nühüm                                                         
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...

                                                                                                                                                                    




Kader nedir;
Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta, size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede, soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde, sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz. 

İstanbul;
nasıl olurda haklı olduğumuz bir yerde, bu kadar haksız konuma düşebiliyoruz? Nasıl olurda yüzyılın kazığını yiyor, bunuda demokrasi diye bizlere yutturabiliyorlar? Nasıl olurda hırsızlık yapan değil, mağdur edilen demokrasiyi hazmedemeyen konumuna düşebiliyor. Bir operasyonla istanbulu çaldılar. Bunuda bize demokrasi diye yutturdular. Nasıl bu hale düşebildik? Çok basit; olaylara verdiğimiz tepkiyle. Değerli dostlar; her bir olay sizin verdiğiniz tepki kadar ilgi çeker. Sizin verdiğiniz tepki orantısında birşeyin büyüklüğü veya o şeye verdiğiniz değer anlaşılır. İnsanlar olayların vahamiyetini sizin verdiğiniz tepki oranında algılar. Siz bir olaya cılız bir tepki verirseniz, insanların olay hakkında algılamasıda o kadar olur. Birileri eğer, ne olmuşki ne varmış diyorlarsa bu sizi şaşırtmasın, bu söylemler sizlerin gösterdiği tepkinin yansımasıdır! Akıl, akıl, akıl, akıl. Onlar bir üst akıl ile hareket ediyor, siz ise bireysel olarak. O yüzden onlar hep kazanıyor, bizede kazık kalıyor.

Onlar ne yaptı;
17- 25 aralığını yaptılar. O günlerde yoktan yüzyıllığın yolsuzluğunu çıkardılar. P
ireyi deve yaptılar. Nasıl yaptılar bunu? Görsel effektler ile! Bir anda her yere baskın düzenlediler. Bunlarıda medya önünde yaptılar. Büyük iş adamlarını ve bürokratları tutukladılar. Tutuklanan kişiler ne kadar büyük mertebeye sahipse yolsuzlukta o kadar büyüktür kanaati var ya, işte o kanaati uyandırmak için büyük iş adam ve bürokratları tutukladılar. Çok sayıda insan tutukladılar. Ne kadar çok insan tutuklanırsa, o kadar büyük bir operasyon yapılıyor algısı var ya, işte o algıyı uyandırmak için yüzlerce kişiyi tutukladılar. Baskın yaptıkları ev ve işyerlerinden kolilerce dosya çıkardılar. Ne kadar bol dosya o kadar çok delil algısı var ya, işte bu izlenimi uyarmak için baskın yaptıkları ev ve iş yerlerinden bol bol dosya taşıdılar. Kameralar önünde büyük bir şov sergilediler ve olmayan şeyleri veya pirelik olayları yüzyılın yolsuzluğu olarak topluma yutturdular. Türkiye'ye büyük bir algı operasyonu çektiler. İşte buna üst akıl denilir. Örneğin itiraz süreçleri devam ederken, nasıl paris belediye başkanı ve yurtdışı medya organları ekrem imamoğlunu tebrik etmeye başladığını gördünüz. Bu işte bir üst akıl hareketidir. Bir vasfı bir kişi ile ne kadar çok özleştirirseniz, akıllarda o kalır. Bir hırsız vasfı değil, belediye başkan vasfı kalır. Kişiyi o vasıf ile ne kadar özleştirirseniz, o ünvanı elinden aldığınızda o kadar büyük mağduriyet yaratırsınız. Kişiyi o vasıf ile ne kadar özleştirirseniz, toplum nezdinde o kişinin kabülünü o kadar hızlandırırsınız. Topluma, verin adama mazbatasını, bir 5 yılda o yönetsin ne var bunda dedirttirir, yüzyılın hırsızlığını topluma yutturursunuz. Ekremcik boşuna belediye başkanı vasfıyla dolaşmıyor. Hepsi bir üst aklın oyunu. Çok bilinçli ve stratejik hareket ediyorlar. Ya biz, biz ne yapıyoruz?

Gelelim bizim eziklere;
bizim elimizde gerçek bir deve var; il ve ilçe seçim kurumu, chp il ve ilçe teşkilatı, chp' li belediyeler, fetö ve pkk' nın yer aldığı yüzyılın hırsızlığı elimizde var. Onlar 17-25 aralıkta ne yapmıştı, pireden deve çıkarmıştı. Biz ne yaptık? Bizde deveyi pireye dönüştürmeyi başardık. Elimizde yüzyılın hırsızlığı var, hırsızı suçüstü yakalamışız ama sus pusuz. Siz binali yıldırım hiç ortalıkta görüyormusunuz? Binaliye tavsiyemiz; kim sana sessiz kal ve ysk kararını bekle dediyse, onları kov. Sesini çıkarmayan bebeğe mama verilmez. Karşı taraf ne kadar ses çıkarıyorsa, sizde en azından o kadar çıkaracaksınız. Karar verici makam Allahtır. Çaba göstermedende Allaha tevekkül edilmez. Yan gelip yatarak, hakkın size gelmesini bekleyemezsiniz. Karşı tarafın bir olaya nasıl bir akıl ile yaklaştığını gördünüz, bizim mahallede ise böylesine bir akıl yok! 17 yıldır devlet biziz. Üzülerek görüyoruzki, bu süre içinde hiçbir devlet refleksi hiçbir üst akıl geliştirememişiz. Kimin nerede ne yaptığı belli değil. Her kurum birbirinden bağımsız kendi kafasına göre takılıyor. Eğer bir konu hakkında harekete geçilmesi gerekiyorsa, kimse harekete geçmiyor. Herkes diğerine bakıyor. Kimse insiyatifi almıyor. Kimse hareket etmeyincede, erdoğan devreye girmek zorunda kalıyor ve emirle yaptırıyor. Sonrada her yere müdahale eden, kötü olan erdoğan oluyor. Ne gerek var kendini yıpratmaya. Sistemini kur, çarklar kendi kendine işlesin. Maalesef kurmadı. Bu erdoğanın, bu devlete yaptığı en büyük kötülük. 70 yaşına geldi, bir 70 yıl daha yaşayacak değil. Başına bir iş geldiğinde, bu devlet sudan çıkmış balık durumuna düşecek. Akbabalar gibi herkes devletin başına çöreklenecek. Onlar bir üst akıl ile, biz ise akıldan yoksun hareket ettiğimiz içinde, bu kavgada kaybeden biz olacağımız şimdiden çok aşikar. Bin parça olacağız. Erdoğan gittiğinde çok büyük bir koas geride bırakacak, bu çok açık. Maalesef ve maalesef milli ve yerli bir derin devlet oluşturmadı. Kurumlar arası koordinasyonu sağlayan, bir emir beklemeden insiyatif alan, kendinden harekete geçen milli ve yerli bir devlet refleksimiz yok. Örneğin; fetö adında bir örgüt devletin kırmızı kitabına giriyor, merkez yani Ankara ama, il ve ilçelerde fetö ile nasıl mücadelede ediliyor neler yapılıyor bundan bir haberdar değil. Örneğin; sağdan soldan kişileri bakan yaptılar. Gel sen kafana göre milli eğitimi yönet, diğerine gel sen kafana göre şurasını yönet denildi. Böyle olmaz arkadaşlar, bu kafayla siz bir yere varamazsınız. Nasıl olmalıydı, büyük devletler nasıl yapıyor bunu? Yüz yıl sonrası neslinizi ve ülkenizi nerede görmek istiyorsanız, ona göre eğitimde ekonomide veya turizmde bir yol haritası çizersiniz, gelen her kişide o plan dahilinde hareket eder. Kısacası, devlet böyle yönetilmez. Bu neyi gösteriyor? Bir üst akıl yokluğunu. Biz maalesef devletin bekasını ilgilendiren konuları, ilçede çalışan sıradan bir memurun insiyatifine ve niyetine bırakıyoruz. O da, bu benim üzerimde kalır korkusu ile sıradan bir soruşturma ile süreci idare etme boyutuna gidiyor. Ben soruşturmayı açayım, benden sonrakiler ne karar verirse bu onların sorunu olsun deyip sıradan bir soruşturma 5 yıl sürüyor ve halen kapanmıyor. Kimse kendi kariyerini riske atmak istemiyor. Bu da, memur iyi niyetliyse. Dosyalar, art niyetli birine düştüğünde zaten olaylar anında sümenaltı ediliyor ya da anında harekete geçiliyor ve o makamlar birilerine baskı uygulamak için kullanılıyor. Örneğin; mansur yavaş ve ekrem imamoğlu ikisi de dolandırıcılıktan yargılanıyor ve dosyaları yıllardır bir karara bağlanmadı. Kimse dosyalarına dokunmadı. Birileri dosyaları oyaladı, adamlarda geldi belediye başkanı oldu. Şimdi dokunsanız, yani o dosyaları bir karara bağlasanız bir dert, dokunmasanız ayrı bir dert. Daha önce dokunsaydınız cılız ses çıkardı, şimdi ise seçilene dokunduğunuz için dünyayı ayağa kaldırırlar. Ne gerek vardı bu boyuta getirmeye. Devlet dediğin bir virüs programı gibi kurumları ve adliyeleri sürekli tarar. Olayları böylesine çıkmaza gelmesine izin vermez.

