nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






tarafınızı belli edin


İmam-ı Şafi'ye sordular: “Fitne zamanı hakkı tutanları nasıl anlarız?” Dedi ki: "Düşman okunu takip ediniz, o sizi hak ehline götürür."

Günümüzde herşey apaçık ortada, bilmiyordum görmedim duymadım deme şansınız yok. Bilhassa günümüzün sosyal medya platformlarında veya google' da bir kelimeyi yazdığınızda önünüze istediğiniz bilgi çıkıyor. Yani günümüzün iletişim çağında siz kendinizi yanlış cepheye konumlandırırsanız bunun bir mazereti olmaz, bunu biliniz. Değerli dostlar, ilk önce düşmanınızı tanımlayın!! Düşmanınız kim? İlk önce kırmızı çizginizi tanımlayın? Kırmızı çizginiz nedir? Bizim kırmızı çizgimiz devletimizin bekası ve dinimizdir. Düşmanımızda bu kırmızı çizgilerimizi tehdit edenlerdir. Ya sizin? Sizlerin kırmızı çizgisi ne? Bizler, bu kırmızı çizgilerimize kim saldırıyorsa, kendimizi alıyoruz ve onların karşısına kendimizi konumlandırıyoruz. Ya siz? Biz erdoğana bakmıyoruz. Biz olayları şahsileştirmiyoruz. Düşmanımızın oklarına bakıyoruz. Düşman olarak tanımladıklarımız hangi kaleye saldırıyorsa, biz o kaleyi savunuyoruz. Neden? O kale düşerse, sıra bize geleceğini biliyoruz. Anladınız. Örneğin; pkk, devletin bekası için bir tehditmi? Evet. Bizde kalkıyor ve onun karşısına kendimizi konumlandırıyoruz. İslam bizim kırmızı çizgimizmi? Evet. Kim ezanımıza saldırıyorsa, biz kalkıyor ve onun karşısına kendimizi konumlandırıyoruz. Anladınız. Onlar olayları erdoğan üzerine okumanızı ister. Yok, böyle birşey. Konu erdoğan değil. O gece ıslıklanan erdoğan değildi ezanımızdı. Özerklik ilan edilen bölgeler erdoğanın malı değildi, devletimizdi. Eğer kandil elebaşları, ak parti ve mhp'yi durdurmazsak bu bizim sonumuz olur videolarını açık açık yayınlıyorsa, yurtdışına kaçan fetöcüler ak parti ve erdoğanı bu seçimlerde durduramazsak bir daha şansımız olmayabilir videolarını yayınlıyorsa ve siz halen onların bulunduğu cephede yer alıyorsanız, o zaman ahiret günü ve savaş sonrası hakkınızda hükümler verildiğinde, benim cephemde kimler vardı bunu bilmiyordum ya da erdoğan gıdayı ve hayatı pahalaştırdı, ben memur olamadım, beni erken emekli yapmadı, ben yerel yöneticelere dargınım gibi mazeretleriniz geçerli olmayacak. Neden? Bir; tüm mal ortada. Kimin nerede durduğu apaçık ortada. Benim safhımda bunların olduğunu bilmiyordum deme şansınız yok. İki; emekli olamadım, memur olamadım, hayat pahalaştı vs bunlar insanın kırmızı çizgisi olamaz. Eğer bunlar sizlerin kırmızı çizgileri ise, o zaman siz bu topraklarda yaşamayı zaten hak etmiyorsunuz. Bu topraklar, ilk önce ben diyen değil, ilk önce bu topraklar diyenleri hak ediyor. ANLADINIZ!!

