nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






gazi mustafa


gazi mustafa'nın ruhunu bir fatiha bir yasin, lütfen...

gazi mustafa hakkında farklı kitlelerin farklı görüşlere sahip olduğunu biliyoruz. Biz hataları ve eksikleri ile sadece şunu diyebiliriz, gazi mustafa yerli ve milliydi. Ne yaptıysa bu milletin iyiliğine inandığı için yaptı. Detaylara girmeyeceğiz. Detaylara girerseniz büyük fotoğrafı kaçırırsınız. Büyük fotoğrafa odaklanın. Nedir büyük fotoğraf; kurtuluşa önderlik yapmak ona nasip oldu. Bazılarınız bunu kabullenmekte zorlanır. Siz böylesine hayırlı bir işi gördüğünüzde başında mutlaka Allah ehli birisi olması gerektiğine inanırsınız. Başkalarıda vardı deyip, o nasibi ona laik görmemeye çalışırsınız. Yanlış. Liderler inançlarına göre değil, toplulukların akıbetlerine göre indirilir. Örneğin; osmanlı devleti bir din devleti değildi bir milletler topluluğu devletiydi. İçinde farklı inanç ve milletleri barındıran bir imparatorluk. Allah, İslamla birlikte bu imparatorluğun çöküşünü takdir etmiş. Bu İslamın çöküş, milletlerin doğuş dönemiydi. Artık herkes kendi çaresine baksın denilmiş. Bu çöküştede Allah, türk milletine bir parantez açmış. Esareti bize laik görmemiş. Seçtiği liderde o doğrultuda oldu. İslam hassasiyeti olan biri değil, millet hassasiyeti olan birini seçti. Yüz yıl öncesi manevi değeri yüksek bir lider bekleyemezdik, çünkü İslamın doğuşu değil, çöküşü takdir edilmişti. Yüz yıl önceki konjonktür ulus devletlerin dönemiydi, Allahta o yönde bir lider indirdi. Atatürkü seven bir müslüman, ahmak, sahtekar ya da cahilmidir; hayır. Ne alaka! Gazi mustafa İslama değil, türk milletine indirildi. İslama ne yaptı değil, türk milletine ne yapıp yapmadı, o doğrultuda değerlendirilmeli. Kurtuluş savaşı bir milletin var oluş savaşıydı, İslamın değil. Abdulmüttalib nasıl dini sahibine bıraktı, kendine ait malları ebreheden istediyse, yüz yıl önceside İslam dini sahibine bırakılmış, tüm milletler kendi canların derdindeydi. O dönemin devrimlerine gelince; bakınız, size gazi mustafayı düşman olarak gösteriyorlar, ancak o dönemin devrimlerin fikir babası, müslümanlara yapılan zulümlerin mucidi o değildi. Siz inönü ve ittihati terakkiye bakın. Uzağa gitmeye gerek yok; erdoğan yönetimdeyken fetö denilen çete, bu milletin anasını ağlattı. Siz bu zulümlerden erdoğanımı suçlu tutuyorsunuz? Erdoğanı sorumlu tutan atatürkçülerede ne diyorsunuz; haberi yoktu diyor, iyi zan yapıyorsunuz. Bu iyi zanı neden gazi mustafayada göstermiyorsunuz? Bir; gazi mustafa, İslama şunu yaptı bunu yaptı diyorsunuzda, sizin defterinizi gazi mustafa çizmedi Allah çizdi. Siz yobazlaşmıştınız, şıhlarınıza öyle biat eder hale gelmiştinizki, artık sizi yönlendiren aklınız değil, başkalarıydı. Size bir fatura kesilmesi gerekiyordu. Allahta size o faturayı kesti. İki; o dönem ülkeyi yöneten, padişahları deviren, sizi savaşlara sokan, o savaşlarda size ihanet eden, uluslararası anlaşmalarda türk milleti aleyhine imzalar atan gazi mustafa değildi, ittihati terakkiydi. O dönemin devrimlerini ve yönetimini eleştirecekseniz, Müslümanlara yapılan zulümlere bir suçlu arayacaksanız gazi mustafa yanlış kişi. Üç; belirli tarihlerde yaşanılan olaylar hakkında yorum yapacaksanız, lütfen bugün rahatlığında bunu yapmayın. O dönemin şartları doğrultusunda yapın. 15 temmuz gerçekleşseydi, ülke işgal altında olacaktı. Gazi mustafanın açığa çıktığı dönem böylesine bir dönemdi. Sınırlarımızın dışında dünyanın orduları, sınırlarımızın içinde de dünyanın orduları olduğu bir dönemdi. 