Milletin tercihine saygı duyacaksınız, seçtiği kişiye saygı duyacaksınız, amenna, buna hiçbir itirazımız yok. Ancaaak, ebeveynlerin çocuklarına karşı nasıl bir sorumluluğu varsa, devletinde milletine karşı bir sorumluluğu var. Siz ebeveyn olarak nasıl zararlı websiteleri veya kanallardan çocuklarınızı uzak tutuyorsunuz, devlette vatandaşlarını zararlı kişilerden uzak tutma sorumluluğuna sahip. Devletimiz maalesef bunu yapmadı. Bizde sorumluluğunu yerine getirmeyen ebeveyne nasıl kızıyorsak devletede o şekilde kızıyoruz. Devlet dediğiniz, iyi bir ebeveyn gibi vatandaşlarını zararlı kişilerden korur, beyinlerinin zehirlenmesine izin vermez. Örneğin; fox, odatv ve sözcü gibi batının operasyonel medya kurumların yayınlarına asla müsade etmemesi gerekirdi. Siz bu tür yayın organlarına müsade ederseniz, toplumun zehirlemesine izin verirseniz, bir kitlenin o uyuşturulmuş beyinler ile sabıkalı kişilere oy vermelerine, pkk ve fetö ile işbirliğine girmelerine engel olamazsınız. Elbette muhalif medya olacak, bunlar ama muhalefet yapmadı. Bunlar sabah akşam yalan haber yayınladı. Kitleleri ayrıştırma ve fitne sokma görevini üstlendiler. Yıllardır bunu yaptılar ve kimsede bunlara dur demedi. Ne devlet ne savcılar harekete geçti. Sonuç; kutuplaşmış bir topluluk ve devletinden nefret eden bir kitleye sahibiz. Sizce bu kendiliğindenmi oldu? Birileri bir kitleyi devletten nefret eder hale getirdi. Devlet olarakta siz bu sürece sadece, seyretmekle yetindiniz. O yüzden bu sabıkalı tipleri seçenler kadar, devlette bu seçilenlerden sorumludur. İlin adamı amerikadan geliyor, sendikaları, meslek odaları ve partileri dezayn ediyorsa, sende dezayn edeceksin. B
en bir kabile devleti değilim diyorsan sende edeceksin. Kıssasa Kıssas. Varlığını her alanda hissettireceksin. Yapmıyorsan sende sorumlusun.

Öyle veya böyle, devlet olarak maalesef ortalıkta yok'uz. Yargıda ve kurumlarda devlet olarak yok'uz. Yok olduğumuz içinde olayların vahamiyetini soruşturmalara yansıtamıyoruz, yansıtamadığımız içinde caydırıcı bir devlet olamıyor haklılığımızı karşı tarafa aktaramıyoruz. Bakınız, dünyanın hiçbir yerinde yargı bağımsız değildir. Yargı, bir devletin kendi varlığını hissettirdiği yegani noktadır. Bir devletin devlet olduğunu yargısından anlarsınız. Birileri eğer bağımsız yargıdan bahsediyorsa, bilinki onlar sizin devlet olmanızı istemiyor!! Birileri eğer bağımsız yargıdan bahsediyorsa bilinki, onlar orasını çoktan ele geçirdi, kendi derin devletciklerine dokunulmasını istemiyor. Anlayacağınız, birileri bizim eziklere yargının devletten bağımsız olması gerektirdiğini yutturmuş. Hal bu olunca, devlete yapılan yanlışlara karşı yargıyı harekete geçiremiyoruz. Yüzyılın hırsızlığı ile karşı karşıya olmamıza rağmen, bizimkiler o kadar cılız o kadar alttan alan bir ton ile hareket ediyorki, hırsıza verdikleri rahatsızlıktan ötürü özür dileyecek haldeler. İtirazları ile hırsızların mazbatasını geciktirdikleri için özür dileyecek durumdalar. Böylesine ezik ve pasif bir tepki verdiğiniz zamanda, haklı olduğunuz bir konuda haksız duruma düşüyorsunuz. Demokrasiyi hazmedemeyen siz oluyorsunuz. Ne yapılmalıydı? Usülsüzlükler tespit edildiği an, chp ilçe teşkilatları ilçe seçim kurumları, nüfus müdürlüklerine baskınlar düzenlenmeli ve hepsi tutuklanmalıydı. Ne kadar üst düzey kişileri tutuklarsanız ve sayısal olarak ne kadar çok kişiyi tutuklarsanız, olayın vahamiyeti o kadar anlaşılırdı. Bunlarda medyanın önünde yapılmalıydı. Sıra bana gelecek diye herkes tir tir titremeli, tehdit savuranlarda korkudan susmalıydı. Bunların hiçbiri yapılmadı. Neden? Bir üst akıl eksikliğinden ve ürkek ve yalaka tiplerin partiyi ele geçirmesinden, erdoğanın son 20 yıl içinde ikinci üçüncü dördüncü beşinci erdoğanlar çıkaramamasından. Bizim mahallede metin külünk gibi ne kadar şahin varsa hepsi tasfiye edildi, yerlerine ezik ve yalaka tipler getirildi.
Bunlardanda hep cılız ve müzakereci sesler çıktı. Şu söylemi duymuşsunuzdur; erdoğan çok kavgacı! İşte bunlar içimizdeki kripto fetöcülerin söylemi. Bizleri uysal hale dönüştürme projesinin bir parçasıdır. Size ne yapılırsa ses çıkarmayın demenin nazik yoldur. Başımıza ne geldiyse zaten bundan geldi, ses çıkarmadığımızdan bunlara dünyayı başlarına yıkmadığımızdan ötürü geldi. Ne elde ettiysekte saldırdığımızda elde ettik; 15 temmuz, hendek operasyonları, afrin ve fırat kalkanı harekatı! İçimizden birileri ama böylesine proaktif bir boyuta geçememizi istemiyor. Mağduru oynamak, haksızlıkları hazmetmek, bize biçilen rol bu! Bayrağı alıp karşı tarafa saldıran, karşı tarafın pisliklerini masaya döken karşı tarafı defansa zorlayan yok. Siz süleyman soylu dışında savaşan başka birini görüyormusunuz? 20 yıllık bir partide ikinci bir şahin çıkmazmı hiç. Kaldıki süleyman soylu da dışardan geldi. 20 yıl iktidarsınız ve bir tane şavaşçı üretemediniz. Bu topraklar ezikleri kaldırmaz. Herkesin gözü olduğu bu topraklarda şahin olmak zorundasınız. Biz sulh döneminde değiliz. Eğer sulh döneminde olsaydık, her tarafa barış mesajları göndermek bir anlam taşırdı ama, realite bu değil. Bizler savaş dönemindeyiz. İhtiyaç duyduğumuzda savaşçılar. Maalesef, biz kendi içimizden susturulduk. İçimizdeki ezikler kontrolü ele geçirdi. Karşı tarafa ise gün geçtikçe daha çok hırçınlaşma talimatı verildi. Biz sesimizi yükselttiğimizde kutuplaştırıyorsunuz denildi, onlar seslerini yükselttiğinde bu özgürlük ve demokrasi oldu. Bir ihanet ortaya çıktığında bunu haykırmak hainlik edenlere dünyayı dar etmek isteyen şahinler çıktı, ak partili yöneticiler ise müdahale etme ve sessiz kal, sokakları germeyelim diyerek bunları susturdu. İçimizdeki birileri şahinleri sustura sustura sustura bunların her türlü ihanetine, hakaretine, suçuna göz yumar hale geldik. Sonuç; bunlara göz yuma yuma istanbulu çaldılar! Henüz itirazlar sonuçlanmadı ama, bu aşamadan sonra ne olursa olsun, bu hileyi yapabildiler ve ak parti uyuduysa, böylesine büyük bir olaya karşı devlet böylesine ezik bir refleks sergiliyorsa, geçmiş olsun bize. Anında cezaları kesemiyorsan, olayın yaşandığı gün devlet olarak ağırlığını hissettiremiyorsan, geçmiş olsun bize. İstanbul düşmana kaptırılmış, yapanında yanına kar kalacağını hepimiz biliyoruz. Üzücü olanda bu! Mahkeme süresi beş yıl sürecek, sonunda bir kaç kişi bir kaç yıl ceza alıp olay kapanacak.
 