Kelimeler ile oyun

Diyorlarki, haburda ve osloda pazarlık yapan siz değilmiydiniz, ne istedinizde vermedik diyen siz değilmiydiniz. Bu şeytanlara bir kaç sözümüz olacak. Onlara lafı çakmadan ama sizin anlamanız gereken; bu söylemler bir stratejidir. Kelimeler ile size oyun oynuyorlar. Olmayan birşeyi ortaya atıyorlar ve sizleri olmayan birşeyin olmadığını anlatmaya zorluyorlar. Bir deli kuyuya taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış misali bunlar bir iftira atıyor, sizde olmayan birşeyi olmadığını kanıtlamaya çalışıyorsunuz. Bir kelime ile sizleri çaresizliğe itiyorlar. Cevabınız olmadığından değil, olmayan şeylerin izahını yapmak zorunda kaldığınızdan. Haltı işleyen onlar, kendisini izah etmek zorunda olan siz oluyorsunuz. İşleri güçleri kelime oyunları. Her türlü haltı işliyorlar, bir cümle ile üste çıkmaya çalışıyorlar. Bunların yaptığını anlamanız için size güzel bir örnek verelim; adem as çocuklarını topluyor ve diyorki, çocuklarım şeytan sizin düşmanınızdır, ondan uzak durun. Bu zihniyet o gün yaşasaydı ne derdi biliyormusunuz; hani cennette kanki idiniz, birlikte iyi zaman geçiriyordunuz, sana boyun eğmeyincemi kötü oldu? Şimdi, buna ne cevabı vereceksiniz? Adamlar cenneten kovulma ve şeytanın düşman olma hadisesini böyle okumuş. Hikayeyi böyle okuyan birine ne cevabı vereceksiniz? Veremezsiniz. Allah islah etsin deyip geçeceksiniz. Cevap vermeye kalksanız, bunun böyle olmadığını izah etmek için bir ton bilgi kullanmanız, günlerce laf dökmeniz gerekecek. Önünü anlatacaksınız sonunu anlatacaksınız, niyetlerden bahsedeceksiniz vs vs vs. Sonunda yine anlamayacaklar. Kötü olanda o ya! Erdoğan ve ak parti bu fetöcüler ile aynı mahallede doğmuş ve büyümüş (muhafazakar mahalle). Bunların gün içinde bir çok defa yolları kesişmiş, aynı hz adem ve iblisin cennette kesiştiği gibi. Siz ahlaksızlarda kalkıyor, mahallede kesişmiş yollardan, fetöcülerin amellerine bizi ortak kılıyorsunuz. Niyet ortaklığı yapıyorsunuz. Çıkarlar çatıştığı için birbirlerine girdi diyorsunuz. Allah dillirinizi bildiği gibi yapsın. Bu iftiraya nasıl bir cevap verebilirsiniz? Veremezsiniz. Aynı mahallede büyümeyi, suça ortak kılmak için yeterli gören bir zihniyete ne anlatacaksınız? Hiçbir şey anlatamazsınız. Bir cümle bir iftira bir kelime ile sizleri nasıl bir çıkmazsa soktuklarını görüyormusunuz? Elbette milyonlarca üyesi olan bir partide niyet işbirliği yapanlar olmuştur. Hani, aday gösterilmeyince hemen başka bir partiye kayanlar var ya, bilinki bunlar oralarda şahsi çıkarlar için bulunuyor. İşte bunlar fetöcüler ile her türlü pisliği yapar. Fakat siz bireyleri değil, bir bütün olarak herkese bu iftirayı attınız. Çok büyük bir günaha itildiniz. Biz bu pislikler ile aynı mahallede büyüdük. Bu kadere müdahale etme şansımız yoktu. Fakat, bunların pisliklerini gördüğümüz bunların hainliklerini tespit ettiğimiz an bunları mahallemizden kovduk. Ya siz? Siz nişantaşı çocuklarısınız. Bizim mahalle nere siz nere? Size ne oluyorda, bizim mahalleden kovulanlara kucak açıyorsunuz?

İslamda bir kaide vardır; bilmediğin bir şeyde vebal sınırlıdır, birşeyi bilmene rağmen yapıyorsan o zaman vebal tüm yüküyle iner. Siz ile biz arasındaki fark; bunların hainlikleri açığa çıktığı an mahallemizden kovduk, devletin kırmızı kitabına geçirdik. Ya siz? Bunların ne mal olduğunu öğrendiğiniz an, bunların yardımına koştunuz, yuvanızı açtınız! Üzücü olan ne; anlatıyorsunuz anlatıyorsunuz, onu misal şunu misal veriyorsunuz, yine anlamıyorlar. Bu delirmiş, hayatı tersten okuyan kafalara birşey anlatamıyorsunuz. Allah sizi bildiği gibi yapsın diyor geçiyorsunuz. Adam kalkıyor ve başörtüsü yasağını biz kaldırdık diyor. Bunun neresini düzelteceksiniz. Başörtüsü serbestliğine engel olmak için anayasa mahkemesine başvuruyor, sonrada biz kaldırdık diyor. Bir laf ortaya atıyorlar, bunlar gerçekmi değilmi şaşkınlığı içinde afalayıp kalıyorsunuz. Bir kurtuluş mücadelesi düşünün, bunun komutanını kutsuyorlar, o mücadeleyi veren milleti ise aşağılıyorlar. Adamlar, kurtuluş mücadelesi iyimi oldu kötümü oldu buna henüz karar verememişlerki, bunlara bişey anlatabilesiniz. Kurtuluş mücadelesi iyi bir şey idiyse neden bu mücadeleyi veren bu milleti ikide bir aşağılıp duruyorsunuz. Eğer kötü bir şey idiyse neden bu mücadeleyi veren komutanı kutsuyorsunuz. Bunların hayatları, inançları ve söylemleri çelişkiler ile dolu. Tarihi ve terimleri böylesine tersten okuyan, söylemleri altında zerre mantık yatmayan bir zihniyetede hiçbir şey diyemiyorsunuz. Bu delilik haline karşı çaresiz kalıyorsunuz. Cevabınız olmadığından değil, oturuyorsunuz ve düşünüyorsunuzki, ben bunun neresini düzelteyim. İsa değil musa, sopa değil asa, dere değil kızıldeniz. Yaşadığımız olayların önüde belli sonuda, bir insan gerçekleri bu kadarmı tersten okur bu kadarmı çarpıtır diyor ve sessizliğe gömülüyorsunuz. Kişiyi Allaha havale edip geçiyorsunuz.

