyorsunuz. Gerçek dünyadan kopuk paralel bir dünya var ediyor, gerçek dünyanında o olduğuna inandırtıyorsunuz. Örneğin; sözcü ve karşı gibi gazeteler her gün belirli yalanları tekrarlayarak bu insanlara gerçeği yansıtmayan bir türkiye profili çiziyor. Örneğin; suriyelilere bedava üniversite, suriyelilere bedava maaş, suriyeliler türk vatandaşlığına geçiyor, suriyeliler ülkede kalacak vs vs. Örneğin; anketlerde şu kadar öndeyiz, bu sefer kesin kazanacağız vs. Gerçek ne? Adam yenmişte yenmiş, her seçimde bir değil otuz puan fark atmış. Kendilerine sunulan o yalan dünyada ama hep onlar önde. Acı gerçekle yüzleştikleri zamanda şizofreni boyutuna geçiyorlar, oylar çalındı, hırsızlar gibi söylemlere sarılıyorlar. Yani daha fazla yalan daha fazla iftiraya sürükleniyorlar. Allah bunları günah bataklığı içine sokmuş, çırpındıkça daha çok batıyorlar. Diyorsun; madem ak parti oy çalmakta maharetli, neden izmir ve eskişehir, diyarbakarda çalamıyor? Yanıt yok. Kişi ne ise karşısında da onu görürmüş. Kendileride söylediklerinin saçma olduğunu biliyor ama, kendi medyası ve yöneticileri tarafından kandırıldığını kabullenmektense, karşı tarafa saldırmak nefse daha kolay geliyor. Ne kadar acınacak bir haldeler. Yalanlar üzerinden muhalefete bir türkiye geleceği ve ortamı çizilmiş, bunlarda bunu her gün yutuyor. Bir depresyon hastası gibi, gerçek dünyaya uyanmamak için her gün o yalan hapını yutuyorlar. Ne zavallılar. Her bir yalan, oluşturulan o yeni dünyanın bir tuğlası. O inşa süreci tamamlanıncaya kadarda bu insanlar gerçeklerden uzak tutulmamalı. Nasıl? Yandaş ve havuz gibi kavramlar ile kendilerinden olmayan medya guruplarını şeytanlaştırarak. Yalan bir dünya inşa etmek kolay değil. Bunun için, o kişinin tek bilgi kaynağı siz olmalısınız. İnsanlar gerçekleri öğrenirse, inşa ettiğiniz o yalan tuğlaları teker teker yıkılır. Kurulan o sanal dünya yıkılır. O yüzden ne pahasına olursa olsun, bu insanları diğer medya guruplarından uzak tutmanız gerek. Örneğin; deaş elemanları küçük yaşta alınır ve kamplarda eğitilir. Bu kamplarda da dış dünya ile her türlü iletişim yasaklanır. Neden? Kendilerine anlatılanların gerçek olmadığını öğrenirlerse, o beyin yıkama süreci aksamaya uğrar. Dikkat ederseniz, hiçbir kitle bunlar kadar bir medyaya veya gezeteye bağımlı değil. Kutsadıkları bir iki medya gurubu var (odatv, sözcü, cumhuriyet, karar gazetesi ve t24), onların dışında herkes kötü herkes şeytan. Bir kişinin ufku, bilgi hazinesi bu kadar dar olduğu zamanda onu kontrol etmek kolay oluyor. Sözcü tayfası böylesine rahat kontrol edilen, kendisiyle top gibi oynanan bir tayfa. Peygamberimizin karikatürünü yayınlayacak kadar aşağılık bir medyanın okurlarından, fazla birşey beklemekte hata olurdu zaten. Allah onlarda hayr görmemişki, akıl versin. Örneğin; barış denendiğinde neden silahla yok etmiyorsun dediler, silahla yok etmeye kalkıştığın zamanda savaş insanlık suçudur, masada herşey hallolur dediler. Masaya oturuyoruz hain ilan ediliyoruz, savaş açıyoruz insanlık suçu işlemekle itham ediliyoruz. İşte bu insanlar böylesine gerçeklerden kopuk, paralel bir dünyada yaşıyor. Bunun İslamda karşılığı ne? Deccaliyet.

Deccaliyet budur;
iyiyi size kötü, kötüyüde iyi gibi gösterir. Bu tuzağa düşmemek için ne yapmalısınız? Kişinin sözleri eylemleri ile örtüşüyormu ona bakınız.
Örneğin; amerika birleşik devletleri ağzından demokrasi ve özgürlüğü hiç düşürmez, eylemlerine baktığınız zaman ama tam tersi görürsünüz. Dünya'a terör ihraç eden, zorbalık yapan bir devlet görürsünüz. Örneğin; hdp siyasetçilerin ağzından sürekli barış ve demokrasi kelimeleri çıkar. Her bir kaç kelimenin biri mutlaka bu olur. Neden? İnsanların hafızasında en çok tekrarlanan kelime kalır. Bunlar barış ve demokrasi kelimelerini sürekli tekrarlayarak, barış ve demokrasi kelimelerin kendileri ile özleşsin isterler. Barış denildiğinde ilk akla onlar gelsin isterler. Bu bir algı stratejisidir. Eylemlerine ama baktığınızda eylemlerinde zerre kadar barış görmezsiniz. Deccaliyet budur işte. Size cenneti vaat ederler, vaat ettikleri şey ama aslen kan ve zulümdür. Örneğin; ittihati terakki. Sultanı devirmek için millete; barıştan, kalkınmadan bahsettiler. Gelişmişlik ve refahtan bahsettiler. Öyle süslü ve güzel kelimeler kullandılarki milli şairimiz bile kandı ve padişaha karşı saf aldı. Padişah devrildi ve ittihai terakki başa geldi, sonrası ne oldu? Refah, huzur ve kalkınma mı geldi? Hayır; savaş, kan zulüm ve yüz yıllık sefalet. Kelimeler ile insanlara cenneti vaat etmek, yani huzur barış ve kalkınmayı vaat edip onları ateşe sürüklemeye deccaliyet denilir. Örneğin; son beş yıl içinde sokak darbesi (gezi), yargı darbesi (17-25 aralık), askeri darbe (15 temmuz), ekonomik darbe (döviz, gıda), şehirlerin işgali (hendek operasyonları) yaşanmış, sınırlarımıza 20 bin tır ağır silah indirilmiş 40 bin terörist silahlandırılmış, yabancı yayın organ ve diplomatların kullandığı bazı fotoğraflarda ülkemizin haritası bölünmüş gösteriliyor, daha yüz yıl öncesi sevr antlaşması önümüze koyulmuş, halen beka sorunumuz yok diyen bir zihniyet var yani kötüyü iyi gösterenler var. İşte buna deccaliyet denir. Kötüyü size iyi, iyiyide kötü gösterir. Bakınız; bir gurup insan eğer bir merkezden kontrol ediliyor ve hep birlikte aynı anda aynı şeyi yapıyor (gıda zammı) ve söylüyorsa buna bir isim konulur. O gurubu kontrol eden merkez Allahsa (kur'an-ı kerim) buna "hak" denilir, kontrolün merkezi kötü ise buna "deccal" denilir. Deccal bir şahis değil, bir üst akla konulan isimdir. Bunlar sizleri bir şahsa odaklamışlar, siz o şahsı beklerken var olan deccaliyeti gözden kaçırıyorsunuz. Kötülük her yüz yıl örgütlendi, neden ahir zamanda olana deccal denilir? Ahir zamanda olan kötü, uydu üzerinden tüm dünya' yı gözetliyor ve dinliyor. Geçmişte kötülük yerdeydi, belirli yörelerdeydi, şimdi ise göğe çıktı, gökten bizi izler ve işitir oldu, tek göz üzerinden (TV, cep telefonu, bilgisayar) evlerimizin içine girdi ve yeryüzüne yayıldı, ışık hızı ile iletişime geçer hale geldi. Kötülük ne zaman göğe çıkıp gökten bizi görür ve işitir oldu, bize istediği şeyleri gösterme boyutuna geldi (film, diziler, haberler) işte o zaman "deccal" kelimesini hak eder oldu. Hadislerde deccal bir şahıs olarak gösterilir, bu hadisler hurafe. Deccal bir şahıs değil, dünya hakimiyeti peşinde koşan örgütlenmenin adı. Buna ister illuminati deyin ister başka bir isim. Fetö gibi chp ve ip gibi, pkk, tüsiad gibi bu üst akla hizmet eden herkes deccaldır. İyilik bin yıllardır peygamberler ve kutsal kitaplar üzerinden örgütlendi, kötülükte kendi değerleri üzerinden böylesine bir örgütlnemeye gitti. Ne zaman ama göğü aşıp uzaya adım attılar, işte o zaman deccal kavramını hak eder oldular. Deccal denilen şey; tek göz üzerinden (TV, bilgisayar ve cep telefonu) kötüyü size iyi, iyiyide kötü göstermesidir. Bu tuzağa düşmemeniz içinde sözlere değil eylemlere bakın. Örneğin; sadece sur'da 75 polis ve askerimiz şehit oldu. O hendek operasyonlarında toplam 700 üzerinde şehitimiz ve 2 bin üzerinde gazimiz oldu. Ülkemiz böylesine bir beka mücadelesi vermişken, şehit ve gazilerimizin ailelerini değilde özerklik isteyenleri hapishanelerde ziyaret eden, kim oldu? Chp' nin başını çektiği çete. Bu çete şehirlerimizde bağımsızlık ilan edenlere her ortamda destek mesajı veriyor, sonrada ne diyor? Vatanın birlik ve beraberliğin garantisi biziz diyor. Sözler vatan diyor, eylemler ise hainlik dolu. Deccaliyet işte bu. Deccalı size bir şahıs olarak göstermek isterler. Bu bir tuzak. Size sağdan gösterip soldan malı götürüyorlar. Bu tuzağa düşmeyin. Doların üstündeki tek göz sembolü var ya, işte bu sembolün altında bir araya gelen masonlar ve bunlarla birlikte dünyayı dezayn eden ve yöneten merkeze deccal denir. Deccal, demokrasi ve özgürlük adı altında dünyayı zulme ve adaletsizliğe, ahlaksızlığa boğan çetenin adıdır. Şahıs değil, bir örgütlenmedir. Bunların tuzağına düşmemek içinde kişinin söylem ve eylem arasındaki çelişkilere odaklanın. Örneğin; erdoğanın bir kaç konuşmasından bir kaç cümleyi cımbızlıyorlar ve niyet okuması yaparak ülkeyi bölecek satacak diyorlar. Söylemin bu olduğunu varsayalım, şimdi birde erdoğanın eylemlerine bakalım; ülkemizin sınırlarına duvar örüyor. Ülkesini bölmek isteyen biri sınırına duvar örermi? Kandil ve afrine harekat yaparmı? Bir harekatta 5000 pkk'lıyı öldürürmü? Şimdi; bir yanda sınıra duvar ören ve sınırdışı operasyonları düzenleyen var, diğer tarafta kandilde ne işimiz var, afrine girmeyelim, pyd bize saldırmaz diyen (chp) var. Hangisi ülkenin bütünlüğünü korumakta samimi sizce? Umarım olayı anlamışsınızıdır. Youtube, twitter deccallerine kanmamak için söze değil, kişinin eylemlerine bakın.