Arkadaşlar;
burada konu İstanbul konu aya sofya. İstanbul düşerse kudüs düşer, mekke düşer demiyormuyuz? Eeee, adamlar büyük bir hile ile istanbulu çaldılar. Bugün ohal ilan etmiyeceksinizde ne zaman edeceksiniz, bugün fırtına koparmayacaksınızda ne zaman koparacaksınız? Ne hale geldik. Mağdur olan sessiz, hırsız ise ortalıkta dolaşıp çaldığım malı vermezseniz ortalığı yakar yıkarım diyor. Fırtına koparması gereken masa altına saklanmış, sobelenen hırsız ise fırtına koparmakla tehdit ediyor. Ne hale geldik! Bileğin hakkıyla kazanırsın, bizde Rabbim böyle takdir etmiş der yenilgiyi kabul ederiz. Hile ile çalmaya kalkıyorlarsa ama, o zaman bunlara dünyayı dar etmek gerekir. Biz bu şekilde bunlara sürekli prim verir, alttan alır ve bunların suçlarına göz yumarsak bunun bedeli bize çok ağır olur. Oldu da. 15 temmuzda Türkiye' yi 31 martta' da istanbulu çalmaya kalkıştılar. Demek 15 temmuz sonrası biz bunlara anladıkları cevabı verememişiz. Darbecileri kravat takım elbise mahkemeye getirirsen, olacağı buydu. Darbe yapanlara karşı bu kadar layt davranırsan, olacağı buydu. Böylesine pasif ve ezik devlet olursan, her türlü ihanete davetiye çıkarırsın. Nasıl olsa devlet birşey yapmıyor denilerek önüne gelen devlete ihanet etmeye başlar. Yani bunların 15 temmuz sonrası bir darbe girişimi
(istanbul) daha tezgahlayacakları dünden belliydi. O kadar layt bir devletizki, vatana ihanet etmek için resmen davetiyeler dağıtıyoruz. Örneğin; ahmet türk. Terör örgütü üyeliğinden hapis cezası yedi, hasta diye tahliye edildi, sonrada kalktı mardin büyükşehir belediye başkanı oldu. Hapiste yan gelip yatmak için hasta, büyükşehir belediye başkanlığı için sağlıklı. Bu bizim hekimlik mantığımıza yatmıyor, sizin mantığınıza yatıyormu? Şimdi bunun mazbatasını vermezseniz bir sorun, verirseniz başka bir sorun. İşte bu boyuta getirmemeniz gerekliydi. Bu boyuta gelmeden müdahalenizi yapmanız ve önleminizi almanız gerekliydi. Dünyada, olaylar yaşandıktan sonra uyanan ve müdahalesini yapan tek devlet biziz. Rabbim bizi acilen ak partinin bu eziklerinden kurtarsın. Bunlar başta kaldığı müddet biz daha çok kazık yeriz. Daha çok görememişiz, aldatılmışız deriz. Örneğin; kamudan atılanların seçme hakkı olmadığını siz biliyormuydunuz? Biz bilmiyorduk ve bunu yeni öğrendik. Biz bilmiyorduk çünkü, biz sıradan vatandaşıyız. Ya devlet, devlet nerede? Meğerki devletimiz, kurumlardan kovulan fetöcülere yıllardır, sahip olmadıkları bir hakkı tanımış. Eeee, bu kafayla bugünlerimizi ziyadesiyle hak ediyoruz. Biz bu kafayla bu ezik halimiz ile daha çooook kazık yeriz.
 
Paradoks nedir;
birbirine zıt kavramları bir ifadenin içine sokmaktır. Doğru olan bir ifadenizin içine öyle bir kelime sokuyorsunuzki o ifadenizi kendi içinde çelişkili duruma düşürüyorsunuz. Örneğin; muhalefet. Ne diyorlar; "hukuki dayanağı olmayan süreci durdurmak, Türkiye ve İstanbulun yararına olacaktır". Bu ifade paradoks bir ifade. Hukuktan bahsediyorsunuz, hukuksuzlukla yani
sokak eylemleri ile tehdit ediyorsunuz. Hukuktan bahsediyorsunuz, karşı tarafın hukuki haklarını yok sayıyorsunuz. İşte buna paradoks denir. Örneğin; "seçim sonuçlarını kabul edin", söylemi. Buda paradoks bir söylem. Seçim henüz sonuçlanmamışki sonuçlar kabul edilsin. İtiraz süreci, seçimin bir parçası değilmi? Örneğin; faşizim ve diktaya karşı seçimleri kazandık? Bu da paradoks, kendi içinde çelişkili bir söylem. Diktatörlük ile seçimler kelimesini aynı cümlede kullandığınızda ortaya paradoks bir söylem çıkar. Neden, çünkü faşizim ve diktatörlüğün olduğu bir yerde seçimler olmaz. Seçimler olduğu zamanda faşist ve diktatör olan yüzde 99 oy ile kazanır. Yani diktanın olduğu bir yerde sizlerin seçim kazanması söz konusu olamaz. Bu hırsızların söylemlerine dikkat ederseniz, sürekli bir paradoks içinde olduklarını görürsünüz. Söylemleri kendi içinde çelişki dolu. Neden? Doğru tarafları yokta ondan. O kadar yamuklarki, doğru bir ifadeyi bile yamultmayı yani paradoks bir duruma düşürmeyi beceriyorlar. Sayın okurlarımız, kötünün gözle görülür iyiliği olmadığı için kelimeler ile iyi görünmeye çalışır. Buna deccaliyet diyoruz. Hani demokrasi deyip dünyayı ateşe veren bir üst akıl var ya, işte bunların gözle görülür iyiliği olmadığı için kelimeler ile insanları kandırırlar. Eylemler kötü, söylemler güzel. Demokrasi, hak ve hukuk gibi kelimeler ile iyi görünmeye çalışıyorlar, eylemleri ama kötü olduğu için tehdit etmektende kendilerini alı koyamıyorlar. Sonuç; paradoks söylemler doğuyor. Demokrasi ve tehdidi aynı ifadenin içinde kullanmayı beceriyorlar. Örneğin; bunların nasıl medya patronlarını tehdit ettiğini gördünüz değilmi? Medya özgür olmalı deyip medyayı tehdit etmeyi aynı zamanda başarabiliyorlar. Bundanda ilginç olanı, bunlar gerçekten de bu hileler bu tehditlerle muvaffak olacaklarına inanıyorlar. Her türlü hileyi sahtekarlığı, tuzağı yapıyorlar ve günün sonunda galip olan kendilerin olacağına inanıyorlar. Dünyanın ak partinin ezik ve hain tiplerinden ibaret olduğuna inanıyor, Allahı nedense hesaba katmıyorlar. Bizden tekrar uyarması, sizin bir hesabınız olurda Allah'ın olmazmı. Allahu Teala herşeyi not ediyor. Hilelerinizi ve size oy verenleri not ediyor. Bu fırsatların size tanınmasıda sizin hayrınıza değil, günah yükünüzü artırmak için. Bir yere kadar ama, bir yere kadar bu hainliklerinize bu kötülüklerinize Allah müsaade eder. İstanbulu ele geçirmek için kurduğunuz bu tuzak son damlamıydı, bunu bekleyip göreceğiz. Şu ama kesin, siz erdoğanı mumla arayacaksınız. Yaklaşan yaklaşıyor sizin için!