15 temmuzda fetö ülkeyi ele geçirseydi, ülke elden gitmiş olacaktı. Gazi mustafa ortaya çıktığı dönemde fetö gibi bir örgütün (ittihati terakki) ülke üzerinde yüzde yüz hakim olduğu bir dönemdi. Yaptıkları veya yapmadıkları hakkında onu eleştirirken bu gerçekleri hep göz önünde bulundurun. Erdoğan bir yanlış yaptığında, ne yapıyorsunuz; iyi zan yapıyorsunuz, yanlış yönlendiriliyor veya kuşatıldı, bilgiler ona ulaşmıyor diyorsunuz. Lütfen gazi mustafayada iyi zanla yaklaşın. Erdoğan, gazi mustafanın yaşadığı kuşatmanın yüzde birini yaşamadı. Ona bu hakkı tanıyorsanız lütfen gazi mustafayada tanıyın. Örneğin; fetöcüler ülkenin her hangi bir yerinde birine bir haksızlık yaptığında, bu erdoğanın talimatı derlerdi. Halkı lidere karşı galyana getirirlerdi ve halen getiriyorlar. Bundan 1500 yıl geriye gidin; hz osmanın yazı kalem müdürü, hz osmandan habersiz hz osmanın mührünü kullanıp ölüm fermanları hazırlardı. O dönemlerde merkezde olan biri, taşralarda neler olup bitiyor, devletin farklı köşelerinde memurlar ne halt işliyor bunu bilmesi mümkün değildi. Birşeyin altında imzası görünüyorsa, gerçekten kendisine aitmi, yoksa taklidimi bunu bilmeniz mümkün değildi. Çepeçevre kuşatılmıştı. O yüzden gazi mustafa hakkında iyi zan besleyin. O gerçekten yerli ve milliydi. Yerli ve milli olduğu için zaten dönemin ittihati terakki bürokrasisi onu kullanabildiği kadar kullandı, sonrası pasifize etti sonrada öldürdü. Masonlar kendilerinden olana sahip çıkar, kendilerinden olmayanıda tasfiye eder. Örneğin; vefatından sonra onunla ilgili herşeyi silmek istemeleri gibi.

gazi mustafayı, kabrinden çıkarıp siyasete alet eden menderes ve tayfası oldu. chp, vefatı sonrası gazi ile ilgili herşeyi ortadan kaldırmıştı, onu tekrar canlandıran, siyasete alet eden demokrat partisi oldu. bunun ilahi cezasıda idam oldu. bir canı kabirden kaldırmaya karşılık bir can!

Özel hayatına gelince; bir müslüman insanların yatak odası, özel hayatı ile ilgilenmez. Bu büyük bir günah. İçki içiyordu, kadınlara düşkündü vs; size ne arkadaşlar. Gıybet nedir? Bir kişinin arkasından konuşuyorsanız ve konuştuğunuz konu kötü zan içeriyorsa ve kişinin özel hayatına giriyorsa buna gıybet denilir. Bu büyük bir günah. Bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendirmez dediğimizde, biz kimiz? Toplumuz. Kişinin hayatında bizi yani toplumu ilgilendiren boyut olur, bir de ilgilendirmeyen boyut olur. İlgilendirmeyen boyut kişinin özel hayatı, bundan uzak duracağız. Eğer bir kişinin söz ve eylemleri toplumu yani bizi ilgilendiriyorsa, toplumun menfaatine ise o zaman ifşa edebilirsiniz. Ancak İslam dini bunada bir sınırlama getirmiş; en az 4 şahit göstermeniz gerek. Siz veya kaynaklarınız 4 şahit gösterebiliyormu? Müslümanım diyorsanız göstermeniz bir zorunluluk. İslami açıdan konu o kadar hassaski, birbirinizin arkasından atıp tutmamanız için, İslam dini sıkı kurallar getirmiş. Ne der Rabbim bir Ayetinde; birbirinizin ayıbını araştırmayın (Hucurat Süresi; 12). Ne der hadisler; birinin kusurunu ifşa etmez, örterseniz, Allahta ahiret günü sizin bir kusurunuzu örter. Ne der Rabbim bir Ayetinde; bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin (Maide Süresi; 8). Ne der hadisler; bir topluluğun büyüğü size geldiğinde ikram edin. Gazi mustafa hakkında atıp tutanlar, bu Ayet ve hadislerden nasibini almamış tipler. Bize göre onlar İslamdanda nasibini almamış. Bakınız; kemalistler ve ulusalcılar hakkınızda "hırsızlar", "yolsuzlar" sloganlarını atar. Bunlar bunu yapabilir, çünkü bunlar Müslüman değil. Bu kafa bir iftira attığında bir yalan söylediğinde, bunun ahiret boyutunu hesaplamaz. Onlar için yalan söylemek iftira atmak ve zanna girmek sakız çiğnemek kadar doğal. Siz bunlarla çirkeflik yarışına girmeyin. Bu kafa, gazinin uzaydan geldiğine inanır. Gaziyi, hz alinin reenkarne edildiği beden olarak görür. Gazi mustafanın gökten indirilmiş bir elçi, adı konmamış bir peygamber olduğuna inanır. Bunlar her türlü çirkefliği ve pisliği