Kesitler üzerinden kurulan tuzak

gelelim kesitler üzerinden hayatı okuma tuzağına. Örneğin; oslo görüşmeleri. Şu can alıcı soruyu kendimize soralım, oslo görüşmeleri devleti satma pazarlığımıydı yoksa pkk'yı silahsızlandırma, terörü ülkemizde yok etme girişimimi? Hiçbir tereddüte mahal bırakmadan bunu bilmenin bir yolu varmı? Var. Kitabı sonuna kadar okuyun. Bu bir hikaye, osloda başlıyor ve yazar bu hikayeyi bir yere taşıyor. Hikayenin sonuna vardığınızda hikayeyi yazanın ne amaçladığını çıkarırsınız. Kitabın sonuna vardığınızda, hikayenin içinde geçen olayları anlarsınız. Başında ve ortalarında varılan her kanaat sizi yanıltabilir. Sabredin ve kitabın sonuna kadar hikayeyi takip edin. Kitabın sonuna vardığınızda da karakterlerin ne niyetler taşıdığını anlarsınız. Bunlar ama ne yapıyor? Sizleri hikayenin sonundan uzak tutuyorlar. Kesitler, hikayenin içindeki anlık eylemler üzerinden sonuca varmanızı sağlıyorlar. Sizlere hikayeden bir kesit sunuyorlar ve bakınız kahramanınız şurada şunu söyledi, bakınız şurada şununla oturdu diyorlar. İki üç kesit üzerinden size hikaye satıyorlar. Lütfen bu tuzağa düşmeyin. Kesitler üzerinden hayatı ve insanları okumayın. Anlık olaylar size fazla anlam veremeyebilir, hikayeyi bir bütün olarak ele alın. Örneğin; oslo. Oslo da bir hikaye başladı. Hikayemiz iki tarafı konu alıyor. İki ana karakter üzerine kurulmuş bir hikaye. Bir tarafta hükümet diğer tarafta pkk. Konu; barış. Barış yapalım diye masaya oturuyorlar. Hikaye nasıl sonuçlanıyor? Barış için el sıkışan taraflardan birisi, şehirlere silahları yığıyor, giriş çıkışlara hendekler kazıyor ve özerklik ilan ediyor. Hikayenin sonunda diğer taraf yani hükümet ne yapıyor? İyi niyetine ihanet edildiğini görüyor ve bunların başına balyoz gibi inip, ezip geçiyor. Bu kitabı baştan sonuna kadar okuduğunuzda, siz kimi hain kimi kahraman, kimi iyi kimi kötü ilan ederdiniz? Hikayemiz bir masada başlıyor ve bir çatışma ile bitiyor. İyi niyet ile masaya oturuyorsunuz ve hainlik ile karşılaşıyorsunuz. Ak partinin iyi niyetle masaya oturduğunu, kirli pazarlık içine girmediğini nereden biliyoruz? Kitabın sonundan. Hikaye henüz bitmedi arkadaşlar, hikayeyi okumaya devam edin. Siz kitabı açmışsınız ve oslo görüşmelerinde takılı kalmışsınız. O sayfanın ötesine geçememişsiniz. Biz barış sürecini, habur olayını, hendek çatışmalarını, afrini konu alan sayfaları çoktan geçtik, kandile girişimizi anlatan sayfalara geldik. Siz ve biz aynı anda bir kitaba başladık, siz oslodan ötesi geçemediniz biz ise çoktan kandile vardık. Hükümetin oslo görüşmelerini iyi niyet içinde yaptığını nereden biliyoruz; kitabın sonlarından. Özerklik ilan eden belediyelere kayyum atandı ve özerklik ilan edenler hapse atıldı. Eğer hükümet baştan itibaren bunlar ile eşgüdüm içinde hareket etmiş olsaydı, bunlar özerklik ilan ettiğinde, bu arkadaşları anlamak gerek der ve özerkliği destekleyecek adımlar atardı. Baştan itibaren bunlarla birlikte hareket eden birisi, bunlar özerklik ilan ettiğinde bunları dağda ovada ezip geçmezdi. Anladınız. En basiti, devleti bölmek isteyen bir hükümet sınırlarımız boyunca duvar örmezdi. ANLADINIZ!!