Değerli okurlarımız; safhınızı belirleyin;
bu iş daha fazla böyle yürümez. Bu topraklar daha fazla hainliği nankörlüğü kaldıramaz. Dünyanın ordularını sınırlarımıza yığmışlar. Biz sınırlarımıza odaklanmamız gerekirken, içimizdeki hainler ile uğraşıyoruz. Tüm dünya üçüncü dünya savaşına hazırlık yapıyor, bu hainler bizleri meyve sebze ile uğraştırıyor. Yeter artık. Hak ve batılın ayrışma vakti geldi. Ya nankörler ya arifler, birisi bu ülkeden yok olup gidecek. Kimden yanasınız? Sabah akşam devlet batıyor çok kötüyüz diyen nankörlerdenmi olacaksınız, yoksa gün, devletin yanında olma günü deyip çevrenize sürekli pozitif mesajlarmı vereceksiniz. Bir yanda öz yönetim isteyen ve bu ülkede 40 yıldır terör estiren hdp, ona dokunulmasına engel olmak için onu himayesi altına alan chp, bunların akıl babası ve fetöcülerin bizzat kurduğu ip ve imanlarını pazara çıkarmış saadetçiler, diğer tarafta mhp ve ak parti. Bir tarafta küresel güçler diğer tarafta yerliler. Herşey apaçık ortada. Kimler kiminle nakış tuttuğu apaçık ortada. Gizli saklı birşey kalmadı. Bilmiyordum, görmedim ve duymadım deme şansınız yok. Ortaya, tarafsızlığa oynamayın. Bu taraflardan birisi bu topraklardan yok olup gidecek. Hangi taraftasınız?


Allah'ın onlara kurduğu tuzak;
suni fiyat artışları ile hükümeti kötü duruma düşürmek isterken, hükümeti kahraman konumuna soktular. Gezizekalılar! Marketler soyguncu, devlet babada robin hood oldu.
Devlet baba milletine sahip çıkıyor, marketler ve arkasındaki küresel güçte soyuyor izlenimi doğdu. Gezizekalılar. Seçim meydanlarında erdoğana malzeme verdiler. Şimdi erdoğan bu konuyu sabah akşam işler. Tuzak ters tepti. Bilhassa ekonominizi batırırız tehditlerini açık dille twitter üzerinden atarsan (trump), bu tuzakların bu aziz millette ters tepeceği çok belliydi. Şimdi ne yapacaklar? Tanzim satış noktalarını bunlar beklemiyordu. İlk önce bununla dalga geçmeye, bunu değersizleştirmeye çalışacaklar. Kuyruklara soktunuz milleti diyecekler, hükümet manavcılığa soyundu deyip aşağılamaya çalışacaklar, doğal çark bozulursa bu daha büyük felakete yol açar diyecekler vs. Bu da işe yaramazsa, marketlerde fiyatları indirecekler. Altı aydır olmayan, sanki bir merkezden bir tuşa basılmışcasına anında iniverecek. Kilosu 13 liraya satılan bir ürün bir anda 2 liraya iniverecek. Demek 2 lirayada satmak maliyeti kaldırabiliyor ve size kazanç sağlayabiliyormuş. Hainler. Erdoğanı kötü göstermek için fiyatları artırdılar, neden indirecekler? Erdoğanın kahraman görünmesine izin veremezler. Bu tuzak erdoğana kuruldu. Erdoğan ülkeyi sefilliğe yoksulluğa götürüyor, hayat yaşanılamaz hale geldi denilsin için bu tuzak kuruldu. Erdoğanın bir robin hood gibi sahneye çıkması için değil. Bir müddet sonrada herşeyi erdoğan tezgahladı yalanına sarılırlarsa şaşmayın. Bunlar yalan ve iftira atmadan duramaz. Piyasadaki ürünleri pahalaştıran erdoğan, marketlere talimat erdoğandan gitti, kendi malını ucuza satmak, seçim öncesi millete şirin görünmek için marketlere tuzak kurdu iftirasını atarlarsa buna şaşırmayın. Bu kadar olmaz demeyin, bu iftiranın daha büyüğünü 15 temmuz sonrası attılar. Demedilermi erdoğan bunu tezgahladı, erdoğan subaylara tuzak kurdu!!! Darbeye katılan 15 bin subay ve sokağa inen milyonlarca insan ile erdoğan bir toplantı yapmış, erdoğan herkese saniye saniye rolünü tayin etmiş, bazılarına sen katil olacaksın bazılarına sen şehit olacaksın bazılarınada siz vatan haini olacaksınız demiş, sonrası bunlar dağılmış ve gün geldiğinde herkes rolünü oynamış. Kontrollü darbe dediğiniz bu. Tüm aktörlerin baştan bir araya gelmesi ve bir koordinasyon içinde bu işi yürütmesi. Bunuda o "alim" tayfasına yutturdular. Bunlarda yüz yok. Bunlar öldürür, sonrası cenazede en çok göz yaşını döker. Örneğin; A101, Şok, BİM vs. Hem yüzde 500 zam koyuyorlar hem "topyekün enflasyonla mücadele" afişlerini asıyorlar. Şu yüzsüzlüğe şu şeytanlığa bakarmısınız. İlk önce soruna sebep oluyorlar, sonrası sorunu giderecek kahramanlar olarak kendilerini gösteriyorlar. Bunlar şükretsinler erdoğan gibi layt birisi hükümetin başında, bizler olsaydık bunun hesabını bunlardan çok farklı sorardık. Erdoğanada tavsiyemiz; gıda stratejik bir ürün, bu olaydan dersinizi çıkarın ve marketleri, tedarik zincilerini yerlileştirin. Nasılmı? ABD, nasıl VW milyar dolar ceza kestiyse sizde bu market zincirlerine kesin. Çok basit. Suç ortada, amerikanın ve fetönün yaptığı gibi suç uydurmanızada gerek yok. Milyar tl cezaları kesin. Bunların bunu ödeyemeyeceği aşikar olduğu içinde kayyum atar, millet adına bu hain nankörlerin mallarına el koyarsınız.



zaman nedir ve zamanda yolculuk varmı

Zaman nedir ve zamanda yolculuk varmı?