yapabilir, siz yapamazsınız. Ben müslümanım diyorsanız, siz yapamazsınız. Bu zihniyetle savaşın, ama gazi mustafa ile değil. Bu zihniyete sapkınlıklarını yüzlerine vurun, ama gazi mustafanın arkasından laf çakmayın. Onu putlaştıran, her yerine heykelini diken topluluğa Allahın tanıdığı sınırlar içinde sataşın, ama gaziye değil. Bir çoğunuz gaziyide onların safhında görür; görmeyin. Gazi mustafa onlardan değildi. Aynı eylemlerin içinde görünmüş olsada, onlardan değildi. Onlar ile gazi arasındaki fark; niyet farkıydı. Gazi mustafa hayatınızın her noktasına karıştığında, bunun sizin iyiliğinize olacağına inandığı için yaptı. Bu zihniyet ise size eziyet etmek için, sizden nefret ettiği için yaptı. İkiside aynı şeyi yaptı gibi görünüyor, birisi ama iyiliğinizi isteyen bir anne ve baba gibi hayatınıza karıştı, diğeri ise size olan nefretinden karıştı. Bazı gençler ne der; babamdan nefret ediyorum der. Neden diye sorduğunda; herşeyime karışıyor, hayatıma kısıtlamalar getirdi, der. Babaya sorduğunda; evladımın yaşantısı beni büyük acılar büyük sıkıntılara sürükledi. Onun iyiliği için bu yasaklar bu yasaları getiriyorum, der. Gazi mustafadan nefret edenlerin durumu bundan ibaret. Kendisine yasaklar getiren babadan nefret etmeleri gibi. 

Biz çok şey söylebiliriz, siz çok şey iddia edebilirsiniz, şaşmayan birşey var ama, o da Allahın düzeni. Nedir Allahın düzeni? Kişinin ahiret akıbeti, yeryüzündeki yaşantısından belli olur. Bize, ona şuna bakmayın; Allahın kriterlerine bakın, oradan kişinin cennetlikmi cehennemlikmi bunu net çıkarırsınız. Lafı uzatmaya gerek yok. Nedir bu ilahi kriterler? Yeryüzünde ne kadar acı çekti, ne kadar uzun yaşadı, yaşantısında toplumamı daha çok faydası oldu yoksa kendisinemi, bu tür verilerden rahatlıkla kişinin ahiret akıbetini çıkarabilirsiniz. Örneğin; birisi cehennemlik ise, ona yeryüzünde acı hissettirilmez. Yeryüzünde ona dokunulmaz, onun hesabı ahirete bırakılır. Örneğin; birisi cehennemlik ise, ona uzun ömür verilir. Günahlarını artırsın için ona bu fırsat verilir; "Kâfirler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz onların hayrınadır; onlara mühlet vermemiz günahlarını arttırmaları içindir. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır." (Al-i İmran Süresi; 178). Gazi mustafa elbette, masum biri değildi, cehennemde yanacakmı; bunu Rabbim bilir. Biz ilahi düzene ve yaşantısında baktığımızda ama şunu görüyoruz; günahların bir kısmını yeryüzünde yakma fırsatı kendisine tanınmış, artı daha fazla günah yüklememesi içinde ömrü kısa tutulmuş. Örneğin; ismet inönü 89 yaşında vefat etti. Gazi mustafa ise 57. Birisi rahat bir yaşantı sürdürdü, diğeri ise ömrün son yıllarında çok acı çekti. Özet: cehennemde yanacakmı yanmayacakmı, ne kadar yanacak vs, bunları Rabbim bilir. Biz sadece yeryüzünde yaşadıklarından kendisine merhamet edildiğini görüyoruz. Yeryüzünde Rabbim kendisine merhamet ettiye, ahiret hayatında da merhametini esirgemez. Biz öyle ümit ediyoruz. Bazıların ona yakıştırdığı o cehennemlik profilini, biz Allahın ona yapıştırdığını göremiyoruz. Nereden bunu çıkarıyoruz; yaşantısından. Not: yaşantının sırrı detaylarda saklı değil, büyük fotoğrafta saklı. İçki ve kadın, bunlar detay; musul vasiyeti ise büyük fotoğraf, misak-ı milli sınırlar büyük fotoğraf, kudüs ve mescid-i aksa için avrupaya resti, büyük fotoğraf. Allah, kişinin akıbetini sizin gibi detaylar üzerinden belirlemez, büyük fotoğraf üzerinden belirler. O büyük fotoğrafta bize, gazi mustafanın, Allah nezdinde sizin sandığınız kadar kötü birisi olmadığını gösteriyor. İşlediği onca kötülüğün karşısına siz o kurtuluş mücadelesini koyduğunuzda, o terazide o kurtuluş mücadelesi daha ağır basacaktır diye düşünüyoruz. Niyet farkı yüzünden onu bağışlayın, hakkınızı helal edin. 