Bu arada, bu hikayemizde chp ne yaptı?
Hikayenin başında chp, kahraman ve vatansever gibi göründü. Böyle birşey olamaz, teröristler ile masaya oturulamaz, bunlar vatanı bölecek yaygarasını yaptı. Hikayenin başında hepimiz ne dedik; ne kadar vatansevermiş bunlar dedik. Kitabın sonuna yaklaştıkça neyi gördük? Şok olduk. Meğerki kitabın başında düşman görünenler dostmuş. Danışıklı dönüşüklü kavga ediyormuş. Kitabın başında düşman görünen chp, pkk yok olmak üzereyken arka kapıdan evlerinin içinde korumaya aldılar. Sonrada seçim manifestosunda yerel yönetimlere özerklik vereceklerini vaat ettiler. Müthiş bir kitap okuduk. Her yeri heyecan ve sürprizler ile dolu. Hocam ama hikayenin başındaki chp (baykal) ile, hikayenin sonundaki chp (kılıçdaroğlu) farklı. Son sayfada gördüğümüz chp, tüm chp'lileri temsil etmiyor, haksızlık olmadımı diyorsanız; olmadı. Kılıçdaroğlu yönetimi ne halt işlediyse, siz her defasında, onun değimi ile tıpış tıpış gittiniz ve oyunuzu ona bastınız. Gözlerinizin önünde fetö ile iş tuttu, siz bunu bile bile oyunuzu yinede ona bastınız. Pkk' lılar ile ortaklığa gitti, siz bunu göre göre yinede oyunuzu ona bastınız. Yarın gelse yine basacaksınız. O yüzden siz yüzde yüz, son sayfada olup bitenlerden sorumlu ve suça ortaksınız. Bu hikayede bir aktör daha var, mhp. Bunlar ne yaptı? Kitabın başında mhp, pkk ile masaya oturulmasına karşı çıktı. Ya, kitabın sonunda? Kitabın sonunda da pkk' ya karşı çıktı. Buradan ne anladık. Samimiyet ve vatanseverliklerini. Yazar (Allah), bizlere müthiş bir hikaye anlattı. Nasıl başladı nasıl sonuçlandı. Hepimiz şoke olduk. O yüzden hayattan kesitler ile hayatı okumayın. Kitaptan cımbızlanmış cümleler ile hikayenin aktörleri hakkında niyet okumayın, zan beslemeyin. Sabırlı olun ve hikayenin sonuna kadar bekleyin. Merak etmeyin hikayenin sonu size kimin ne olduğunu net gösterir. Sabredin ve inandığınız değerlere sahip çıkın. Şükür bugünlerimize. O hendekler yaşanırken, o oslo görüşmeleri yaşanırken, biz iyi zan besledik onlar kötü. Rabbime şükür biz haklı çıktık. Onlarda o kötü zanlar ve iftiralarıyla helaka mahkum oldu.

Oslo görüşmeleri hakkında biz ne düşünüyoruz?