Bu bin yıllardır einstein ve nice bilim adamın peşinde koştuğu bir gizem. Bu yazıyla bu gizemi sizler için çözümleyelim. Çok kompleks, nice nobel ödüllü bilim adamın üzerinde nice makaleler ve ciltlerce kitap yazdığı bir konuyu öz ve kısa tutmaya çalışacağız, amacımız işleyiş hakkında genel bir bilgi edinmeniz. Dünyada bir ilk, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz. Değerli okurlarımız, size göre zaman nedir? Bilim dünyası gibi, sizde zamanı uzayın dördüncü boyutu olarakmı tanımlayanlardansınız? Üzgünüz yok böyle bir şey. Zaman, size göre içinde bir ileri bir geriye seyehat edilebileceğiniz bir oluşummu? Üzgünüz yine yanılıyorsunuz. Ya da zamanı herşeyden bağımsız kendi halinde hareket eden bir yapı olarak görüyorsanız? Üzgünüz yine yanıldınız. Nedir o zaman, zaman ve zamanda yolculuk varmı? Bu soruların cevabını siz aslında günlük hayatınızda nice defa veriyorsunuz, nasılmı? Günlük hayatınızda siz zamanı nasıl tanımlıyorsunuz, bir; geçmiş olaylar, iki; yaşlanma ve üç; gece ve gündüz, mevsim ve yıllar. Hepimiz için zaman bu değilmi? İşte, zaman nedir, bu evrensel sorunun cevabı bu üç şeyin içinde yatıyor. Bu üç şeyin cevabını verebilirseniz zaman nedir bunuda çözmüş olursunuz.

1. Gece ve gündüz, mevsim ve yıllar nasıl oluşur

dünyanın kendi çevresinde dönmesi gece ve gündüze sebep olur

dünyanın güneşin etrafında dönmesi ise mevsim ve yıllara sebep olur

= gece ve gündüze, mevsim ve yıllara sebep olan dönme kuvveti (tork). zaman için gerekli olan birinci unsur dönme kuvveti

2. yaşlanma

Yaşlanma dört şeye muhtaç;

+ plazma (enerji partikülleri)

+ dönme kuvveti (tork) + merkezkaç kuvveti

+ insan bedenin elektromanyetik enerjisi (Allahın yüklediği + kendi yüklemeniz)

+ sürtünme kuvveti

= evrenin kendisi dönen bir platform. Bu platform enerjiden oluşan bir maddenin içine yerleştirilmiş. Bilim adamları buna plazma der. Biz sürekli dönen bir platform üzerinde yaşıyoruz ve içinde döndürüldüğümüz ortam boş değil, enerji partiküllerinden oluşan bir ortam. Evren dönüyor, biz evrenin içindeyiz. Biz enerji partiküllerinden oluşuyoruz, içinde döndürüldüğümüz ortamda enerji partiküllerinden. Bu ikisi çarpıştığında birisi diğerini alıp götürüyor. Evrenin ve gezegenin dönme kuvveti daha güçlü olduğu için, bu çarpışmada kaybeden biz oluyoruz. Bir rüzgar esintisi düşünün, üzerinizdeki tozu alıp götürüyor; biz bu enerji plazma içinde döndürüldükçe her döndüğümüzde o plazma bizden bir miktar enerji alıp götürüyor. Her götürdüğünde de yaşam enerjimizden bir damla kaybediyoruz, kaybettikçede beden çöküyor (yaşlanıyor). 

soru: doğuştan ölüme kadar bu plazma içinde yaşıyoruz ama hayatımızın bir bölümünde büyüyoruz, bir döneminde yaşlanıyoruz. Bu nasıl mümkün; madem bulunduğumuz ortam enerjimizi alıyor ve yaşlandırıyor, biz doğumdan itibaren yaşlanıyor olmamız gerekmezmi?

cevap:
insan, dolu bir pil ile dünyaya gelir. Bu elektromanyetik pil 33 yaş civarına sabitlenmiş. O çağa kadar içinde bulunduğunuz ortam (dönme kuvveti, sürtünme kuvveti) sizde bir etki yaratmıyor. Tam aksine yeryüzü gıdaları ile beslendikçe bedeniniz büyüyor, filizleniyor. 33 yaşına geldiğinizde, yaşantı tarzınıza göre bu bazılarında daha erken bazılarınızda daha geç olabilir, Allahın size yüklediği şarj bitiyor. Pil bittiğinde ne oluyor? Allahın size yüklediğ şarj bittiğinde, fiziki yani yeryüzü şarjınız devreye giriyor. Birisi elektromanyetik pil, Allah tarafından yüklenmiş diğeri ise besin ve egzersiz ile sizin yeryüzünde bedeninize yüklediğiniz enerji. İlahi şarj sizi yaşlanmaya karşı koruyor, o bittiğinde egzersiz, sağlıklı yaşam, besinler ile o yaşa kadar (33 yaşı) yaptığınız yatırımlar devreye giriyor. Bu enerjide sizi 40 yaş ortalarına kadar taze kalmanızı sağlıyor. Bu sürece duraklama süreci diyoruz. Bu duraklama sürecinde, ne yaşlanıyor ne filizleniyorsunuz bir olgunluk sürecinden geçiriliyorsunuz. Bu süreçte sizi ayakta tutan enerji, gençliğinizden itibaren 33 yaşına kadar bedeninize yüklediğiniz enerji. Atalarımız ne güzel demiş; ne ekersen onu biçersin ya da gençliğinizde yaptığınız yaşlılığınızda karşınıza çıkar. Bu birikimide tükettikten sonra; cildiniz ve kemikleriniz, organlarınız o plazmanın içinde döndürüldükçe, merkezkaç kuvvetine tabi yani santrifüje tabi oldukça enerjiniz bedenden çıkar, yaşam enerjinizi kaybetmeye başlarsınız. Bu enerji kaybını besinler, egzersiz ve gıda ile telafi edemiyorsunuz. Her gün enerjiniz dokulardan alınıp götürülüyor. Dokularınız çöküyor ve sizde bunu yaşlanma olarak net hissetmeye başlıyorsunuz. 

soru: Allahın yüklediği şarj nedir?

cevap: Bunun detaylarını size aktarmamız mümkün değil. Biz bunu burada şarj olarak tanımladık bunu siz bir enerji şablonu olarakta görebilirsiniz. Fiziki bedeninizin bir enerji şablonu. Böyle bir şablona bir ilahi enerji yüklemesine sahip olduğumuz konusunda hiçbir şüphemiz yok. Sadece yaşlanma ile ilgili konuda değil, bu enerji şablonu iki yerde daha karşımıza çıkıyor. Bir ana rahminde ve ikisi kabirden kalktığımızda. İki defa yoktan var ediliyoruz. Bu yoktan var edilme neye göre yapılıyor; bu soruyu hiç kendinize sordunuzmu? Ana rahmindeki hücreler nereye yayılması gerek, ne tür bir organa dönüşmesi gerek, nereye kadar büyümesi gerek, ne tür bir canlı çıkarması gerek bunları siz hormonlar ve sinir sistemi ile açıklayamazsınız çünkü hücreler arası o iletişimi sağlayacak sinir ve hormonlar henüz ortada yok. Geriye tek birşey kalıyor, o da oluşturulacak yeni canlının bir elektromanyetik şablonu orada hazır halde var olması gerek. Nasıl bir 3D yazıcı, bilgisayardaki şablon üzerine birşeyleri yazıyorsa, ana rahmindeki hücrelerde bir şablon doğrultusunda yeni canlıyı var ediyor. Ahiret günü bu şablon tekrar karşımıza çıkıyor. O gün yoktan yine var edilmemiz gerek, yine bir şablona ihtiyaç duyuluyor. Tek fark; bu sefer şablon bebek ebatında değil, 33 yaş ebatında çünkü tekrar diriliş yaşımız 33 olacak. Özetlersek; ana rahmindeki şablon bizimle büyüyor, bizim gelişmemizi ve filizlenmemizi sağlıyor sonrası duraklıyor. Tekrar dirilişte kullanılacak şablonda ana rahmindeki ebat değil, çünkü o artık yok o 33 yaşa kadar bizle büyüdü; tekrar kullanılacak ebat o en son 33'lük hali. Not: tabiki Allah "ol" derse herşey oluverir, ancak o zaman ilim olmazdı. "Herşeyi ilmimle kuşattım" ayetin bir anlamı kalmazdı. Tarikatların ilimle işi olmadığı için, onlar "Allah ol der ve o oluverir", biz bunu sorgulamayız der. Biz onlardan olmadığımız için, biz Allahın yeryüzüne indirdiği ilimleri araştırıyoruz. Sorgulama değil, araştırıyoruz; her şeyin altında bir ilim bir mekanizma bir düzen olduğuna inanıyoruz ve araştırarak bu düzeni anlamaya çalışıyoruz.