Gazi mustafanın hayatı iki boyuttan oluşur birisi özeli diğeri ise toplumla ilgili. Özeli bizi ilgilendirmez. Toplumla ilgili boyutu bizi ilgilendirir, ancak o boyutta ilerlerken yine İslamın koyduğu kurallar doğrultusunda ilerlemek zorundayız. Örneğin; bir kişi hatıralarında gazi mustafanın birşey yaptığı veya söylediğini yazar. Bu İslami açıdan geçerli bir kaynakmı? Hayır. Dört şahit göstermesi gerek. Varsayalımki, gazi mustafanın bir eylemi dörtten fazla kişinin önünde gerçekleşti, yine İslam size ahkam kesme hakkı tanımaz. Bu sefer niyete bakın der. İslam dini bir konu hakkında bir kanaat geliştirmeden, bilgileri belirli süzgeçlerden geçirmenizi ister. Yanlış bir kanaatin kişiye ve topluma çok ağır bir bedeli olacağı için, Allah bir söylemeden bin düşünmemizi ister. Örneğin; İlk önce eyleme değil niyete bakın der, çünkü İslam dininde ameller niyetlere göre şekillenir. Gazi mustafa hakkında atıp tutanlar, ne dört şahit kuralına sadık kalır ne iyi zan besler ne de niyet faktörüne bakar. Bu noktada siz doğal olarak şunu diyebilirsiniz; hocam, ezanların türkçeleştirmesi altında iyi niyet aranmaz. Bizde size bekara boşanmak kolay yanıtını veririz. Gazi mustafanın bunu onayladığı döneme bir bakın; türk milleti yok olma noktasına gelmiş, sevri anlaşmasını önünüze koymuşlar. İşgale uğramışsınız, yokluk içindesiniz ve ırk olarak yok olmak üzerindesiniz ve arapların size ihanet ettiğini düşünüyorsunuz. Bu durumda siz ne yaparsınız? Topraklarınız ve milletiniz yok olmakla karşı karşıya ve siz, yüz yıllardır kardeşim kardeşim diyenlerin sizi arkadan hançerlediğini görüyorsunuz. Siz ne yapardınız? Sadece aileniz değil, tüm ülkeniz ve ırkınız yok olmakla karşı karşıya ve siz kendinizce, haklı veya haksız birilerini suçlu ilan ettiniz. Suçlu ilan ettiklerinize yönelik ne yapardınız? İngilizlerin size saldırması size koymaz, çünkü gavur, gavur gavurluğunu yapacak. Size koyan, yüz yıllardır birlikte yaşadığınız kardeş dediğiniz aynı kıbleyi paylaştığınız kişilerin ihaneti olurdu. Sokaklarınızda düşman askeri gezdiğinde siz ona kin beslemezsiniz, siz sizi desteklemeyen kardeşinize kin beslersiniz. Bu öfkenizide birileri çok rahatlıkla kullanabilir. Öfke duyduğunuz topluluğa karşı sizi çok rahat galyana getirebilir. Örneğin; ittihati terakki. Günümüzde sizleri suriyeli muhacirlere karşı galyana getirmeleri gibi. Siz bugün bolluk içinde galyana geliyorsunuz, bir de ırk olarak son nefesinizi aldığınızı ve arapların sizi arkadan hançerlediğini varsayın. Böyle ortamdan siz galip çıktığınızda, hesaplaşacağınız ilk kişiler sizi arkadan hançerleyenler olurdu. O dönemde yaşayan birinin, ezan ve harf dahil arapları andıran herşeyi ülkemizden silip atmaya çalışması beni şaşırtmıyor. Hocam, ama ezan araplarla ilgili değil, İslamla ilgili derseniz; evet, İslamla ilgili. Gazi mustafada bunu o dönemin alimlerine sordu, onlarda bunun dinen bir mahsuru olmadığını söyledi. Size bunun bir mahsuru olmadığı söylense size ne yapardınız? Büyük ihtimal, biz bunu yutmazdık dersiniz. O zaman sizlere günaydın diyelim, rabıta adında bir saçmalığı size yutturdular ama. Zikir çektiğinizde Allahı değilde şıhınızı düşünmenin İslami açıdan sorun olmadığı inancını size yutturdularmı? Yutturdular. Bugün b