Oslo görüşmeleri doğruydu. Konu barış ve kardeşlikse, peygamberimizde bu barış görüşmelerine evet derdi. Arkadaşlar olayları değerlendirirken, bir bütünlük içinde değerlendirin. Kürtler ve Türkler bin yılı aşkın, huzur ve mutluluk içinde birlikte yaşıyor. Bu kardeşlik ortamında pkk nasıl türeyebildi? O kardeşlik hukukunu bozarak. Hersey '80 darbesi sonrası oldu. O ana kadar belki güneydoğu ve doğuda bir avuç apocu vardı veya yoktu. Darbe sonrası, dönemin derin devleti pkk' yı kurmaya ve pkk adına eleman devşirmeye başladı. Bunlar günde 30 tane masum anadolu gencini işkenceden geçiriyordu, kürtleri aşağılayıcı söylemler eşliğinde, sonrada bunları terörist olarak dağa tahliye ediyordu. Nerede oldu bunlar? Diyarbekir Ceza Ve Tevfik Evi yani cezaevinde. Dönemin derin devleti, diyarbekir cezaevini bir pkk üretim fabrikası olarak çalıştırmış. Günde 30 masum genç buraya sokuluyor, akla ve hayale gelmeyecek işkencelerden geçiriliyordu, bir o kadar gençte her gün dağa çıkartılıyordu. Kim bu işkenceleri yaptı? Tunç soyer var ya, chp ve hdp' nin izmirdeki ortak adayı, onun babası! Buradanda kürt kardeşlerimize oynanan oyunları anlayabilirsiniz. Aynı numarayı bunlar saddam sonrası sunnilerede çektiler. Hapishanelerde sunni araplara işkence ettiler, sonrada deaş katılmak üzere serbest bıraktılar. O zulmü yapan sizdiniz veya değildiniz, sonuçta bu işkenceyi yapanlar tc uniforması taşıyan güvenlik görevleriydi. Sizler o yapılan zulümleri görmemezden gelip, çıkmasaydılar dağa diye bilirsiniz. Erdoğan ama böyle düşünmüyor, bunada saygı duyacaksınız. Dağa çıkanlara bu devlet sebep oldu, devletin bu insanlara karşı bir sorumluluğu var deyip, barış sürecini başlattı. Size işkence eden devlet artık yok, biz farklıyız. Biz kürtleri seviyoruz. Bu topraklar hepimize yeter deyip, barış sürecini başlattı. Bizde bu kararını doğru bulduk. İşe yaradımı? Yaradı. Yerel kürt kardeşlerimiz bizim bu barış elini kabul etti. Ağlaştık, kucaklaştık ve helalleştik. Örneğin; hendek operasyonlarında, yerel halk bu ayaklanmaya destek vermedi. Özerklik ilan edenler yurtdışından gelenler, ermeni kökenli ve müslüman olmayanlardı. Bu barş süreci ilk önce yerli olanları olmayanlardan ayırdı. Bu barış süreci birde müslüman olan kürt kardeşlerimizi, müslüman olmayanlardan ayırdı. Müslüman kardeşlik bağımızı tazelede pekiştirdi. Her yönüyle bu süreç doğruydu ve büyük bir kazanımdı. Örneğin; biz onları ezip geçtiğimizde, şehitlerimiz dışında müslüman kanı dökmedik. Müslümanı müslümana kırdırtmaya çalışanların çağında bu büyük bir kazanç. Yani sürecin kesinlikle kazanımları oldu. O süreç için getirebileceğimiz tek eleştiri; berbat yönetildi. O süreci, yalçın akdoğan gibi beceriksiz kişilere teslim ettiler. Fetöcü hainlerin ihanetleride o beceriksiz yöneticilerin faaliyetlerin üstüne, tuz biber oldu. Şunuda burada not düşelim; hükümet sürekli kazık yiyip duruyor, ana sebeplerinden biriside başarısız yöneticileri tasfiye etmeyişi. Bir kişi bir projede başarısızsa, berbat bir yönetim sergiliyorsa ve sen onu halen devlet kurumlarında, parti içinde belirli görevlerde tutmaya devam ediyorsan o zaman kusura bakma, sen kazık yemeyi hak ediyorsun! Devlet yönetiminde yoldaşlık olmaz. Kapasitesi olanı getirirsin, olmayınıda kovarsın. Başarılı olanı terfiye edersin, olmayını azledersin! NOKTA.

Oslo görüşmelerine gelince;
istihbaratın görevi terör örgütleri ile oturup konuşmak. İstihbarat örgütleri bu tür görevler için var. Ya siz? Siz hangi sıfatla gizli kapıları arkasında bunlarla oturup antlaşmalar yapıyorsunuz? Hükümet, bu topraklar adına istediği kişiyle antlaşma yapabilir. Seçilmiştir, anayasa tarafından tanınmıştır. Ya siz? Kim size kandil ile masaya oturma, ortak adaylar belirleme ve belediyeleri paylaşma yetkisini verdi? Hükümet bunlar ile masaya oturduğunda, silahsızlanmayı şart koştu. Ya siz? Siz neyi şart koştunuz? Sizde silahsızlanmayı şart koştunuzmu? Yooo. Siz belediyeleri paylaşma antlaşması yaptınız. Hükümet silahsızlanma siz ise devleti paylaşma antlaşması yaptınız. Utanmadan birde hükümet yaptı, bizde yapıyoruz, ne var bunda diyorsunuz. İki; karar verin artık, barış iyi birşeymi yoksa kötümü? İyi birşeyse niye oslo' yu ikide bir dilinize doluyorsunız. İyi değilse neden hdp ile iş birliği yapıyorsunuz, neden afrin ve kandile girmemize karşı çıktınız, o hendek operasyonları yapılırken neden savaş bir insanlık suçudur dediniz, belediyelere kayyum atandığında, demirtaş ve diğerleri hapse atıldığında bunlara destek çıktınız ve halen çıkıyorsunuz? Eğer bu pkk' lılar iyi çocuklarsa, o zaman erdoğanın son 17 yıl içinde yaptığı en iyi şey oslo görüşmesiydi demeniz gerekmezmi? Eğer pkk'lılar ile masaya oturulmaz bunlar ezilecek birer pislik görüşüne sahip olanlardansanız, o zaman erdoğanın yaptığı en iyi şey bu pkk' lıların başını ezip geçmesi demeniz gerekmezmi? İyi' ye iyi diyemiyorsanız, hakka hakkını teslim edemiyorsanız, siz ne işe yararsınız?