Ne büyüksün rabbim; bizlere hırsızlık iftirasını atmışlardı. Şimdi yüzyılın hırsızlığı ile kendileri sobelendi.

gelelim büyükçekmeceye;
büyükçekmece üzerinde ciddi bir şekilde durulması gerek. Devletin tüm güvenlik bürokrasisi büyükçekmeceyi mercek altına alması gerek. Seçimlerde yapılan usülsüzlükten ötürü değil, daha büyük bir sorundan ötürü. Öyle gözükiyorki, bir üst akıl kamu kurumlarından kovulan fetöcülere yeni bir hedef belirlemiş; belediyeler. Belediyeler, fetöcüler için yeniden örgütlenme ve büyüme yeri olarak seçilmiş. Büyükçekmecede bu projenin pilot bir ilçesi. Devamı başka belediyelerden gelecek. Örneğin; tunç soyer ve izmir. Türkiye yeni bir tehdit ile karşı karşıya. Chp, hdp ve ip belediyeleri üzerinden fetö tekrar canlandırılacak. Zaten hiç yok olmamışlardı. Acilen, fetöcülere kalıcı bir çözüm getirilmezse (vatandaşlıktan çıkarmak) bunlar bir beka sorunu olmaya devam edecek. Örneğin; müebbet yiyenlerin aileleri hainliğe devam ediyor, geri kalan on binlerde bir kaç yıl içinde hapisten çıkacak ve büyük bir öç alma hırsı ile çıkacak, onlara ek birde devlet kurumlarından atılan yüzbinler ülkemizde dolaşıyor, birde yurtdışından paketleyip getirdikleriniz var, şimdi; siz bunların bu ülkede rahat duracağınımı sanıyorsunuz? Bunları bu ülkede tutarak ne amaca hizmet ediyorsunuz? Muhalefet kadar olamadınız, onlar masum suriyelileri ülkeden atma cüretini gösterebiliyor, siz ise teröristleri vatandaşlıktan yani ülkeden atacak cesareti gösteremiyorsunuz. Ezikler sizi. O yüzden hep muhalefetin borusu ötüyor, bizede kazık kalıyor. Dünyanın fetöcülerini ülkemizde topladık, avrupadaki pkk'lılar da gelsin diyoruz. Ülkemizi teröristler hanına dönüştürdünüz. Fetö, pkk, deaş, dhkp-c vs vs vs, ne kadar terörist varsa ülkemize soktuk ve besliyoruz. Kötü tarafı şu; dün imkan yoktu, ne emniyet ne askeriye ne istihbarat ne de yargı elinizdeydi, yani dün bir mezaretiniz vardı. 15 temmuz gecesi ama Allah size lütfunu indirdi. Bir gecede sizleri hakim konuma getirdi. 15 temmuz sonrası, Allahu Teala hiçbir mezaretinizi kabul etmeyecektir. Herşeyi Allahtan bekleyemezsiniz. Artık kendi ayaklarınızın üzerinde durmanız kendi kaderinizi kendiniz çizmeniz gerekir. Yüzyıl boyunca mağdur edildiniz. O mağdur sıfatına kendinizi o kadar kaptırmışsınız, ezilmeye kendinizi o kadar alıştırmışsınızki, kontrolün artık sizin elinizde olduğuna bir türlü inanmak istemiyorsunuz. O güçle ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Allah bizleri acilen ak partinin bu eziklerinden kurtarsın. Belediye konusunda da uyarımızı tekrar yapalım; belediyelere ciddi kafa yorun, belediyeleri kontrol eden şehirleri ve nüfusu kontrol eder. Büyük bir tehlike ile karşı karşıyayız, bizden uyarması. Fetöcüler bir araya geldiği zamanda ne yapar? Yaptıkları en iyi şeyi; devlete ihanet, hırsızlık, usulsüzlük ve hile. O açıdan büyükçekmecedeki usülsüzlükler bizleri hiç şaşırtmadı!

gelelim bizim medyaya;
Şunu baştan belirtelim, tarafsız medya diye birşey yok. Kimse kimseyi kandırmasın. Tarafsız olmak bile birşeyin tarafı olmaktır. Herkes kendi değerlerini savunan kişiler ile birlikte olur. Bizler birilerin birşeylerin yandaşı olmasını yadırgamıyoruz. Olayın tabiatı bunu gerektirir ancak, yandaşlığın ölçüsü, tanımı ve kriteri ne olmalı? Bize göre yandaşlık kavramı, tarafı olduğun şeyi daha iyi bir insan daha iyi bir yönetici yapma girişimin bir adıdır. Bize göre yandaşlık, hatalara ve yanlışlara göz yummak değil, yandaş olduğun tarafı daha iyi ve daha doğru yola iletmenin bir yoludur. Yandaş olmak, aynı değerleri paylaştığın kişi ile bir yolculuğa çıkıp o yolda o kişiye destek olmak, göremediklerini göstermek, hatalara karşı uyarmak ve o yoldan şaşmasına karşı onu korumaktır. Bizim medyada maalesef bu konuda sınıfta kaldı. Yandaşlığı, şartsız kayıtsız desteklemek olarak algıladılar. Yoldaşlarına yani erdoğana çok büyük bir kötülük yaptılar. Hepimiz biliyoruzki, erdoğanın etrafı kuşatıldı ve bir çok mesele kendisine ulaştırılmıyor. Lideriniz böylesine bir kuşatma altında olduğunda, medya üzerinden o kuşatma bypass edilip hakikatlar lidere ulaştırılması gerekiyordu. Bizim tarafın medyası bunu maalesef yapmadı. Ezik yöneticiler ve yalaka bir medya, bizim mahallenin kaderide bu. Birileri bizim medyaya geldi ve birlik ve beraberliğimizi bozmayalım dedi, fitne çıkarmayalım dedi ve susturdu. Şeytan insanı nasıl kandırır biliyormusunuz? Kötülükle değil, iyilikle kandırır. Bunu unutmayın, aklınızın bir yerine not edin. Şeytan, iyi birşey yaptığınızı söyleyerek sizi kötülüğe iter. Sizce fetöcüler kötülük yaptıklarınımı sanıyor, hayır. Onlar vatan ve din adına iyilik yaptıklarına inanıyorlar. Birileride bizim medya'yı iyilik adında kötülüğe itti. Medyanın görevi bilgilendirme ve uyarmadır. Medya susunca, liderimiz uyutuldu. Ülkede yaşanılan olaylardan habersiz hale getirildi. Bugünlerimizde yaşadığımız her olay, yıllar öncesinden gümbür gümbür geliyorum dedi. Örneğin; chp. Dün mahmut tanal ve sezgin tanrıkulu gibi bireyler hainlik içindeydi. Bugün ise tüm teşkilat hainlik içinde. Dün bireylere dokunmadın, bugün ise tüm teşkilatı kapatmakla karşı karşıyasın. Dün dokunsaydın bir kaç cılız ses çıkar, olaylar kapanırdı. Bugün dokunmaya kalksan bir kaç vekille yetinemezsin hepsine dokunman gerekecek. Bunlarda tam bunu yapmanı bekliyor. Sokakları ve dünyaya ayağa kaldırmak için tamda bunu bekliyor. Dokunsan bir yana dokunmasan bir yana. Nasıl bu duruma düştük? Vaktinde müdahale etmediğimiz için.
Bugün yaşadıklarımızın her biri dünden belliydi, gümbür gümbür geliyorum diyordu. Bizim medya ama sen şöyle züpersin sen şöyle muhteşemsin, içimize fitne sokmayalım, liderimizi zayıflatmayalım diye diye bu gerçekleri sürekli sümenaltı etti. Ülkemizde ne kadar sorun varsa, bu soruna sebep olanlar kadar yandaş medyada bundan sorumlu. Karşı taraf sabah akşam yalan söylüyor. Onlar zaten bir çöplük. Siz belki onlar gibi yalan söylemiyorsunuz ama doğrularıda aktarmıyorsunuz. Yanlışları dile getiremiyorsanız, onlardan ne farkınız var? Biz rahatız, neden? Biz bu eleştirilerimizi ve uyarılarımızı kazandığımız günlerde de yapıyorduk. Yıllardır bu uyarılarımızı yapıyoruz. Biz, yenilgiye uğradığımız günde ortaya çıkanlardan değiliz.