irileri, kendisini alim olarak size tanıtmış ve şıhınıza rabıta etmenin, İslami açıdan bir mahsuru olmadığını söylemiş. Dünde birileri, gazi mustafaya kendilerini alim olarak tanıtmış ve ezanın türkçeleştirmesinde bir sıkıntı yok, önemli olan niyet demiş. Sizler bugün yutuyorsunuz, dünde gazi mustafa yutmuş. Sizin yuttuğunuza göre, gazi dünden yutar. Gaziyi suçlamayın. Siz ondan çok daha büyük vebal altındasınız. Siz İslam konusunda hassas olduğunuzu iddia ediyor ve buna rağmen kandırılıyorsunuz. Gazi mustafanın öyle bir iddiası yoktu. Dönemin güya alimlerine danıştı ve uyguladı. Siz gazi mustafadan çok daha büyük bir günah içindesiniz çünkü, gazi mustafa sadece ezanın dilini değiştirdi, siz ise rabıta ile kıbleyi değiştirdiniz. Sizin yüklendiğiniz günahın haddi hesabı yok. Hocam, bir çok alim ama buna o dönemde direndi derseniz; gazi mustafa o alimleri neden dikkate alsın? İslamın çöküşüne sebep olan, yobazlaşmasına sebep olan onlar. Siz, sizi iflasa sürükleyen müdürünüze, bir sonraki fabrikanızı teslim edermisiniz? Etmezsiniz. Özetlersek; biz ne yaptık şimdi burada? İslamın bir diğer kuralını uyguladık. Nedir o kural? İyi zan yaptık. Gazi mustafanın tasvip etmediğimiz devrimleri hakkında iyi zan yaptık. Bir kişi hakkında zan yapacaksanız, İslam dini iyi zan yapın der! Bizde bunu yaptık.

Gazi mustafa hakkında geliştirdiğimiz kanaatleri; dört şahit getirme kuralı doğrultusunda, eyleme değil niyete bakarak, iyi zan besleyerek, adalet duygusuna uygun, toplumların liderlerine saygı gösterin hadisi doğrultusunda, kişilerin ayıplarını araştırmayın ve kişilerin kusurlarını örtün ayetlerine uygun geliştirdik. Gazi mustafa hakkında atıp tutanlar, İslamın bu temel değerlerini yok sayar. Gazi mustafanın bazı eylemlerini tasvip etmesekte, bunların iyi niyet içinde yapıldığını görüyoruz. Gerçektende bunun, bu milletin hayrına olacağına inandığı için, yaptığını görüyoruz. Söylemleri samimiydi. Evet, aykırı biriydi. Belki, o dönem ihtiyaç duyulanda buydu. Rabbim onu seçmiş. Rabbim seçtikten sonra, karakterini, yapısını tartışmak haddimize olmaz. O, İslamı kurtarmak için değil, türk milletini kurtarmak için var edilmiş.
Onun derdi İslam değil türk milletiydi. Irk olarak yok olmakla yüzleşseniz, sizde ilk önce din değil, ırk derdiniz. İslamda bunu emreder zaten, ilk önce sağlık sonra ibadet der. İlk önce can sonrası ahiret der. Gazi mustafada türk milletin canını kurtarma derdindeydi, ahiret hayatını değil. O ne yaptıysa türk milletin iyiliğine olacağına inandığı için yaptı. Onu eleştirebilirmisiniz, elbette eleştirebilirsiniz. Ancak özel hayatını değil. Siz sadece toplumla ilgili boyutu eleştirebilirsiniz. Bunuda saygı kuralları içinde yapmak zorundasınız. Onu ve önderlik ettiği türk toplumunu incitmeden. İslam dini ilke ve kurallara dayalı bir inanç. Müslümanım diyorsanız bu kurallar doğrultusunda hareket etmek zorundasınız. Örneğin; İslam dini çoğunluğun hükmü üzerine kurulu bir din. İslamın istişare kuralın özetide budur. Fikirler ortaya atılır, çoğunluk ne derse o yönde yol alınır. Örneğin; en çok şehidi hangi millet verdiyse, en çok kanı kim döktüyse söz sahibi o olur. Siz, bir kaç bin şehitle, milyonlarını feda eden türk milleti ile, eşit söz sahibi olamazsınız. Bir kaç bin şehit verdiniz diye bu milletin bir komutanına ahkam kesemez, laf atamazsınız. Sizin söz hakkınız verdiğiniz şehitler orantıda. Ne kadar çok şehit verdiğinizi düşünüyorsanız, o kadar sesinizi yükseltin.