Gelelim ne istedinizde vermedik söylemine

Şunu baştan belirtelim, bu söylemlere açıklama getirmeyi kendimize bir zulh biliyoruz. Bunlara bir açıklama getirmeye çalışmak, bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmaya benzer. Aramızda ama, bu tür söylemlere inanmaya yakın kardeşlerimiz olabilir. Onlar için bu söylemede kısa bir açıklama getirelim. Bu söylem ne anlam içeriyor? Bu söylemin ne anlam ifade edebileceğini tespit edebilmemiz için hikayenin tümüne bakmalıyız. Bu söylem öncesi neler yaşandı, buna bakmalıyız. Bu söylem öncesi neler yaşandı buna baktığınızda, ne niyetle o cümleyi sarfettiğini çıkarırsınız. Bu cümleyi sarfetmeden öncesi neler oldu; 25 aralık oldu. 25 aralıkta üçüncü havalimanı ve üçüncü köprüyü yapan iş adamları tutuklanmak istendi. Hatırlarsanız gezi platformuda bunların yapımına karşı çıkmıştı. Eğer ne istedinizde vermedik söylemi onların anladığı niyette söylenmiş olsaydı, erdoğan daha o dönemlerde üçüncü köprü ve üçüncü havalimanı projelerinden vazgeçmiş olurdu. Anladınız. Eğer ne istedinizde vermedik sözü, onların anladığı niyette söylenmiş olsaydı, fetöcüler 25 aralığa ihtiyaç duymazlardı. Taa, gezi döneminde erdoğan onların talepleri doğrultusunda tüm projeleri iptal etmiş olurdu. Anladınız. Bu cümleyi sarfetmeden önce, başka ne oldu; 7 şubat mit krizi oldu. Eğer ne istedinizde vermedik söylemi, onların okuduğu niyette söylenmiş olsaydı, 7 şubat diye bir hadise yaşanmazdı. Anladınız. Fetöcüler, 7 şubat günü istihbaratımızı ele geçirmek için o operasyonu yaptılar. Eğer erdoğan onlara istediklerini vermiş olsaydı, bu operasyonu yapma ihtiyacı duymazlardı. Anladınız! Ne istedinizde vermedik cümlesi, sizin okuduğunuz niyette söylenmiş olsaydı, o cümlenin kurulduğu ana kadar erdoğan bunların her istediğini, noksansız yerine getirmiş olurdu. Anladınız. Şimdi; gezi, 7 şubat, 17-25 aralık, sizce bunlar neden yaşandı? Her istediğini elde eden birisi bunlara ihtiyaç duyarmıydı? Şunu merak ediyoruz; bir cümle bir çok anlam taşıyabilir. O cümleyi duyduğunuzda, onca anlam içinde neden aklınıza en kötüsü olanı geldi? Neden iyi zan yapmadınız? Varsayalımki bizim kadar zekalı değilsiniz, hani sürekli eğitim ve akıldan bahsediyorsunuz ya, hani varsayalımki bizim kadar eğitimli ve zeki değilsiniz ve aklınıza ilk gelen şeye göre hareket ediyorsunuz, soru şu; neden en kötü olan şey aklınıza ilk geliyor? Bir kelimenin bir kaç tane farklı anlam taşıdığını, taşıyabileceğini size okulda öğretmedilermi? O cümlede kullanılan kelimenin anlamını çıkarmak için, hangi konteks içinde kullanıldı buna bakmanız gerektiğini size öğretmedilermi? Varsayalımki öğretmediler, iyi zan yapın be kardeşim. İyi zan yapmanız size ne kaybetirir? Kötü zan yaptınızda ne geçti elinize? Kaybettiniz!! O kötü zanda yüzde yüz hatalısınız. Son 10 yıl içinde yaşadığımız tüm olaylar, bu hainlerin istediklerini alamadıklarından dolayı gerçekleşti, onca saldırı sadece bu yüzden gerçekleşti. Sizin iddianızın tam zıttını söyleyen koskocaman bir 10 yılın hadiseleri var. Ne diyelim size. Akılsızlığınızla, delilik halinizle bizleri şaşırtmaya devam ediyorsunuz. Biz bu cümleden ne okuduk ne çıkardık, bunuda size aktaralım; bizler bu cümleyi duyduğumuzda aklımıza 2. abdülhamit geldi. Emanuel karasu adında selanikli bir yahudi bir heyetle geliyor ve ona tahttan indirilme kararını tebliğ ediyor. O an abdülhamit ve biz müslümanlar ne düşündüysek, erdoğan işte o hissiyatı o cümlelere döktü. 400 yıl öncesi sizler avrupada katledilirken biz size kucak açtık, yemeğimizi toprağımızı sizinle paylaştık, neyiniz eksikti, ne istedinizde yapamadınız, bu hainliği neden yaptınız düşünceleri var ya, işte erdoğan abdülhamittin ve bizlerin o hissiyatını o an; ne istedinizde vermedik cümleleri ile özetledi.  