gelelim ak partiye;
bu kaçıncı kazık be kardeşim! A
kıllanmamız için daha kaç kazık yemeniz gerekiyor? Fetö, devletin kırmızı kitabına gireli 5 yıl oldu ve halen böylesine organize hareket edebiliyorlarsa, geçmiş olsun bize. Biz halen fetö ve ulusalcı kemalistlerin yargıda egemen oldukları dönemlerin yargı katliamlarını bugünlerimizde yaşıyorsak, geçmiş olsun bize. Nasıl olurda il ve ilçe seçim kurulu başkanları fetöden tutuklanır ama il ve ilçe seçim kurulu üyelerine dokunulmaz? Bu olaylar bizlere bir kaç şeyi gösteriyor, birisi üst aklın önemini ve ikincisi ak partinin çöküş dönemine girdiğini. Bir kaç yıldır, Allahın ak partinin ipini çektiğini söylüyoruz. Son seçimler bunun sahaya yansıması oldu. Çoğunluk bozulduğunda Allah orasını darmaduman eder. Ak parti de bozuldu. Parti içinde hasbi duygulara sahip olanlar azaldı, menfi çıkarlar çoğaldı. Çoğunluk bozulduğu zamanda Allah orasını helak eder. Son bir kaç yıldır erdoğan, her seçim sonrası teşkilatları yenileyerek bu yobazlaşmanın önüne geçmeye çalıştı. İşe yaradımı? Yaramadı. Neden? Görevden alınanları ailenin bir parçası olarak görmeye devam etti. Onları partiden dışlamadı. Örneğin; abdullah gül. Daha düne kadar onu, partinin her türlü organizasyonuna davet ettiler. Siz bunu yaparsanız, yani çürük elmaları ailenin bir parçası olarak görmeye devam ederseniz, Allahta sizi bir aile olarak görmeye devam eder ve bir bütün olarak hesabı size keser. Erdoğana tavsiyemiz; parti teşkilatların tümünü lağv et. Millet oyunu sana veriyor, partiye değil. Teşkilatı küstürmeyeyim diye toplumu kendine küstürüyorsun. Teşkilatları lağv edipte seçimlere girsen, her ilçeye kafadan adaylar koysan, hiçbir miting yapmasan, inan bugünlerden çok daha fazla oy alırsın. Bundan sonra milletimle yola devam edeceğim der, daha fazla insanın gönlünü alırsın. Ak parti il ve ilçe yönetimlerin dava diye bir derdi yok, onlar çıkarları uğruna orada. Onlar sana ve davana bir yük. Sana zerre kadar faydaları yok. Tüm teşkilatı, myk dahil lağv et. Askeri okullar gibi lağv et. Başka türlü, seni çevreleyen o ezik o hain tiplerden kurtulamazsın. Temizlemezsen, onların pisliklerine sende ortak olursun. Çöküş başladı, ne yapsan artık ak partiyi kurtaramazsın. Tek çaren partiyi lağv edip kendini kurtarmak. Hatamıydı ak partiye oy vermek? Hayır. Ne kadar çok yerel seçim olsada, siz partiye değil lidere oy veriyorsunuz. Biliyorsunuzki yerelde bir sıkıntı olduğunda lider buna kayıtısız kalmaz müdahalesini yapar. Bu güveni size diğer partiler vermiyor. Örneğin; chp. Yerel bazda bunların arasından usulsüzlük yapan çıksa, biliyorsunuzki baştakilerde bu işin içinde. Yani diğerlerinde balık baştan kokuyor. Erdoğan ve bahçeli, şükür bu konuda bunlarda bir sıkıntı yok. Bu ikisi davalarında samimi. Devlete ve millete ihanet içinde değil. Sadece, teşkilatlanma devrin sona geldiğini siz ve erdoğan bilin. 

 



zamanda yolculuk varmı- İslami boyutu



İslam dini nedir? İslam dini, düzeni anlatan bir üst akıldır. Kim bu üst akıl? Allah. Evren yaratıldı, insan yaratıldı, sonrası insan bu evrenin içine yerleştirildi. İslam dini içine yerleştirildiğimiz evreni anlamamızı sağlayan bir üst akıldır. Bilmediğiniz bir ortama gözlerinizi açtığınızı varsayın. İlk defa bir tv gördüğünüzü varsayın. Size yabani bu evrende, böylesine bir panik ve şaşkınlıkla karşılaşmamanız için, İslam dini bize bu yabani gezegende rehberlik eder. İslam dini başka ne yapar; bu yabani gezegende yolumuzu kaybetmememize yardımcı olur. Bilmediğiniz bir dünyanın içine yerleştirildiniz, sürekli yeni şeyler ile karşılaşıyorsunuz ve bu hayat macerasında çok rahat kendinizi kaybedebilirsiniz. İslam dini işte buna mani olur. İslam dini birşey daha yapar; bizlere neyin makul neyin makul olmadığını anlatır. Yani düşünce ve eylemlerimizde bizlere sınırlar çizer. Şimdi, böyle bir üst akıldan haberdar olmadığınızı, böyle bir rehbere inanmadığınızı varsayın. Yaşadığınız dünyayı kendiniz keşfediyor kuralları kendiniz koyuyorsunuz, sonrada bunu bilim adı altında insanlara satıyorsunuz. Bir çoğumuzunda bunu satın aldığını düşünün. Buraya kadar herşey normal. İnsanın kendi dünyasını kendisi keşfetmeye çalışması kadar doğal birşey yok. Somut verileri gördükten sonra insanların birilerin peşinden koşmasınıda bir yere kadar anlıyoruz. Ancak, ortada somut birşey olmadan birilerin peşine takılmanızı nasıl izah edeceğiz? Ölçümü ve keşfi mümkün olmayın, hiçbir bilimsel veriye dayanmayan inançların peşinden koşmanızı nasıl izah edeceğiz?

Hocam, bugün tezler ortaya atılır, yüz yıl sonrada bunların bilimsel keşifleri yapılır, bilim bu şekilde gelişmedimi zaten, derseniz; o zaman yolunuz açık olsun diyelim. Bu noktadan itibaren siz ve bizler arasında yollar ayrılır. Neden? Bakınız, bilinmeyen denizlere adım atmak birilerin rehberliğini gerektirir. İnsan kendi başına bir yere kadar götürür, bir yerden sonra yardıma ve rehberliğe muhtaç. Gördüğünüz her bir icatın altyapısı yüz yıllar öncesi atıldı. Bugüne kadar kimse yoktan birşey icat etmedi. Hayal ettiğiniz şeylerin gerçekleşmesi için birilerin çalışmalarına ve rehberliğine muhtaçsınız. Bu rehberiniz kim, kim olacak? İşte, bu noktadan itibaren siz ve bizler yol ayrımına giriyoruz. Bilinmeyenlere adım attığınızda birilerin yardımına birilerin rehberliğine muhtaçsınız, bu rehber kim olacak? Bizler bilinmeyenlere adım attığımızda Kur'an-ı Kerim eşliğinde bunu yaparız. İslam dini bizlere neyin mümkün neyin mümkün olmadığını, neyin helal neyin haram olduğunu, hangi hayal ürünlerin yaratılışımız sınırlarını aşıp aşmadığını anlatır. Bizim rehberimiz bize, neyin peşinde koşup koşmayacağımızı net anlatıyor. Ya sizin rehberiniz? Sizin peşinde koştuklarınız (bilim dünyası) maymundan türediklerine inanır. Bunlardan size hayır gelme ihtimali nedir? Allah inancı olmayan, helal ve haram kavramına inanmayan yani eylemlerinde hiçbir ahlaki, dini sınır tanımayan bu alemden size ne hayrı gelebilir? Hiç. Bu alem size herşeye inandırtabilir. Siz hapı yuttunuz. Hayal gücünüzün peşinden koşun diyen bu alem sizi bir sapık inançtan diğerine sürükleyeceği çok ama çok aşikar. Örneğin; yüz yıl sonra insanlığın genetiği hayvanlar ile karışacağı, yunan mitolojisinde anlatılan yaratıkların yeryüzünde gezeceğini size anlatabilir. Sizde bunu yutarsınız. Neden; çünkü rehberiniz onlar. Onlara iman etmişsiniz. Onlara inanmak dışından bir şansınız yok. Biz ise böyle birşeye inanmayız. Neden; çünkü rehberimiz Kur'an-ı Kerim. Kur'an-ı Kerim bizlere, sizlerin iman ettiği o şeytani üst aklın bunu deneyeceğini bize bildirir.
"(Şeytan) Onları doğru yoldan saptıracağım, olmaz isteklere sürükleyeceğim, putlara hayvanlar adatacağım ve onların kulaklarını yarmalarını, Allah'ın yarattığını bozmalarını emredeceğim. (Nisa Süresi; 119). Başka bir ayette de, ders çıkaracağımız kadar yeryüzündeki düzene müdahale etmemize izin vereceğini söyler, ondan ötesine değil.
"İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır" (Rum Süresi; 41). Bu Ayet bize, insanların bir çok şey deneyeceğini, bir kısmına müsade edileceği, ders çıkarsınlar diye ama ötesine izin verilmeyeceğini söyler. İnançlarımız arasındaki farkı görüyormusunuz? Siz herşeyin tesadüfen geliştiğini düşünüyor, herşeyin mümkün olacağına inanıyorsunuz. Biz ise herşeyin Allahtan geldiğine, herşeyin Allahın tasarrufu altında olduğuna inanıyoruz. Örneğin; robotların ileride insanlığı ele geçireceğini, uzaylılar yeryüzünü istila edeceğini veya insanlık atom bombalar ile yeryüzünü yaşanamaz hale getireceğine inanıyorsunuz. Size ne sufle ederse etsinler yutuyorsunuz. Gerçektende yeryüzü ve insanlığın gökten bağımsız hareket ettiğine inanıyorsunuz. Helak olunan kavimler Ayetlerde anılmasına rağmen, inanıyorsunuz. Yani Allahın, yeryüzüne sürekli müdahale ettiğini bilmenize rağmen, yeryüzü ve insanlığın gökten bağımsız hareket ettiğine, kaderine terk edildiğine inanıyorsunuz. "İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!" (Kıyamet Süresi; 36). Bizim denetimimiz altındasınız demesine rağmen, insanlığı robotlarla uzaylılar ile korkutuyorsunuz. 