Bazı pis zihniyetler, gazi mustafaya çamur atmak ister, lütfen bu tuzağa düşmeyin. Örneğin; o dönemin insanı aylık şu kadar maaş alıyordu, gazi mustafa ise aylık şu kadar maaş aldı, der. Siz bu rakamları gördüğünüzde feryat edersiniz. Ettiğiniz an tuzağa düştünüz. Tuzak ne? Rakam doğru ancak, tüm köşkü kapsadığını, hizmetçiler ve misafirlerin masrafları dahil olduğu bilgisini size vermezler. Siz maaşı kendi özeline verildiğini zanneder, maaşın cumhurbaşkanlığı konut ve makamın giderlerinide içerdiğini bilmezsiniz. Sizi kötü zanna itmek için, bu detayı sizden gizlerler. Bu tuzağı başka nereden hatırlıyoruz? Erdoğan ve külliye hakkında ortaya atılan iddialar. Düşman hiç boş durmuyor değilmi? Aynı klavyeden bir gazi mustafaya çakıyor bir erdoğana. Nasılda kutuplaşmamızı sağlıyorlar. Lütfen bu tuzaklara düşmeyin.

O dönemde yaşadığınız olumsuzluklardan da, eğer birisini sorumlu tutacaksınız osmanlıyı sorumlu tutun. Ben, kan bağıyla bir osmanlı torunuyum. Eğer birini suçlayacaksanız dedelerimi suçlayın. Onlar dünyanın farklı köşelerinden kovulan yahudilere asla kucak açmayacaktı. Yüz yıllar içinde örgütlene örgütlene geldiler, ittihati terakkiyi kurdular ve sonrası emanuel karasunun tebliği. Besle kargayı oysun gözünü. Bu milletin başına ne geldiyse, savaşlar dahil, cumhuriyet dönemin ünlü devrimleri dahil kapatılan uçak fabrikaları dahil, onca darbe dahil, fetö dahil, 15 temmuz dahil hepsinin muciti ve sorumlusu bunlar. Allahın uzak durun dediği bir milletten, lanetlediği bir milleten hayr gelirmi? Gelmez. Son yüz yıl içinde yaşadığınız acıların sorumlusu gazi mustafa veya cumhuriyet değil, osmanlı. Bunu açalım; siz 1900 ile 2000 yılı arası, 1800- 1900 yılları arasının faturasını ödediniz. Bu yüz yıl işlediğiniz doğru veya yanlışlarınızın hesabınıda bir sonraki yüzyılın nesli ödeyecek. Örneğin; 15 temmuzda işgalden kurtulmanızın sebebi erdoğan değil, geçen yüzyıl işgale direnmeniz. Atalarınız geçen yüzyıl bedelini ödediği için, bu yüz yıl siz bedel ödemekten kurtuldunuz. Örneğin; suriye ve irak gibi ülkeler geçen yüz yıl işgale direnmedi, dedeleri buyurun girin ülkemize dedi, bunun bedelinide bu yüz yıl torunları kanları ile ödüyor. Araplar bize ihanet etti mi? Evet. İstisnalarda bu gerçeği değiştirmez. Geçen yüz yıl bunlar savaştan kaçtı, düşmanla iş çevirdi. Bu yüz yılda Allah, onlardan bunun bedelini misliyle çıkarıyor. Arap ülkelerine bakın, bunlar bu yüz yıl ne kadar çok işgale uğradıysa ne kadar çok küreselcilere hizmet ediyorsa, bir yüz yıl öncede o kadar hainlik yaptı. Örneğin; cezayir 1830 yıllarında osmanlıdan koptu, fransa sömürgesi altına girdi. 1940 ile 1960 yılları arasında da katliamlara uğradı. Bir neslin hatasını bir yüz yıl sonraki nesil çeker. Torunlar yeryüzünde, atalarda ahiret hayatında bunun bedelini öder. Allahın bu düzenini anlarsanız, başınıza ve ülkenize gelen olaylara daha sağlıklı yorum getirirsiniz.