Diyorlarki

madem hdp bir terör partisi neden kapatmıyorsunuz, madem adaylar birer terörist neden müdahale etmiyorsunuz? Bir; bu bir tuzak sorusu. Neden yapmıyorsunuz dediklerini yaptığınız an, anayasa mahkemesine ve avrupa adelet divanına gidecek olan ilk kendileri. Ülkemizde demokrasi yok, muhalefet susturuluyor yaygarasını yapacaklar. Birincisi bu söylemleri samimi değil, art niyet içeriyor. İki; siz neden yapmıyorsunuz? Ülkenin beka sorunu sadece ak parti omuzunda değilki, sizde bu ülkenin bir vatandaşı bir partisi'siniz. Ak parti yapmıyorsa, hdp' nin kapatılması için siz neden anayasa mahkemesine gitmiyorsunuz. Her küçük meselede anayasa mahkemesine koşmasını biliyorsunuz. Madem siz ak partiden daha iyi daha milli bir partisi' siniz, siz neden bu teröristleri mahkemeye taşımıyor, ysk' ya itirazlarda bulunmuyorsunuz? Üç; yasallık ile meşruluk ayrımını iyi bilmelisiniz. Birşey yasal olabilir ama yasal olması onu meşru kılmaz. Bu iki kavram arasındaki en temel fark; meşruiyet halka dayanır, yasalar ise onu yazan fikirlere. Meşruiyet toplumsal vicdana bakar, yasalar ise onu yazan kişilerin değerlerine. Örneğin; içki. Halk içkiyi meşru görmeyebilir, yasaları yazanlar ama görebilir. Meşru olan yasal olmayabilir, yasal olanda halk nezdinde meşru olmayabilir. Şimdi; günümüzün yasaları hdp' ye siyaset yapma izni veriyor çünkü yasalarımızda suçlar bireyseldir ve bir bireyin suçundan dolayı bir parti cezalandırılmaz denilmiş. Yani yasalar kapatılamaz diyor. Meşrumu? Değil. Halkın vicdanı neden bunu kabullenemiyor? Bu partide suçlar bireysel olmayı geçmiş, örgütsel hale dönüşmüşte ondan. Hdp binalarında paralel yargılamalar, hdp belediyelerin kandile eleman devşirme merkezleri olması vs vs vs. Yasalar kapatılamaz desede, toplumun vicdanı bunu kabullenemiyor çünkü bunlar bir bütün olarak bu işin içindeler. Yasal engelden dolayı ama varsayalımki, bu parti kapatılmaktan kendini kurtardı. Varsayalımki sicilik bozuk bu adaylarda yasal bir boşluktan faydalanıp onlarda oradan sıyırdı. Be kardeşim; konu o değilki! Sen niye bunları partinden aday gösteriyorsun? Sen niye sicili sabıkalı adayları listelerine alıyorsun? Böylesine bir sabıka kaydı olanları nasıl listelerinizden aday gösterebiliyorsunuz? Sağa sola kıvırtmadan bunun cevabını verin? Varsaylımki hdp bir terör partisi ve ak partide buna göz yumuyor; suça itilen sensin be kardeş, sen neden bu tuzağa düşüyorsun. Onlar gazı veriyor, sen niye eline bıçağı alıp cinayeti işliyorsun? Onlar bu sabıkalı şahıslara bulaşmıyor, sen bulaşıyor sen aday gösteriyorsun. Konu ak parti değil, konu senin aday belirleme kriterlerin. Daha doğrusu kritersizliğin. Şehirde terör sabıkalı ne kadar terörist varsa hepsini listelerinizden aday gösterdiniz, ankarada sahte çek imzalatanı gösterdiniz, izmirde mason ve işkenceci birinin oğlunu gösterdiniz, istanbulda da 15 temmuz gecesi brükselden sulh mesajları atan birini. Ne bu kardeşim. Chp, iyi parti, saadet ve hdp; bu toplumun geri kalan yüzde elliside biziz diyorsunuz. Birlikler kura kura, on milyonların arasından çıkarabildiğiniz en iyi "mal" bumu? Buysa vay halinize. Sonrada, lafı döndürüyor dolaştırıyor, siz ahlak abideleri bizlerde suçlu oluyoruz. Yok öyle yağma. İşlediğiniz pisliklerden o kadar basit kurtulamazsınız. Kelime oyunları ile insanların akıllarını allak bullak ettiniz. Her türlü haltı işle, sonrada kelime oyunları ile üste çık. Yok öyle yağma.