Not: göğe yani Allaha bağımlı olduğumuzu anlamanız için size bir örnek daha verelim; bazıları önümüzdeki yüzyıllarda insanlığın su bulamayacağı, nüfus artışı bu hızda ilerlerse bu nüfusu yeryüzünün besleyemeyeceğini söyler. Hatta insanlığın nüfusunu azaltmak gerektiği, bunu gerekirse zorla, savaşla yapılması gerektiği fikirlerini ortaya atarlar. Bu fikri ortaya atan üst akıl bu konuyu filmlere bile taşır (Yenilmezler 3- Sonsuzluk Savaşı). Bir çoğunuzda bunu yutuyor. Gerçektende ileriki yüzyıllarda kıtlık olacağına inanıyor.
Bu konu Ayetlerde net anlatılmasına rağmen, inanıyor. "Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onlara da, size de rızkı biz veririz. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir suçtur" (İsra Süresi; 31). Rızkı ben veririm diyor Allah. Kimse rızık kaygısı ile başka birini öldürmesin demesine rağmen rızık kaygısı yaşıyor, yeryüzü nüfusunu azaltmak için yapılan girişimleri makul görebiliyorsunuz. "Yahudiler Allah'ın eli sıkıdır derler. Sıkı olan onların elidir ve bu iddialarından dolayı Allah tarafından lanetlenmişlerdir. Hayır! Allah'ın iki eli de açıktır. O lütfunu dilediği gibi dağıtır" (Maide Süresi; 64). Yahudiler yeryüzü yetersiz ve insanlık aç kalacak der. Yani, Allahın cimri olduğuna getiriyorlar. Sizde bunu yutuyor, yeryüzünün yetersiz olduğuna inanıyorsunuz. Yahudilerin saçmalıklarına kendinizi kaptırmış gidiyorsunuz. Allah, elim açık rızkınızı (su, oksijen, gıda) ben veririm, rızık kaygısına girmeyin demesine rağmen yahudilerin bu saçmalıklarını yutuyorsunuz. Örneğin; bakır, sanayide çok kullanılan bir metal. Yeryüzünde bu bakırdan ne kadar var biliyormusunuz? Günümüzde çıkarılan bakır oranı baz alınırsa, 50 milyon yıl daha yetecek bakır rezervi var yeryüzünde. Beş yüzyıl içinde kıyametin kopacağını düşünürsek, Allah, beş yüz yıllık ihtiyacımızı değil, elli milyon yıllık ihtiyacımızı yeryüzüne indirmiş. Buradan Allahu Tealanın ne kadar eli açık olduğunu bizleri ne kadar bol rızıklandırdığını çıkarabilirsiniz. Haşa, Allahın eli sıkımıymış? Hayır. Siz ama, yahudilerin bu propagandasını yutuyorsunuz. Neden? Kur'an-ı Kerimi açıp türkçe mealini okumuyorsunuzda, ondan!! Günümüzde yaşanılan her sorunun cevabı Kuran-ı Kerimde var, lütfen açıp okuyun! Rehberiniz Kur'an-ı Kerim olsun, hollywood veya ata maymun inancına sahip bilim dünyası değil. 

Not: aklın omurgası bilgidir yani veridir. Ne kadar sağlam veriler üzerine fikir üretirseniz, aklınız o kadar omurgalı olur. Verisiz akıl demek, omurgasız beyin demektir. Omurgasız beyinde her yere kayar. Ortaya attığı fikirler temelsiz olur. Ortaya attığınız fikirlerin üzerine birşeyler koymaya çalıştığınızda çöker. O yüzden hayallerin değil, somut şeylerin üzerine tezlerinizi inşa edin.

Zamanda yolculuğa inanan kişiler İslamdan bi haberdar değil. İki; bilimsel açıdan bunu ispatlamalarıda mümkün değil, çünkü zaman görülür ve ölçülür bir oluşum değil. Geriye ne kalıyor; hayal. Bunlarda omurgasız akılları ile bol hayal üretiyor ve size satıyor. Üzülerekte görüyoruzki, bir çoğunuz bunu satın alıyor. Buda bize acı birşeyi gözler önüne seriyor; halkımızın ne kadar az İslamdan haberdar olduğu. Bir Müslüman kendisine bir bilgi getirildiğinde, bu bilgiyi ilk önce rehberine danışır (İslam yani Kur'an-ı Kerim), sonrası o bilgiye bir anlam yükler. Değerlimi veya çöpmü der. Siz ama, kendinizi batılı bilim kurgu romanlarına, hollywood senaryolarına o kadar kaptırmışsınızki, beş kuruş hayal ürünlerine tüm değerlerinizi (İslam dini) satıyorsunuz. Çok yazık. Bizde sizlere uzaylılardan anlatmak isterdik, zaman yolculuğundan anlatmak isterdik. Ama yok, yok, yok. Sade bir dünyanın içine yerleştirilmişiz. Yapacak birşey yok. Peygamberlere atfedilen mucizelerde bu dünyanın doğal işleyişine aykırı olaylar. Zaten aykırı olduğu için mucize diyoruz. Onlara has bir olay diyoruz. Herkesin yapabildiği, bilim dünyasının yapabildiği şeyler olsaydı, o zaman o peygamberler özel olmaktan çıkardı. Peygamberlerin yaptıklarını bilim adamları yapabilseydi, ahir zaman bilim adamları peygamber sıfatı ile yeryüzünde dolaşırdı. Allahın güç ve kudretini temsil eden peygamberler bir anda bilim adamları ile eşdeğer olurdu. Yani Allahın kudreti ile bilim dünyasının kudreti haşa eşit konumda olurdu. Bu sizce mümkünmü? O zaman mucizelerin arkasında bilim aramayın. Peygamberlerin yaşadığı olayları örnek göstererek, sanki öyle bir oluşum varmış gibi toplumu kandırmayın. Zamanda yolculuk varmı yazı dizimizin bu bölümünde, zamanda yolculuğun İslam dini ile nasıl çatıştığını size aktarmaya çalışacağız. Eğer ben müslümanım diyorsanız bu bilgilere kulak asar ve zamanda yolculuk inancından uzak durursunuz. Eğer İslam dini benim rehberim değil, Allah benim için bir bilgi kaynağı değil diyorsanız, o zaman bir sonraki yazımızı bekleyin. Belki bilimsel açıdan izahımıza ikna olursunuz ve bu saçma teorilerin peşinde koşmayı bırakır, zaman ve aklınızı daha hayrlı şeylere kullanırsınız.

İslam dini ve zamanda yolculuk, bu ikisi neden birbirine zıt?

1. Tek yaşam tek sorgulama boyutu

"Onlar cehennemde, “Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim” diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) “Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur” (Fatır Süresi; 37). Bu Ayet bizlere hayatta tek bir şansımız olduğunu anlatıyor. İlahi düzende geriye gitme şansınız bulunmuyor. Ne mahşer günü, Rabbim hata yaptım, geri gidip tekrar şans ver deme şansınız var ne de yeryüzünde hata yaptım, geriye gidip düzelteyim deme şansınız var. Eğer yeryüzünde geriye gitme şansı olmuş olsaydı, bu ahiret günü içinde geçerli olurdu. Ahiret hayatında geçerli olmayan birşey, yeryüzünde neden geçerli olsun? Z
amanda geriye gitmeye izin verilseydi, o zaman ilahi düzen, hataları düzeltebilmeye yönelik kurgulanmış olurdu. Bu durumda mahşeri sorguda da size ikinci, üçüncü dördüncü şanslar verilir, sürekli yeryüzüne geri döndürülürdünüz. Yani sizlere sonsuz şanslar verilmesi gerekirdi, bu da kısacası yaşamı ve sorgulama gününü cıvıtırdı.