Biz gazi mustafanın şeytanlaştırılmasınada, putlaştırılmasınada izin vermeyiz. Ne bugün ne de yarın. Bizim buradan çağrımız anadolu insanına; gazi mustafa yüz yıl öncesi sahip çıktılar, bu yüz yılda sahip çıksınlar. Bugünlerde “atam izindeyiz” diyenler yüz yıl öncesi vatana ihanet edenlerdi. Bugünlerde “atatürkün askeriyiz” diyenler, yüz yıl öncesi düşmanı sevinç çığlıkları ile karşılayanlardı. Bugünlerde cumhuriyete sahiplenenler, yüz yıl önce işgale niye direniyorsunuz, bunlar bize medeniyet ve kalkınma refah getirecek diyordu. Seçim haritalarında farklı bir renk olarak görünen o kıyı illeri var ya, bugün olduğu gibi dünde oraları düşmana kucak açmış, düşman ile iş birliğine girmişti. Böyle bir ortamda vahdettin gazi mustafayı anadoluya gönderdi. Gazi, "atam izindeyiz", sloganları atanların kapısını değil, anadolu insanın kapısını çaldı. Kurtuluş mücadelesini verende, cumhuriyeti kuranda, gazinin askeri olanda sizsiniz. Gazi mustafa ve cumhuriyet onların değil, sizin eseriniz. Cefayı çeken siz, şehitleri veren siz, sahiplenmeyi ama onlar yapıyor. Neden? Çok bağırdıkları için. Buna izin vermeyin. Bu eserlerinize sahip çıkın. Başkaların bu değerlerinize sahiplenmesine izin vermeyin. Gazi mustafa dün size sığındı, onlara değil. Vatan ve millet uğruna sizin savaşmanızı istedi, onların değil. Vatanı sizin kurtarmanızı istedi, onların değil. Sizin kan akıtmanızı sizin bu uğurda can vermenizi istedi, onların değil. Neden, onların gaziye sahiplenmesine izin verdiniz? O size güvendi. Neden onu putlaştırmalarına izin verdiniz? 9.05 de neden hayat duruyor, neden her yere heykeli dikiliyor, neden kıyyamda duruyorsunuz, neden onu yunan mitolojisinden çıkmış bir tapınakta yatırıyorsunuz? Onun ruhunu neden bu kafayı yemiş ulusalcı kemalist tiplerin eline bıraktınız? Gazi mustafaya dün sahip çıkdığınız gibi bugünde sahip çıkın. Bu sapık ruhların elinden onun ruhunu kurtarın. Onun ihtiyaç duyduğu "ışığı bol olsun" "toprağı bol olsun" söylemi değil, onun ihtiyaç duyduğu br fatiha bir yasin. Bunuda ancak siz verebilirsiniz. Dün bu toprakları işgalden kurtardınız, bugünde gazi mustafanın ruhunu kurtarın!

Değerli dostlar, olayları daha iyi anlamanız için şu üç kavrama bir açıklama getirmeliyiz; atatürkçüler, kemalistler ve ulusalcılar. Bunların arasında atatürkçüler müttefikiniz diğerleri düşmanınız. Atatürkçülere saygı gösterin ve onlar ile iyi geçinin. Ne siz onların düşmanısınız ne de onlar sizin. Onlar ile ortak bir zeminde buluşun. Nedir bu ortak değer? Vatan toprakları. Atatürkçüler vatana ihanet etmez. Bu değer üzerinden onlar ile ittifak kurun. Kim bu atatürkçüler? Bunlar birinci sünya savaşı ve sonrası dışarıdan anadoluya göç eden milletler. Bunlar sizin düşmanınız değil, bunlar ile ittifak kurun. Bunu açalım; gazi mustafayı putlaştırmak ittihati terakki zihniyetin sinsi bir tuzağıydı. Ancak bu tuzak terse tepti. Onlar bu millete bir tuzak kurdu, Allahta onlara. Allahın tuzağı, onların tuzağını hayra çevirir. (Enfal Süresi; 30). Bunu açalım; kime hayranlık beslerseniz onun değerleri size yüklenir. Bu ilahi bir olay. Herkes için geçerli. Hangi kişiye hayranlık besliyorsanız, gökten size o kişinin değerleri indirilir. İttihati terakki ne yaptı? Gazi mustafaya hayranlık uyandırmaya çalıştı. Gazi mustafa kimdi? Vatanını seven biri. Vatan uğruna canını veren bir kişi. Siz eğer bir topluma atatürk hayranlığı uyandırmaya kalkarsanız, o topluluğa gazinin, vatan sevgisi vatan uğruna canını feda