Sevgili okurlarımız;

erdoğan bize göre, çok ama çok yanlışların içinde. Yanlışlar derken art niyet içinde değil, kötülük içinde değil, sadece yetersiz kalıyor. Sürekli onun kıçını kurtaranda kendi becerisi değil, Allah. Allahu Teala, daha ne kadar onun bu yetersizliği ne tahammül eder; bizim hesabımıza göre daha fazla değil. Neden oy veriyoruz ona, o zaman? İşte sizle bizi ayıran nokta burası; biz erdoğana oy vermiyoruz, biz erdoğanın bulunduğu cepheye oy veriyoruz. ANLADINIZ. Erdoğan devleti ve milleti savunuyor. Biz erdoğana değil, erdoğanın savunduğu değerlere oy veriyoruz. ANLADINIZ. Biz erdoğana değil, devlete yapılan saldırılara karşı oyumuzu veriyoruz! ANLADINIZ. Siz kandil ve fetö ile iş tutarsanız, onca pkk'lıyı üye listelerine sokarsanız, bize erdoğana oy verme dışında bir seçenek bırakmıyorsunuz. ANLADINIZ!!! Gezi, 17-25 aralık, 15 temmuz darbe ve çukur eylemleri olmasaydı, birileri ülkemizde kürdistan nareleri atmasaydı, ülkemizde fetö ve pkk gibi hain örgütlenmeler olmasaydı, birileri sınırlarımıza onbinlerce tır silah indirmeseydi yani bizi beka sorunu ile baş başa bırakmasaydınız, kendi halimize bıraksaydınız, inanın erdoğan bu kadar uzun iktidarda kalamazdı. Patatesleri stoklayanlara karşı önlem almasını bile bilemeyen birini bu toplum iktidarda tutmazdı. Bir kazık, iki kazık derken üçünü kazıkta kapıyı gösterirdi. Çoktan bir kaç tane milli ve yerli muhalefet çıkar, erdoğan tarihe karışır giderdi. Neden çıkmıyor o zaman, neden bu saldırılara karşı acizliğine prim veriyoruz; biz salakmıyız. Saldırı altında olduğumuz bir dönemde neden on parçaya bölünelim. Siz kazanmak için ittifaklar kuracaksınız ve tüm gücünüzü birleştireceksiniz, bizleri ise "yaparsın sen" gazı ile yeni partiler kurmaya itecek, birlik ve beraberliğimizi kendi elimizle yok etmemizi sağlayacaksınız; öylemi? Bizi yutmanız, daha hızlı ortadan kaldırmanız, kendi kendimizi parçalamamız için liderimize karşı ayaklandıracaksınız; öylemi? Biz bu tuzağa düşmeyiz. Düşende bilinki bir haindir. Örneğin; gül ve davutoğlu. Siz bu topraklardan defolun gidin, bizi kendi halimize bırakın, o zaman görürsünüz erdoğana boyunun ölçüsünü gösterecek o baba yiğitleri. Yeterki siz bu topraklardan defolup gidin. Bizler liderlerimize meydan okumayı sulh dönemlerinde yaparız, saldırı altında olduğumuz dönemlerde değil. 2007 yılına kadar ahmet necdet sezer. 2008 yılında 27 nisan e-muhtırası ve ak parti kapatma davası. 2009 yılından itibarende fetö ile mücadele. Siz, bizlere hiç sulh dönemi yaşatmadınızki liderimize meydan okuyalım. Sulh dönemine girinceye kadarda bilinki bizler dimdik liderimizin arkasında dururuz. Maalesef sizler olayı sürekli erdoğan üzerinden okuyorsunuz. Neyin kavgası ediliyor ona bakmıyor, erdoğan üzerinden savaşı yürütüyorsunuz. Kavganın özüne değil, erdoğana bakıyor, erdoğan hangi cephede ise onun karşısına kendinizi konumlandırmaya çalışıyorsunuz. Bu da sizleri çok pis zihniyetlerin içine sürüklüyor. Biz ise erdoğana değil, devlete odaklanıyoruz. Kim devlete saldırıyor ona bakıyor, onun karşısınada bir bütün olarak kendimizi konumlandırıyoruz. Konumladığımız noktada'da erdoğan varsa, hoşgeldin diyoruz. Biz erdoğanın safhına girmiyoruz, erdoğan bizim safhımıza giriyor. ANLADINIZ. Nedir o saf; devletin bekası! Erdoğan ile şahsi meselelerimizide sulh dönemine saklıyoruz. ANLADINIZ!! İlk önce düşmanı yeneceğiz, sonrası kendi iç meselelerimize odaklanacağız.