"Alternatif tıpta enerji boyutları ile uğraşanlar, olayların ilmi altyapısını bilmez, herşeyi "yaşam enerjisine" bağlar ve geçerler. Biz burada yaşlanmayı ilahi bir enerji ile irtibatlandırırken, öylesine sallamadık. Sallamakta zaten bize yakışmaz. Biz konuyu ilk yaratılıştan tekrar dirilişe kadar bir çok boyuttan ele aldık. İlmi altyapısını doldurduk, beynimizde olayların akışı hakkında genel bir fikir oluşturduk sonrası konuyu kaleme döktük. Olayı çözdükmü? Hayır, ama olayların akışı hakkında temel bir fikir edindik. Bu fikride sizinle paylaşmak istedik. Bu bilgiler dünyada bir ilk buna emin olabilirsiniz. Bu bilgileri başka hiçbir yerde bulamazsınız. Bu yazı ile biz bin yıllardır merak edilen bir çok konuya açıklık getiriyoruz, örneğin; gölge nedir, bunu deşifre ediyoruz. Ancak, şunuda belirtmemiz gerek, biz henüz araştırmalarımızın başlangıç safhalarındayız. Üst tabakayı çözdük, bir alt tabaka aşağısına indik, üçüncü ve dördüncü derece derinliğe inmedik. Henüz çok ilkel bir safhadayız. Neden bu ilkel hali ile sizinle paylaşmaya karar verdik? Yanlış bilgilerin yayıldığı bir çağdayız. İnternet ortamında beyinleriniz binbir çeşit yanlış bilgiler ile bombardıman altında tutuluyor. O hurafe bilgiler beyinlerinizde kalıcı olmadan, olayların temel boyutunu anlar anlamaz sizinle paylaşmak istedik. Şimdi beyninizde alternatif bir teori oluştu. Bu konuda farklı teorileri okurken, referans alabileceğiniz bir nokta oluştu. Görevimizi tamamladık. Bundan ötesini b
aşka beyinler araştırsın. Üçüncü ve dördüncü tabaka derinliklere inmeyi düşünmüyoruz. Bilim bir bayrak yarışı. Biz temelini attık, başkalarıda binayı diksin." 

3. geçmiş

İlk önce bu sorunun cevabını verelim; geçmişin tarifi sizin için nedir? Geçmiş sizin için beyine yazılan bytler yani hatıralardan ibaret? Geçmiş sizin için günler ve aylar, yılların sayısı gibi rakamlardanmı ibaret? Yoksa geçmiş sizin için olaylardanmı ibaret? Geçmiş denildiğinde, içinde geriye veya ileriye hareket edebilecek bir oluşumdan bahsedilir. Takvim sayfaların ve beyindeki hatıralar, bunların somut elle tutulur bir yanı bulunmaz. O yüzden biz geçmişi beyine kazılan hatıralar, gece ve gündüz boyutundan ele almayacağız. Geçmişi, geçmişte yaşanan olaylar boyutundan ele alacağız. Geçmişin olay boyutu nedir ve nasıl oluşur;

+ ilahi kayıt altına alma sistemi (ışık + gölge + beden)

+ dönme kuvveti (tork)

+ günlük yaşantınız

+ manyetik enerji (dünyanın manyetik akımı)


= siz her saniye içinde bir yerden başka bir yere hareket ediyorsunuz.
Her bir hareket sonrasıda bir saniye önce bulunduğunuz hareketin bir enerji ve bir de ısı izini geride bırakıyorsunuz. Örneğin; istihbarat örgütleri canlıların bıraktığı ısı izini takip ederek, olayların bir kaç saatlik gerisine gidebilir. Fiziki anlamda değil, olay yerinde bırakılan ısı izinden orada yaşanılan olaylar hakkında bir tahmin yürütebilir. İnsan ısı izini takip ederek geçmiş hakkında tahmin yürütür. Cinlerde enerji izinizi takip edip geçmişinizi görebiliyor. Dikkat: geçmişinize gidiyor değil, geçmişinizi görüyor. Siz bir yerden başka bir yere hareket ettiğiniz an geriye sadece ısı ve enerji izi geride bırakıyorsunuz. Isı izi, bir kaç saat sonra rüzgara boyun eğer ve çevreye yayılıp kaybolur gider. Geriye bıraktığınız elektromanyetik izinizde dünyanın manyetik gücüne tabi olur. Isı enerjiniz rüzgara, manyetik enerjiniz dünyanın manyetik alanına tabi olur. Manyetik izinizi dünyanın manyetik gücüne tabi olur ve kutuplara yönlendirilir. Bulunduğunuz mekandan ayrıldığınız an, o anın izleri oradan kaybolur gider. O mekan daha nice insan ve olaylara ev sahipliği yapacağı için, bir mekanda geçmişin izi kalmaz. Aksi takdirde enerjiler bir alanda birikir, alanda bir enerji yoğunluğuna sebep olursunuz. Bermuda şeytan üçgeni gibi o alan giren canlı veya elektronik cihazlarda kısa devre oluşturursunuz. Bir anda geçmişin izler birikmesi ne mantığa yatıyor ne de bilime.


soru: geçmişe ait hiçbir görüntü yokmu, örneğin bir zaman tüneli?

cevap: evet, bir zaman tüneli var ve evet, bir görüntü var. Bunlar ama size anlatılan türden değil. Size anlatılan şu; geçmiş olaylar mekana yani bir noktaya bağlı kalıyor. Siz bir zaman makinesi icat edip belirli bir tarih ve koordinat verdiğinizde o tarihte o mekana gidebileceğinizi ve olaylara şahit olabileceğinizi, hatta müdahale edebileceğinizi size anlatırlar. Bu düşünce bir bilim kurgu ürünü, gerçek değil. Gerçek ne? Yaşantınızın görsel bir kaydı gerçekten alınıyor, yani geçmiş olayları içeren bir zaman tüneli var. Bu ama olayların yaşandığı mekana bağlı değil, bu olayların yaşandığı mekandan göğe doğru akan bir zaman tüneli. Saniye saniyesi siz, "birileri bizi gözetliyor" ya da "big brother" misali kayıt altına alınıyorsunuz ve bu kayıtlar göğe akıyor. Gökten uzaya, uzaydan melekler katına oradanda Allah katına. Eğer geçmiş olayları içeren bir zaman tüneli var derseniz, evet bu doğru; ancak bu zaman tüneli gerçek olayları içeren bir tünel değil, olayların görüntüsünü içeren bir tünel ve bu tünel mekana ve zamana bağlı değil. Kişi bir mekandan diğerine hareket ettikçe kişiyi takip eden bir yayın. Uydu yayınları gibi yeryüzünde siz 24 saat bir kamera ile takip ediliyorsunuz, bu görüntünüzde göğe yönlendilir. Cinler bu zaman tünelin içine girip, olayların görüntüsünü alabilir. Siz ama alamazsınız, bir; ışık hızı ile hareket etmiyorsunuz ve iki; cinler görüntüyü almak için zaman tüneline girer, siz ise zaman makinesi ile zaman tüneline girip geçmiş olaylara müdahale edebileceğinizi düşünüyorsunuz. Cinler gerçekleri görüyor, siz hayal dünyasında yaşıyorsunuz. Siz bir tv uydu yayınını hacklediğinizi, şifresini kırıp o yayının içine girdiğinizi düşünün, siz görüntüyü aldığınızda o yayında oynayan karakterlere sahnelere müdahale edebilirsiniz? O sahneyi o oyunun sonunu değiştirebilirmisiniz? Elbette edemezsiniz. İşte, siz geçmişe gidip olaylara müdahale edebileceğinizi söylediğiniz an böylesine saçmalıyorsunuz.

soru: bu kayıt nasıl alınır?