etme gibi değerlerinide aşılarsınız. İttihati terakki zihniyeti işte, bunu hesaplayamadı. Evet, İslam ile atatürkçüler arasında bir hat oluşturabildiler ama, o atatürkçü subayların vatana ihanet etmelerini sağlayamadılar. Her darbede binlerce subayı tasfiye etmek zorunda kaldılar, yine işe yaramadı. Askeri liseden mezun olan her bir birey gazinin değerleri ile mezun oluyor, tasfiye edilenlerin yerini yine atatürkçü subaylar dolduruyordu. O gençler, gazi mustafa gibi kimseye boyun eğmiyor, ilk önce vatanım diyordu. Yani NATO'ya tabi olmuyorlardı. Darbelerin işe yaramadığını anlayınca, tek çözüm gördüler, o da askeri liselere sadece fetö mensubu öğrenci alma zorunluluğunu getirdiler. fetöcüler küresel sistemin bir parçası oldukları için, onların vatan derdi yok onlara göre bütün yeryüzü onlara ait. Bütün yeryüzü onlara vaat edilmiş topraklar. Şimdi, anadolu insanı zaten Allaha boyun eğmiş, vatan uğruna can vermeyi ilahi bir emir görür. Şimdi bir de atatürkçüler başlarına bela oldu. Eğer cumhuriyet sonrası, bu topraklara sığınan, göç eden milletleri rahat bıraksalardı, bunları gazi mustafa gibi ortak bir değer üzerinde birleştirmeselerdi, inanın arzu ettikleri sonuca şimdi daha yakın olacaklardı. Hiç farkında olmadan, gazi mustafa üzerinden bu topraklara göç eden yabancı milletlere vatan sevgisini aşıladılar. Onları bir çatı altında topladılar. Siz bunu isteyerek yapmak isteseniz, bu kadar başarılı olamazdınız. Ne yaptı Allah; onların tuzağını hayra çevirdi. Özetlersek; ülkemiz bir savaşa sürükleniyor, bundan kaçış yok, buna hazırlanın. Atatürkçülerin değerlerine saygı gösterin, onlarda sizin değerlerinize saygı göstersin. Hellaleşin ve bu son vatanımız uğruna bir araya gelelim. Darbeleri yapan, size 80 yıl zulüm eden atatürkçüler değildi, onlarla iyi geçinin. Size zulüm eden, darbe yapan ve vatana ihanet eden kitle; kemalist ve ulusalcı olarak geçinenler. Atatürkçü ile kemalist arasındaki fark ne? Atatürkçüler gazi mustafayı sadece bir lider olarak görür, kemalistler ise atatürkü putlaştırır. Onu insan üstü bir varlık olarak görür. Bu ikiside gazi mustafaya hayranlık besler, fark; atatürkçüler sevgi beslerken Allaha şirk koşmaz, koşmadıkları için onlar gazi mustafanın kötü vasıflarını aldığı gibi, vatan ve millet aşkı gibi hayrlı vasıflarınıda alır. Kemalistler ise bu sevgide şirk boyutuna girer, girdikleri içinde onlar gazi mustafanın hayrlı olan hiçbir vasfından nasiplendirilmez. Ne kadar kötü vasfı varsa, gökten sadece o vasıflar iner. Örneğin; bunlar faşisttir. Bunların en büyük özelliği, faşist olmaları. Kendilerinden başka kimseye yaşam hakkı tanımaz. Herkesin kendileri gibi düşünüp kendileri gibi hareket etmelerini ister. Amaca ulaşmak içinde herşeyi kendilerine mübah görür. Bunların vatan ve millet gibi değerleri bulunmaz. İstedikleri olsunda vatan işgalemi uğramış, yokmu olmuş bu onlar için önemli olmaz. Biri eğer gazi mustafa hakkında hastalık boyutunda bir hayranlık besliyorsa bilinki o kemalist. Ondan uzak durun. Onun millet, devlet, bayrak ve inanç gibi değerleri bulunmaz. Ulusulcılara gelince, onlar ittihati terakkinin torunları. Anadolu içinde veya dışında başımıza ne geldiyse onlardan geldi. Kemalistleri yönlendiren, atatürkçülere gaz veren, fetö gibi örgütleri kontrol eden bunlar. Şeytanın başı bunlar. Büyük bir savaşın arefesindeyiz, yüzyıl öncesi olduğu gibi gazi mustafa ile yani atatürkçüler ile anadolu insanı tekrar bir araya gelmek, omuz omuza vermek zorunda!!