2. İlahi adalet boyutu

Varsayalımki teknolojiniz o kadar ilerledi ve siz bir zaman makinesi icat ettiniz, geriye gittiniz ve sürekli yanlışlarınızı düzeltiyorsunuz; geçmiş topluluklar sormazmı Allaha, bu şansı bize neden vermedin diye. Eğer ilahi düzende, geriye gidip hataları düzeltmeye yönelik bir zaman tüneli olmuş olsaydı, bunun ilmi insanoğlu yeryüzüne iner inmez verilirdi ve en önemlisi bu ilim doğal afetlerle şunla bunla kaybolmazdı, günümüze kadar gelirdi. Neden? Zamanda yolculuk bir cep telefonu veya bir televizyon gibi o çağın bir nimeti olarak görülemez. Zamanda yolculuk kaderi değiştirmeye yönelik bir icat. Bir çağa bunu siz veriyorsanız, istedikleri gibi geçmişlerini değiştirme şansı veriyorsanız diğer çağlarada vermek zorundasınız. Aksi takdirde mahşeri sorguda biri tek şansla Allahın huzuruna çıkmış olur, diğeri yüz defa geçmişini değiştirmiş düzeltmiş olarak Allahın huzuruna çıkardı. 

3. Özgür irade boyutu

Ne güzel size anlatıyorlar, ne güzel kulağa hoş geliyor; zamanda geriye gidiyorsun ve istediğin olaya el atıp olayların akışını değiştiriyorsun. Size bir soru; ya, o olaya karışanlar olayların akışın değiştirilmesini istemiyorsa? Siz olaylara baktığınızda sadece kendinizi görüyorsunuz, ama öyle değil. Her olay birden fazla insan içerir. Belki o insanlar o hayatın akışından gayet memnun ve değiştirilmesini istemiyor. Siz geriye gidip bir olaya el attığınızda sadece kendi hayatınızı değil, başkaların hayatınıda değiştirmiş oluyorsunuz. Bunu onlara sordunuzmu, izin aldınızmı? Zamanda yolculuk demek, kişilerin kendi hür iradeleri ile oluşturduğu geleceği, onların bilgisi ve onayı olmadan değiştirmek demektir. Siz eğer buna izin verirseniz, kişileri mahşeri sorguyada çekemezsiniz. Gelecekleri kendi elleri ile değil, başkaların elleri ile yazılmış olur, bu da o kişileri mahşeri sorgudan muaf kılmanızı gerektirir. Kendisinin sebep olmadığı bir gelecekten kişiyi sorumlu tutamazsınız. Zamanda yolculuk mümkündür ve vardır dediğiniz an, hür irade ve mahşeri sorguyu ortadan kaldırıyorsunuz. 

Not: büyüklerimiz kader ve kazayı imana bağlamış. Kaza ve kader nedir? Başınıza gelen her hayr ve şerrin Allahtan geldiğine iman etmektir. Şimdi; bilim dünyası bir makine icat etse ve bununla geçmişe gidip sürekli kaza ve kaderi değiştirse, bir sonraki adımları ne olurdu biliyormusunuz; bir sonraki adım kendilerini tanrı ilan etmek olurdu. Kaza ve kader tanrı ile özleştirilen birşey ise, İslam dininde öyle, o zaman kaza ve kadere hakim olan kendisini tanrı ilan edebilir. İmanın diğer şartları ne? Allahın meleklerine ve peygamberlerine inanmak. Örneğin; Allahın kendisine hizmet eden, buyuruğundan çıkmayan melekleri var. Bilim dünyasınında melekleri var, kimler; robotlar. Gün gelecek bilim dünyası bizimde robotlarımız var diyecek. Bize hizmet eden, buyruğumuzdan çıkmayan robotlarımız var diyecek. Örneğin; Allahın peygamberleri ve mucizeleri var. Bilim dünyasınında peygamberleri var, kim; bilim adamları. Onlarda gün gelecek bizim bilim adamlarımız ve insalığın hizmetine sunduğumuz icatlarımız var diyecek. Bilim dünyasının nasıl Allah ile bir rekabet içine girdiğini görüyormusunuz? Helak edilen kavimlere bir bakın, her biri Allaha meydan okudu. Günümüzün bilim dünyasıda, daha önce görülmemiş bir boyutta meydan okumakta. Sizde bunların peşinde koşuyorsunuz. İslamı bir kenara atıp, bilimi kutsuyor bilimin her sözüne şartsız kayıtsız iman ediyorsunuz. Size tavsiyemiz; helak edilen kavimleri araştırın. Kişi gönül verdiği kişi veya camia ile hesaba çekilir. Eğer bilim dünyası ile yok edilmek istemiyorsanız, bunlar size bir teori bir formül bir icat sunduğunda, bunu doğru kabul etmeden İslamla örtüşüp örtüşmediğine bakın.

4. Kader boyutu

Kader nedir? Kader bir hesaplamadır. Sizin ve atalarınızın yaşantısı ve niyetleri alınır bir hesaplamaya tabi tutulur, buradan sizin neyi hak edip neyi hak etmediğiniz çıkarılır. Hak ettiğinizde size rızık olarak indirilir. Bu hesaplamaya kader denilir. Bilim dünyası böylesine ilahi bir hesaplamaya inanmaz, onlar herşeyin tesadüfen geliştiğine inanır. Örneğin; hitler tesadüfen ortaya çıktı ve siz geriye gidip onu yok ederseniz dünya savaşları ve onca acıyıda ortadan kaldırmış olursunuz. Zaman yolculuğunu savunanlar, olayların böylesine tesadüfen geliştiğini savunur. Olayların bir öncesi ve sonrasına bakmaz. Örneğin; hitler doğmadan önce albert pike tarafından yazılan mektubu bilmez. Bir olay vukuu bulmadan, o olaya niyetlenen tezgahlayan birilerin olduğunu bilmez. Olayı, olay anından ibaret zanneder ve tesadüf der. Arkadaşlar, şeytanın insana en büyük kazığı, var olmadığını insana inandırtmak. Bir üst aklında insanlığa en büyük kazığı, kendilerin var olmadığı ve dünyada yaşanılan olayların tesadüfen geliştiğine inandırtmak. Bilim dünyası tesadüflere inanır çünkü üst akıl böyle inanılmasını ister. Üst akla göre, insan kontrol edildiğini ve yönlendirildiğini bilmemesi gerek. Allah neden zamanda yolculuğa müsade etmez? Zamanda yolculuk demek Allahın belirlediği kaza ve kadere müdahele etmek demektir. Allahu Teala sizin için bir kazayı takdir ettiğini düşünün, zamanda yolculuk eden birisi buna müdahale etse ne olurdu? Herşeyin Allahın kontrolü altında olmadığı, evrende farklı tanrılar farklı düzenleyiciler olduğu anlamı çıkardı. Bir düzenleyicide diğerin işine mutlaka çomak sokardı. Bu o kadar önemli bir konuki, bunu Allah bizzat Ayetlerinde anma ihtiyacı hissetmiş. Evrende bir tanrı olduğu, eğer birden fazla tanrı birden fazla kaderi belirleyen birden fazla düzene müdahale edici olmuş olsaydı, evren bir kaos içinde olur yok olup giderdi, diye bize aktarmış.
"Allah evlat edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir İlah da yoktur. Aksi takdirde her İlah kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerinin arkasından iş çevirir, galebe çalardı. Allah onların (inkarcıların) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir (Mu'minun Süresi; 91). Eğer birden fazla düzeni belirleyen olsaydı, birisi sürekli diğerinin işine burnunu sokardı. O yüzden tek tanrımız var. Eğer siz zamanda yolculuk ederseniz kaderi değiştirebilirsiniz. Kaderi değiştirende kaderini değiştirdiği kişilerin sevk ve idaresini yapmaya başlar yani tanrısı olur. Allahu Tealada, bu ayetle böyle birşeyin söz konusu olmadığını olamayacağını bize aktarır. Zamanda yolculuk, masumane bir düşünce gibi görünüyor ama İslami açıdan hiçte masumane değil. Zamanda yolculuk her bir yolcuyu tanrı konumuna oturtuyor.