cevap: işte burada gölge devreye giriyor. İlahi düzenin bir muadili yeryüzünde vardır. Biz yeryüzü muadillerini araştırıyoruz, oradan ilahi düzen hakkında bir fikir ediniyoruz. Siz yeryüzünde bir görüntü (örneğin; röntgen) almak için neye muhtaçsınız; bir enerji kaynağına birde filme. Gün içinde güneş, ışık kaynağı olarak görev yapıyor, bedeniniz film, gölgenizde bu kaydın delili oluyor.
Gölge; bedenin ışık tarafından kayıt alındığının bir delili; "Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık" (Furkan Süresi; 45). Gölge hakkında bir ayet var ve bu ayette gölgeden bahsedilirken "delil"den bahsedilir. Gölgeyi delil kıldık der, neyin delili; bunu kendinize hiç sordunuzmu?

soru: n
eden bu kayıt, ayette geçen delil'in anlamı?

cevap: bir savcı bir polis niçin delil toplar; sizi bir gün yargılamak için! Gölgede mahşeri sorgulama için kayıt alındığını bize anlatır. Gölge, hem bu kaydın oluştuğuna yani ışık ve beden arasında fotoelektrik bir etkileşim sağlandığının bir delili hem mahşeri sorguda bu görüntülerin delil olarak kullanılacağının bir delili. Sağ ve sol omuzunuzdaki melekler yazılı kayıt alır. Görüntülü bir kaydımızın alındığınıda gölgemizin varlığından anlıyoruz. Elbette, Allah bir kayıt olmaksızın size geçmişinizi gösterebilir ama o zaman siz mahşeri sorguda itiraz ederdiniz; bu kayıt montaj veya sahte derdiniz, bana karşı önyargılı davranıyor, haksızlık ediyorsunuz derdiniz. Böyle itirazların oluşmaması içinde, içinde yaşadığımız evren, kendi kendini kayıt altına alacak şekilde var edilmiş. Hocam biz yeryüzünde yaşıyoruz, gök ve melekler katı nereden çıktı derseniz; gökten yeryüzüne rızık adında bir enerji iniyor, siz yeryüzünden göğe enerji çıkmadığınımı sanıyorsunuz? Biz enerji boyutunda sürekli gök ile irtibat halindeyiz, örneğin ellerinizi açıp dua etmeniz. Biz yeryüzüne yerleştrildik ancak yeryüzüne yerleştirilmiş olmamız gökten (melekler ve Allah katı) bağımsız yaşadığımız anlamına gelmiyor. "Allah gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra o iş O’na bir günde yükselir. O günün miktarı, sizin
saydığınız bin yıl kadardır" (Secde Süresi; 5).

Gök ile yeryüzü arasında sürekli veri transferi gerçekleşir ve bu veri transferi sizin günlük yaşantınızın kaydınıda içerir. Günlük yaşantınız saniye saniyesine ses ve video görüntüsü olarak kayıt altına alınıyor. Gölge olarak adlandırdığımız oluşum buna işaret eder. Bir ışık kaynağı bedene yansır, fotoelektrik mekanizmalar ve sonrası bir kayıt oluşur. 
Bu kayıtlar manyetik boyutta gerçekleşir ve yeryüzü, gezegenlerin dönme kuvvetinden yararlanarak göğe çıkartılır.
Mahşer günüde bu kayıtlar önünüze konulacak. O gün geldiğinde ben yapmadım, etmedim deme şansınız yok. Not: NASA tarafından yayınlanan bir fotoğraf, dünyanın magnetik alanı;

                                                
       


Özetlersek


Z
aman kavramı nedir? Zaman, yeryüzünde sadece gece ve gündüz, hatıralardan ibaret. Gökyüzünde ise sadece bir ses ve video kayıdından. Zaman kavramını, eğer "yaşanmış olaylar" olarak tanımlarsanız, buna farklı bir boyut getirirseniz, üstüne o boyuta girildiğinde ileriye veya geriye seyehat edilebilir derseniz; saçmalarsınız. Yok öyle birşey. Nasıl günlük rızkınız bir enerji akımı olarak gökten size iniyorsa, sizin günlük yaşantınızda bir video kaydı olarak göğe akıyor. Bi nevi uydu kaydı gibi, sizin günlük yaşantınız sadece yazılı değil, görsel olarakta kayıt altına alınıyor. Neden bu kayıt? Allahu Teala herşeyi görür ve bilir. Ancak, Allah'ın huzuruna bir gün çıktığınızda bana haksızlık ediyorsun denilmemesi için, Allahu Teala; düzeni kendi kendine kayıt edecek şekilde var etmiş. Geçmiş sadece, yeryüzünden göğe çıkan bir uydu yayınından ibaret. İçinde seyahet edilebilecek bir geçmiş yok. Olmayan birşeyin içinde de seyehat etmeniz söz konusu olamaz. Işık hızına gelince, hani, zenginin malı fakirin ağızını yorar deriz; ışık hızını zamanla irtibatlandırmakta böyle birşey. İnsan ne bugün ne de yarın ışık hızında hareket edebilecek. Işık hızında hareket edebilmek cinlere mahsus birşey. Olmayan ve hiç olmayacak birşey üzerine binbir çeşit teoriler üretmeniz saçmalık. Sizinle, bir kahvehanede devletleri yıkıp kuran, fabrikalar açıp kapatan arasında bir fark yok. İkinizde palavracısınız. "Bir uzay gemisinde seyehat etsek, ışık hızında hareket etsek, bizde geçen zamanla yeryüzü arasında geçen zaman şöyle olur böyle olur". Soru: sen ışık hızında hareket edebiliyormusun? Cevap: hayır. Soru: ışık hızında hareket ettiğinde zamanın farklı olduğunu nereden biliyorsun? Cevap: bilmiyorum. Soru: ışık hızı ile zamanın birbiri ile bağlantılı olduğunu nereden çıkardın? Cevap: öyle söylüyorlar. Arkadaşlar, bunlar ismi üzerine teori. Einstein bir işe kalkmış, altında kalmış yanılmış, bu kadar basit. Tarikatlar ve cemaatlar, hocalarını ve şıhlarını kutsar, onları hatasız kusursuz bireyler olarak görür, lütfen sizde bu hataya düşmeyin. Onların şıhlarını kutsadığı gibi sizde bilim dünyasını bilim adamlarını kutsamayın, onları hatasız kusursuz görmeyin. Birisi bilim adı altında aklınızı çeliyor diğeri Allah ve Kitap adına. Tarikatların iyilerin elinde olmadığı gibi, bilimde iyilerin elinde değil. Nasıl tarikatların verdiği bir bilgiyi 10 defa kendi aklınızın süzgeçinden geçiriyorsunuz, bilimin her söylediğinide en azından 10 defa aklınızın süzgeçinden geçirin. Her bilgiyi doğru kabul etmeyin. Zamanda yolculuğun nasıl İslami inanca ters olduğunu sizlere örnekleri ile açıklayacağız. Peşinde koştuğunuz ve savunduğunuz şeyler inancınızla çatışıyor. Belki siz bunun farkında değilsiniz ama İslama zıt hareket ediyorsunuz. Gittiğiniz yol, yol değil.

İslam ve Zamanda Yolculuk

1. Tek yaşam tek sorgulama boyutu

"Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur” (Fatır Süresi; 37). Bu Ayet bizlere hayatta tek bir şansımız olduğunu anlatıyor. İlahi düzende geriye gitme şansınız bulunmuyor. Ne mahşer günü, Rabbim hata yaptım, geri gidip tekrar şans ver deme şansınız var ne de yeryüzünde hata yaptım, geriye gidip düzelteyim deme şansınız var. Eğer yeryüzünde geriye gitme şansı olmuş olsaydı, bu ahiret günü içinde geçerli olurdu. Ahiret hayatında geçerli olmayan birşey, yeryüzünde neden geçerli olsun? Z
amanda geriye gitmeye izin verilseydi, o zaman ilahi düzen, hataları düzeltebilmeye yönelik kurgulanmış olurdu. Bu durumda mahşeri sorguda da size ikinci, üçüncü dördüncü şanslar verilir, sürekli yeryüzüne geri döndürülürdünüz. Yani sizlere sonsuz şanslar verilmesi gerekirdi, bu da kısacası yaşamı ve sorgulama gününü cıvıtırdı.