5. Şer gibi görünen altında hayr yatabilir boyutu

"Hoşunuza gitmediği halde, savaş üzerinize farz kılınmıştır. Bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayırlı olabilir. Bir şey de hoşunuza gittiği halde sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmesziniz." (Bakara Süresi; 216). Geçmişe geriye gittiğinizi varsayalım ve siz, size şer gibi görünen bir olaya müdahale ettiniz. Belki bu müdahaleniz daha büyük bir felakete yol açacak? Örneğin; savaşlar. Savaşları siz kan ve göz yaşı olarak görüyor, bunun ahiret boyutunu hesaba katmıyorsunuz. Savaşların insanları temizlediği, cennete girişini kolaylaştırdığını bilmiyorsunuz. Örneğin; sizin elinizde bir zaman makinesi olsaydı geçmişe gider tüm savaşları engellerdiniz. Sonuç; o topluluğu o günah yükü ile cehenneme sürüklerdiniz. İyilik yapacağım derken bir topluluğa büyük bir kötülük yapmış olurdunuz. İnsan neyin altında hayr yatıyor neyin altında şer yatıyor bunu, Ayetler açıkca beyan etmediği müddet bilemez. Eğer zamanda yolculuk etme ve geçmişe müdahale etme yetkisi bize verilseydi, neyin daha hayrlı olduğunu bilmediğimiz için zamanda yaptığımız her değişiklik gelecekte bir felakete sebep verebilirdi. Kaza ve kadere müdahalemizle hem bu dünyada kendimizi bir felaketten diğerine bir hüsrandan diğerine sürükler, hem ahiret hayatımızı mahvederdik.

6. Günlük hayat boyutu

Zamanda yolcuk yapma imkanı bizlere verilmiş olsaydı, günlük yaşantımız kaosa dönüşürdü. Örneğin; birşeyin tadını alırdık, geriye gider onu tekrar tatmaya çalışırdık. Hayatımız belirli olayları bir ileri bir geri sarmaktan ibaret olurdu. Belirli anlar saplantıya dönüşürdü. İki; her küçük bir olayda geriye gidip onu değiştirmeye kalkışırdık. Birinin değiştirdiği diğerinin hoşuna gitmez, o da zamanda geriye gidip onu değiştirmeye çalışırdı. Hayatımızı, birbirlerimizin sebep olduğu zaman değişikliklerini düzeltmekle geçirirdik. O günü yaşamak ve geleceğe plan yapmak yerine, sürekli geçmişi düşünür geçmişte yaşardık. Bir cep telefonu bile insanda bir saplantıya dönüştü. İnsanlar elinden düşüremez hale geldi. Bir de siz insana zamanda yolculuk imkanı sunduğunuzu düşünün, her eve bir makine. Ne yapar sizce insan? İşini gücünü bırakır, saplantı halinde geçmişle uğraşırdı. Böyle bir düzen size mantıklı geliyormu? Gelmiyor, ama yinede zamanda yolculuğa inanmaya devam edeceksiniz. Allah siz akıl fikir versin.

7. Büyü boyutu

Büyüler neden haram, büyük bir günah biliyormusunuz? Bir büyüde iki şey yapıyorsunuz, bir; kişiye rızkı siz tayin ediyorsunuz ve iki; kişinin hür iradesini elinden alıyorsunuz. Rızık nedir? Kişinin Allah tarafından o günkü nasibidir. Yiyeceği yaşayacağı olaylar, teneffüs edeceği hava vs. Bunlar bir hesaplama sonrası belirlenir ve Allah katından kişiye iner. Büyü bu ilahi sisteme el atar, kişiye kendisi rızkı tayin etmeye kalkışır. Bu da ne anlama geliyor? Tanrıcılık oynamak. Zamanda yolculukta böylesine bir tanrıcılık oynamaktır. Sürekli insanların hayatlarına müdahale eder, olayların akışını siz belirlerdiniz. İnsanlar hak ettiği yaşamı değil, sizin takdir ettiği yaşamı alırdı. Büyü ve zamanda yolculuk, ikiside hür iradeye ve ilahi rızık dağıtımına el atan araçlar. Birine yani soyut boyutta (büyü) kalana Allahu Teala izin vermiş, somut boyutta (zamanda yolculuk) olana ise değil. Birisine ilahi düzen izin veriyor diğerine değil. Büyü yapmak mümkün, çünkü büyünün hareket edebileceği gök yolları var. Örneğin; gök ile yeryüzü arasındaki rızık akışı enerji boyutunda gerçekleşir. Büyüde enerji boyutunda etkisini gösterdiği için, kendisini bir virüs programı gibi bu ilahi rızık akışın içine atabiliyor ve neye programlandıysa, kişinin rızkını o yönde değiştirebiliyor. Zamanda yolculuk ise mümkün değil, çünkü gök ile yeryüzü arasında veya evrende zamanın aktığı yollar veya boyutlar yok. Yani ilahi düzende, rızıkta olduğu gibi zaman makinesinin kullanabileceği bir güzergah bir boyut yok. Olmadığı içinde zamanda yolculuk mümkün değil. 

8. Mahrem boyutu

Geçmişin bir mahremiyeti vardır, herkesin saklı kalmasını istediği özel bir hayatı var. Geçmişte bir yolculuk işte bu mahremiyet ortadan kaldırırdı. Siz istediğiniz zaman ve ortama yolculuk etmiş olsaydınız, insanları sürekli mahrem ortamlarda yakalardınız. Kişilerin yatak odalarına girer gizli saklı insanları gözetlerdiniz. 


9. Sağ ve sol omuzunuzdaki yazıcılar boyutu

"Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki katip melek, onun yaptıklarını alıp kaydetmektedir" (Kaf Süresi; 17). Omuzlarınızdaki melekler her söz ve eyleminizi kayıt altına alıyor. Varsayalımki siz zamanda yolculuk yapıyorsunuz ve sürekli olayların akışını değiştiriyorsunuz. Bu durumda sizin ve yaşantısını değiştirdiğiniz insanların omuzundaki melekler, yazdıklarını sürekli yırtıp yeniden yazması gerekirdi. Siz eğer sürekli geçmişe gidip toplumsal olaylara müdahale etmiş olsaydınız, milyonlarca insanların yaşadıklarını tekrar yazmak zorunda kalırdınız. Yazılanlarıda çöpe atmak zorunda kalırdınız. Bunun bir de her gün yapıldığını düşünün. Böyle bir düzen size mantıklı geliyormu? Herşeye hakim bir yaratıcıya inanmıyorsanız, omuzlarınızdaki yazıcılara inananlardan değilseniz, evet size mantıklı gelebilir. Değerli okurlarımız, bu tür teorileri ortaya atanlar kadere inanmaz, sağ ve sol omuzunuzdaki yazıcılara inanmaz, mahşeri sorguya inanmaz; inanmadıkları için bu tür teorileri ve ötesini rahat düşünüp savunabiliyor. Siz böyle birşeye inandığınızda, geçmiş olsun size. Siz dininizi çöpe atabilirsiniz. Bu tür teorilerin zerre kadar gerçekliği olsaydı, merak etmeyin bunu ilk savunan İslam dinin kendisi olurdu.

Vaka çalışması

Soru: ashab-ı kehf (yedi uyurlar) zaman yolculuğumu yaptı?

Cevap: hayır. Zamanda yolculuk olarak adlandırılan şey, diğer insanlar zamanın normal akışına tabi iken, sizin o sürece bir anda varmanız. Burada durum böyle değil. Mağarada uyuyan bu Allah dostu zatlar, 309 yılın tamamını diğer insanlar gibi yaşayarak geçiriyor. Kendi zamanlarından bir anda 309 yıl ilerisine gitmiş olsalardı, o zaman buna zamanda yolculuk derdik. Gitmiyorlar ama, her canlı gibi, onlarda o süreci yaşaya, yaşaya geçiriyorlar. O dönemi yaşayanlar ile aralarındaki fark, dönemin insanları günlük hayatları var, bu yedi Allah dostu o süreci uykuda geçiriyor. Mucize nerede? Hiç yaşlanmıyor olmaları ve 309 yılı uyanmadan yemeden geçirmiş olmaları. Orada bir zaman yolculuğu olmadığını nereden anlıyoruz? Onlar uykuda iken melekler onları dönem dönem sağa ve sola çeviriyor. Buradan biz onların bir zaman sıçraması yaşamadığını o süreci yaşayarak geçirdiğini anlıyoruz. Yatalak bir hastaya sahip olanlar yatan birinin neden döndürüldüğünü bilir. Uzun süredir yatalak olan birisinde, basıncın oluştuğu noktalarda çürümeler yaralar oluşmaya başlar. Mağarada uyuyanlar zaman sıçraması yaşayıp bir anda 309 yıl ileriye gitseydi, döndürülmelerine gerek kalmazdı ama döndürülüyorlar. Kim döndürülür; uzun süre yatalak olanlar. Demek zaman sıçraması yaşamadılar, 309 yıllık süreci uykuda geçirdiler.

İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.