2. İlahi adalet boyutu

Varsayalımki teknolojiniz o kadar ilerledi ve siz bir zaman makinesi icat ettiniz, geriye gittiniz ve sürekli yanlışlarınızı düzeltiyorsunuz; geçmiş topluluklar sormazmı Allaha, bu şansı bize neden vermedin diye. Eğer ilahi düzende, geriye gidip hataları düzeltmeye yönelik bir zaman tüneli olmuş olsaydı, bunun ilmi insanoğlu yeryüzüne iner inmez verilirdi ve en önemlisi bu ilim doğal afetlerle şunla bunla kaybolmazdı, günümüze kadar gelirdi. Neden? Zamanda yoluluk bir cep telefonu veya bir televizyon gibi o çağın bir nimeti olarak görülemez. Zamanda yolculuk kaderi değiştirmeye yönelik bir icat. Bir çağa bunu siz veriyorsanız, istedikleri gibi geçmişlerini değiştirme şansı veriyorsanız diğer çağlarada vermek zorundasınız. Aksi takdirde mahşeri sorguda biri tek şansla Allahın huzuruna çıkmış olur, diğeri yüz defa geçmişini değiştirmiş düzeltmiş olarak Allahın huzuruna çıkardı. Bu da ilahi adalete ters. 

3. Özgür irade boyutu

Ne güzel size anlatıyorlar, ne güzel kulağa hoş geliyor; zamanda geriye gidiyorsun ve istediğin olaya el atıp olayların akışını değiştiriyorsun. Size bir soru; ya, o olaya karışanlar olayların akışın değiştirilmesini istemiyorsa? Siz olaylara baktığınızda sadece kendinizi görüyorsunuz, ama öyle değil. Her olay birden fazla insan içerir. Belki o insanlar o hayatın akışından gayet memnun ve değiştirilmesini istemiyor. Siz geriye gidip bir olaya el attığınızda sadece kendi hayatınızı değil, başkaların hayatınıda değiştirmiş oluyorsunuz. Bunu onlara sordunuzmu, izin aldınızmı? Zamanda yolculuk etmek, kişilerin kendi hür iradeleri ile oluşturduğu geleceği, onların bilgisi ve onayı olmadan değiştirmek anlamına gelir. Siz böyle birşeye izin verirseniz, o kişileri geleceklerinden sorumlu tutamazsınız yani onları mahşeri sorgudan muaf kılmanız gerekir. Kendisinin sebep olmadığı bir gelecekten kişiyi sorumlu tutamazsınız. Zamanda bir yolculuğun nelere sebep olabileceğini görüyormusunuz? O yüzden ilahi düzende zamanda yolculuk gibi birşey yok.

"Büyüklerimiz kader ve kazayı imana bağlamışlar. Haklı olarak. İman nedir? Bir yaratıcı ve o yaratcının getirdiği düzene inanmaktır. Kaza ve kadere hakim olan tanrıdır. Bilim dünyası bir makine icat etse ve bununla geçmişe gidip sürekli kaza ve kaderi değiştirse, bir sonraki adımı kendisini tanrı ilan etmek olurdu. İmanın diğer şartları ne? Allahın meleklerine ve peygamberlerine inanmak. Allahın kendisine hizmet eden, buyuruğundan çıkmayan melekleri var. Gün gelecek bilim dünyası bizimde robotlarımız var diyecek. Bize hizmet eden, buyruğumuzdan çıkmayan robotlarımız var diyecek. Allahın peygamberleri ve mucizeleri var, onlarda gün gelecek bizim bilim adamlarımız ve insalığın hizmetine sunduğumuz icatlarımız var diyecek. Bilim dünyası şeytanın elinde ve bunların hedefi Allahı andıran herşeyi yeryüzünden silmek. Bilim dünyası önünüze bir teori bir formül bir icat sunduğunda lütfen doğruluğunu kabul etmeden İslamla örtüşüp örtüşmediğine bakın."

4. Kader boyutu

Kader nedir? Kader bir hesaplamadır. Sizin ve atalarınızın yaşantısı ve niyetleri alınır bir hesaplamaya tabi tutulur, buradan sizin neyi hak edip neyi hak etmediğiniz çıkarılır. Hak ettiğinizde size rızık olarak indirilir. Bu hesaplamaya kader denilir. Bilim dünyası böylesine ilahi bir hesaplamaya inanmaz, onlar herşeyin tesadüfen geliştiğine inanır. Örneğin; hitler tesadüfen ortaya çıktı ve siz geriye gidip onu yok ederseniz dünya savaşları ve onca acıyıda ortadan kaldırmış olursunuz. Zaman yolculuğunu savunanlar, olayların böylesine tesadüfen geliştiğini savunur. Olayların bir öncesi ve sonrasına bakmaz. Örneğin; hitler doğmadan önce albert pike tarafından yazılan mektubu bilmez. Bir olay vukuu bulmadan, o olaya niyetlenen tezgahlayan birilerin olduğunu bilmez. Olayı, olay anından ibaret zanneder ve tesadüf der. Allah neden zamanda yolculuğa müsade etmez? Zamanda yolculuk demek Allahın belirlediği kaza ve kadere müdahele etmek demektir. Allahu Teala sizin için bir kazayı takdir ettiğini düşünün, zamanda yolculuk eden birisi buna müdahale etse ne olurdu? Herşeyin Allahın kontrolü altında olmadığı, evrende farklı tanrılar farklı düzenleyiciler olduğu anlamı çıkardı. Bir düzenleyicide diğerin işine mutlaka çomak sokardı;
"Allah evlat edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir İlah da yoktur. Aksi takdirde her İlah kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah onların (inkarcıların) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir (Mu'minun Süresi; 91). Bir den fazla tanrı düzeni bozardı, birisi sürekli diğerinin işine burnunu sokardı. O yüzden tek tanrımız var. Eğer siz zamanda yolculuk ederseniz kaderi değiştirebilirsiniz. Kaderi değiştirende kaderini değiştirdiği kişilerin sevk ve idaresini yapmaya başlar yani tanrısı olur. Allahu Tealada, bu ayetle böyle birşeyin söz konusu olmadığını olamayacağını bize aktarır. Zamanda yolculuk, masumane bir düşünce gibi görünüyor ama İslami açıdan hiçte masumane değil.

5. Şer gibi görünen altında hayr yatabilir boyutu

Geçmişe geriye gittiğinizi varsayalım ve size şer gibi görünen bir olaya müdahale ettiniz. Belki  bu müdahaleniz daha büyük bir felakete yol açacak? İnsan neyin altında hayr yatıyor neyin altında şer yatıyor bunu, Ayetler açıkca beyan etmediği müddet bilemez. Eğer zamanda yolculuk etme ve geçmişe müdahale etme yetkisi bize verilseydi, neyin daha hayrlı olduğunu bilmediğimiz için zamanda yaptığımız her değişiklik gelecekte bir felakete sebep verirdi. Bizler kendimizi bir felaketten diğerine bir hüsrandan diğerine sürüklerdik. 

6. Günlük hayat boyutu

Zamanda yolcuk imkanı bizlere verilmiş olsaydı, günlük yaşantımız kaosa dönüşür, sağlıklı yaşam diye birşey kalmazdı. Örneğin; birşeyin tadını alırdık, geriye gider onu tekrar tatmaya çalışırdık. Hayatımız belirli olayları bir ileri bir geri sarmaktan ibaret olurdu. Belirli anlar saplantıya dönüşürdü. Her küçük bir olayda geriye gidip onu değiştirmeye kalkışırdık. Birinin değiştirdiği diğerinin hoşuna gitmez, o da zamanda geriye gidip onu değiştirmeye çalışırdı. Hayatımızı, birbirlerimizin sebep olduğu zaman değişikliklerini düzeltmekle geçirirdik. O günü yaşamak ve geleceğe plan yapma yerine geçmişi düşünür geçmişte yaşardık. Bir cep telefonu bile insanda saplantıya dönüştü, insanlar elinden düşüremiyor. Bir de siz insana zamanda yolculuk imkanı sunduğunuzu düşünün, her eve bir makine. Ne yapar sizce insan? İşini gücünü bırakır, saplantı halinde geçmişle uğraşırdı. Böyle bir düzen size mantıklı geliyormu? Gelmiyor, ama yinede zamanda yolculuğa inanmaya devam edeceksiniz.

7. Büyü boyutu

Büyüler neden haram, büyük bir günah biliyormusunuz? Bir büyüde iki şey yapıyorsunuz, bir; kişiye rızkı siz tayin ediyorsunuz ve iki; kişinin hür iradesini elinden alıyorsunuz. Rızık nedir? Kişinin Allah tarafından o günkü nasibidir. Yiyeceği yaşayacağı olaylar, teneffüs edeceği hava vs. Bunlar bir hesaplama sonrası belirlenir ve Allah katından kişiye iner. Büyü bu ilahi sisteme el atar, kişiye kendisi rızkı tayin etmeye kalkışır. Bu da ne anlama geliyor? Tanrıcılık oynamak. Zamanda yolculukta böylesine bir tanrıcılık oynamak. Sürekli insanların hayatlarına müdahale eder, olayların akışını siz belirlerdiniz. İnsanlar hak ettiği yaşamı değil, sizin takdir ettiğiniz yaşamı alırdı. Büyü ve zamanda yolculuk, ikiside hür iradeye ve ilahi rızık dağıtımına el atıyor. Vebal açısından birbirine benzer. Birisine ilahi düzen izin veriyor diğerine değil. Büyü var olan rızık yollarını kullanıyor, bir virüs gibi kendisini ilahi rızık sisteminin içine atıyor ve düzeni manipüle ediyor. Büyü neye programlandıysa kişinin rızkını o yönde değiştiriyor. Zaman makinesinin ise böyle bir şansı yok. İlahi düzende rızık yolları var ama zamanın bir güzergahı veya boyutu yok. Evrende, zaman diye birşey yok zaten. Zaman, insanların güneşin doğması ve batması sonrası kendi kendisine belirlediği bir ölçüm mekanizması, doğaya has birşey değil. Yani ilahi düzende, rızıkta olduğu gibi zaman makinesinin kullanabileceği bir güzergah bir boyut yok. Olmadığı içinde zamanda yolculuk mümkün değil.

8. Mahrem boyutu

Geçmişin bir mahremiyeti vardır, herkesin saklı kalmasını istediği özel bir hayatı var. Geçmişte bir yolculuk işte bu mahremiyet ortadan kaldırırdı. Siz istediğiniz zaman ve ortama yolculuk etmiş olsaydınız, insanları sürekli mahrem ortamlarda yakalardınız. Kişilerin yatak odalarına girer gizli saklı insanları gözetlerdiniz. Bu gizli saklı gözetlemeye karşı Allah bizi uyarır;
"...O ve taraftarları, sizin kendilerini göremediğiniz yerden sizi görmektedirler..." (Araf Süresi; 27). Uyardığı bir konuyuda Allahu Teala kendi düzenin, yani evrenin işleyişinin içine yerleştirmez.

9. Sağ ve sol omuzunuzdaki yazıcılar boyutu

"Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki katip melek, onun yaptıklarını alıp kaydetmektedir" (Kaf Süresi; 17). Omuzlarınızdaki melekler her söz ve eyleminizi kayıt altına alıyor. Varsayalımki siz zamanda yolculuk yapıyorsunuz ve sürekli olayların akışını değiştiriyorsunuz. Bu durumda sizin ve yaşantısını değiştirdiğiniz insanların omuzundaki melekler, yazdıklarını sürekli yırtıp yeniden yazması gerekirdi. Bu size mantıklı geliyormu? Değerli okurlarımız, bu tür teorileri ortaya atanlar kadere inanmaz, sağ ve sol omuzunuzdaki yazıcılara inanmaz, mahşeri sorguya inanmaz; inanmadıkları için bu tür teorileri ve ötesini rahat düşünüp savunabiliyor. Siz böyle birşeye inandığınızda, geçmiş olsun size. Siz dininizi çöpe atabilirsiniz. Bu tür teorilerin zerre kadar gerçekliği olsaydı, merak etmeyin bunu ilk savunan İslam dinin kendisi olurdu.

Soru: ashab-ı kehf (yedi uyurlar) zaman yolculuğumu yaptı?

Cevap: hayır. Zamanda yolculuk olarak adlandırılan şey, diğer insanlar zamanın normal akışına tabi iken, sizin o sürece bir anda varmanız. Burada durum böyle değil. Mağarada uyuyan bu Allah dostu zatlar, 309 yılın tamamını diğer insanlar gibi yaşayarak geçiriyor. Kendi zamanlarından bir anda 309 yıl ilerisine gitmiş olsalardı, o zaman buna zamanda yolculuk derdik. Gitmiyorlar ama, her canlı gibi, onlarda o süreci yaşaya, yaşaya geçiriyorlar. O dönemi yaşayanlar ile aralarındaki fark, dönemin insanları günlük hayatları var, bu yedi Allah dostu o süreci uykuda geçiriyor. Mucize nerede? Hiç yaşlanmıyor olmaları ve 309 yılı uyanmadan yemeden geçirmiş olmaları. Orada bir zaman yolculuğu olmadığını nereden anlıyoruz? Onlar uykuda iken melekler onları dönem dönem sağa ve sola çeviriyor. Buradan biz onların bir zaman sıçraması yaşamadığını o süreci yaşayarak geçirdiğini anlıyoruz. Yatalak bir hastaya sahip olanlar yatan birinin neden döndürüldüğünü bilir. Uzun süredir yatalak olan birisinde, basıncın oluştuğu noktalarda çürümeler yaralar oluşmaya başlar. Mağarada uyuyanlar zaman sıçraması yaşayıp bir anda 309 yıl ileriye gitseydi, döndürülmelerine gerek kalmazdı ama döndürülüyorlar. Kim döndürülür; uzun süre yatalak olanlar. Demek zaman sıçraması yaşamadılar, 309 yıllık süreci uykuda geçirdiler. 

Bilim ve Zamanda Yolculuk


1. Işık

Zaman, bir video kaydı ve beyine kazılan hatıralardan ibaret. Fizikçiler zamanı ışık ile irtibatlandırır. Bu tam doğru değil. Işık, kaydın oluşmasında katkıda bulunur ama o kaydın gökte taşınmasında değil. Zaman, yani geçmişin kaydı eğer ışık bağlantılı birşey olsaydı zaman bütünlüğünü koruyamazdı. Işık yayılır, bir bütünlüğe sahip değil. Kendi içinde bir bütünlüğüde muhafaz edemez. Burada bütünlüğü koruyan ve evrenin her yerinde var olan bir güç olması gerek. O da evrenin her köşesinde var olan, gezegenlerin dönme ve manyetik gücü. Mantıkta dönme ve manyetik kuvvetine işaret ediyor. 

2. Zaman makinesi

Bu bir bilim kurgu ürünü. Bilim adamları mekan ve insanların zaman içinde yerlerini koruduklarına inanır, yani siz bir zaman makinası icat etseniz ve beş gün önceye gitseniz, beş gün öncesi o mekanda bulunan insanları halen o mekanda bulabileceğine inanır. Bu tabiki fiziki anlamda mümkün değil. Siz öyle bir makine icat etsenizde, geçmişe gittiğinizde siz orada geçmişe ait hiçbir iz bulamazsınız. Ne elektromanyetik boyutta ne ısı boyutunda ne de fiziki. Bıraktığınız ısı izi, rüzgar gibi faktörlere maruz kalıp dağılıp gider, bıraktığınız elektromanyetik kayıt dünyanın elektromanyetik gücüne tabi olur ve oradan kaybolur gider. Fiziki olarakta (madde, gas, sıvı) birşey bulamazsınız. Her bir madde ya oradan ayrılmış olur ya da zamanın etkisi ile değişime uğramıştır. Siz zaman makinesi ile geçmişe gitseniz bile bilimsel açıdan geçmişe ait bir iz bulamazsınız. Olmayan bir geçmişe gitmiş olursunuz.

3. Zaman

Zamanı siz nasıl belirliyorsunuz; günler ve aylar, yılların kaydını tutarak. Doğa nasıl belirliyor? Belirlemiyor! Evren için zaman yok. Sizin zaman olarak tanımladığınız güneşin doğması ve batmasından ibaret. Evren için bu, dönen bir platformun üzerinde birşeyin sürekli tekrarlanmasından ibaret. Siz zamanı tutuyorsunuz, evren tutmuyor. Evrende zaman diye birşey yok. Zaman makinesi ile olmayan bir zaman dilimine nasıl gitmeyi düşünüyorsunuz?
Zaman kavramı insani bir kavram, evren için geçerli değil. Zamanın hesabını tutmak insancıl bir davranış, gezegenler için geçerli değil. Zamanda yolculuk makinesi icat ettiğinizi ve belirli tarihi o makineye tuşladığınızı varsayın; tuşladığınız o tarihe nasıl gideceksiniz? Evrende o tarihe kayıtlı bir gün yokki!! Örneğin; mesainiz başlamadan veya bittiğinde parmak izinizi tuşlayıp işyerinize girip çıkıyorsunuz. Her gününüz kayıt altına alınıyor. Güneş her doğduğunda her battığında bir kayıt almıyor. Evrende olmayan bir zaman dilimini, icat ettiğiniz makine ile nasıl bulacaksınız? Nasıl olacak bu? Yani uyutuluyoruz; karşınıza öyle fiziki formül, teoriler ve kavramlarla çıkıyorlarki, sizde "vay be", adamlar ilimde baya yol katetmiş izlenimi uyandırıyor. Bu tür teorilerle uğraşmak fizikte gelebileceğiniz en yüksek mertebeler, dolayısıyla bu tür teorilerle uğraşanlar kedilerine yüksek bir statü atıyor, çok bilge izlenimi çevreye yayıyor. Halbuki teorilerin içi boş ve saçma. Birbirinden bağımsız olaylar harmanlanmış ve insanlar bununla uyutuluyor. Neden uyutuluyoruz? Bizim bilim adamları ve araştırmacılar bu saçmalıklar ile oyalanırken onlar saçma olmayan şeyleri araştırıyor ve icat ediyor. Bizim bilim adamı ve araştırmacılar sabah akşam bu teorilere kafa yoruyor, onlar ise günlerini elle tutulur işlere harcıyor. O yüzden onlar icat ediyor biz değil! Onca prof onca bilim adamı, hocam bu kadarda küçümsemeyin bilim dünyasını derseniz; bakın arkadaşlar, maymundan türediğine inanan bir camiadan bahsediyoruz! Maymundan türediğine inanan bir beyinde ben akıl aramam, onun her söylediğine inanmadan doğruluğunu beş defa, on defa kendi aklıma danışırım.

"Bu tür teorilerin peşinde koşanlar hayatın tesadüflerden ibaret olduğuna inanır. Kaza ve kadere inanmaz. Hayat denilen şeyin ilahi bir tasarrufun altında olduğuna inanmaz. İnanmadığı için kendisine anlatılan her teori makbul gelir. Biz Müslümanlar ama bu tür teorileri dinlediğimizde ilk önce İslami değerlerimizle çatışıp çatışmadığına sonrası yeryüzü bilimlerimizle çatışıp çatışmadığına bakmalıyız. Zamanda yolculuk hem İslami inançlarımızla çatışıyor hem yeryüzü ilimleri ile. O yüzden bu teoriyi reddediyoruz. Eğer Allah zaman yolculuğunu isteseydi, düzeni ona göre kurardı. Örneğin; zamanı güneşten bağımsız var ederdi. Zamanı, güneşin doğuşu ve batışı gibi kendisini her gün tekrarlayan bir düzen üzerine inşa etmezdi."


Ahiret ve Zaman


1. "Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O’na yükselir" (Secde Süresi; 5).

2. "Melekler ve ruh, O’na, süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir" (Mearic Süresi; 4).

-
Ahiret hayatı ve zaman, bu konuda üç ayet dikkatimizi çekiyor. Ataistler ve Allah düşmanları güya kendi kafalarınca Kur'an-ı Kerimi çürütmek istediklerinde, bu iki ayetide örnek gösterirler. Bir Ayette "bin yıl" denilir, diğer Ayette "elli bin"; bakın görüyormusunuz Kur'an-ı Kerimin çelişkilerini diye kendi kafalarınca açıklamalar yaparlar. Biz bu gezizekalıları Allaha havale edelim. Onlar kendi haline biz kendi halimize; bu iki ayet aslında çok açık ve net, iki farklı rakamın söylenmesi bir çelişki değil tam aksine olması gereken. Bir ayet, rızık gibi işlemlerden bahseder diğer ayet melek ve ruh gibi canlıları kasteder. Birisi bin yılda Allah katına yükselir diğeri elli bin yılda. Buradan biz rızık gibi can içermeyen enerji akımların, can içeren enerjiden çok daha hızlı hareket edebildiğini anlıyoruz. Örneğin; can sahibi enerji şekilleri (melek ve ruh) ışık hızında bir mesafeyi katediyorsa, can içermeyen enerjiler ışık hızından 50 kat daha hızlı hareket ediyor. Mantıkta zaten, canlı ve cansız enerji formları arasında bu hız farkın olması gerektiğini söylüyor. Neden? Rızık sadece insana inmez meleklerede iner. Rızkın iniş ve yükseliş hızı meleklerin hızı ile aynı olursa, rızık meleklerin hızına yetişemezdi. İki farkla rakamla karşı kaşıyayız, bunda bir çelişki yok birisi yaşayan enerji formları için geçerli diğeri cansız enerjiler. Birisi bin yılda göğe yükseliyor (cansız) diğeri elli bin yılda (melek ve ruh).

3. "Ve azabı senden acele istiyorlar. Ve Allah, asla vaadinden dönmez. Ve
Rabbinin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir" (Hac Süresi; 47). 

Soru: ahiret hayatında gece varmı?

Cevap: Hac Süresinde "Allah katında bir gün" denilir. "Bir gün" tanımını yapabilmek için gün başlayıp bitmesi gerek. Bir başlangıç (sabah) bir kapanış (akşam) olması gerek. Bir başlangıç ve bir kapanış olduğuna göre demek Allah katında gece ve gündüz var. Allah katında gece ve gündüz varsa, Melekler katı olarak tanımladığımız cennette de var olması gerek. Burada geceyi zifiri karanlık olarak düşünmeyin, Allah katı da melekler katı da aşırılık içermez. Gecelerin loş bir ortamda geçeceğini varsayın. Bunun yeryüzünde bir örneği varmı? Var. Kutuplarda 6 ay gündüz ve 6 ay gece yaşanır. Kutuplardaki 6 ay gündüz cenneti temsil eder. Gündüzleri aydın, akşamları loş. 6 ay gecede cehennemi temsil eder. Hiç aydınlık görmeyen, akşam karanlığından zifiri karanlığa kadar giden bir ortam. 


Ahiret ve Mekan

Bazılarınız, hocamız gaypten bilgilermi alıyor, bu bilgileri nereden akıl ediniyor sorusunu kendisine sormuş olabilir. İçiniz rahat olsun, gayptan bilgi almıyoruz. Rabbime şükür bizlerin cinlerle işi olmaz, meleklerle irtibata geçecek manevi mertebe ve temizliğede sahip değiliz. O zaman nereden geliyor bu bilgiler? Çok basit, yeryüzü ilimlerinden. Allah insanı gizemde bırakmaz, ahiret hayatın bir muadili yeryüzünde vardır. Biz muadilini araştırıyoruz, oradan diğeri hakkında yorum getiriyoruz. Örneğin; bundan beş yüz yıl öncesi cevizin laboratuvar analizi mümkün değildi, ama yinede siz bundan 500 yıl öncesi cevizin neye faydalı olduğunu rahatlıkla çıkarabilirdiniz. Sadece çevizin içini açıp görünümünden bunun insan beyini için var edildiğini çıkarırdınız. Bizde bunu yapıyoruz, her bir gizemin gözle görülür muadili vardır. Biz gözle görünen muadilini araştırıyor, oradan diğeri hakkında yorumlar getiriyoruz. Gayba, gizeme gerek yok, herşey gözümüzün önünde. Yeryüzü, cennet ve cehennemin gizemide insan beyninde yatıyor. İnsan beynin anatomisini incelerseniz, diğer boyutun gizeminide çözersiniz. Örneğin; Üst beyin- gök katları, orta beyin- yeryüzü, alt beyinde- cehennem.

soru:
orta beyin ile üst beyin arasında farklı iletişim hatları var. Yeryüzü ve gök arasındaki yollarda buna benzer olabilirmi?
cevap: siz verin...

soru: beynin üst katı, orta beyni bir kavis gibi sarıyor. Şuan cennet katlarıda yeryüzünü öylesine sarıyor olabilirmi?
cevap: siz verin...

soru: mahşer günü, yeryüzü yerle bir edildiğinde, yeryüzünü kavis gibi saran gök katları acaba ana rahmindeki embriyonun ilk yaratılış safhalarında olduğu gibi düz bir şekilmi alacak?
cevap: siz verin...

soru: orta beyin ile üst beyin arasında bir sıvı var, yeryüzü ile gök katı arası, o boşlukta da sıvı, bir deniz deryası olabilirmi?
cevap: siz verin...

soru: binaların kolonları gibi orta beyin ile alt beyin arasında büyük kolonlar var. Alt beyin cehennem, orta beyinde yeryüzü ise; bu ikisi arasında devasa melekler olabilirmi. Yeryüzünü omuzlayan devasa melekler?
cevap: sizi verin..

 

Değerli okurlarımız, cennet ve cehennem yeryüzü gibi var edilmiş. Şuan var, hazır halde bizi bekliyor. Hz adem ve hava anamız içinde yaşamış. Sonrası yeryüzüne sürgün edilmişiz. Yaratılış hakkında genel bir fikir edinmeniz için bu çizimi sizin için hazırladık.