nühüm                                                                                                                     
bilinmeyenler ve bilinmesi gerekenler...
değerli okurlarımız,
özel günlerde yılda bir veya iki defa iletişim bilgilerimi okurlarımla paylaşıyorum. Ramazan-ı şerifin son haftasına girmek üzereyiz, hem bu mübarek günler vesilesine hem 2019 yılın bizim için özel olmasından dolayı ramazan bayramına kadar çok kısa bir süreliğine iletişim bilgilerimi sizinle paylaşacağım. Sorularınız veya önerileriniz olursa bana bu hattan ulaşabilirsiniz. Telefona cevap vermek için müsait olmayabilirim, msj bırakırsanız size geri dönerim. Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun. Önümüzdeki hafta iştirak edeceğimiz kadir gecesinin İslam alemine hayrlar getirmesi 2019 yılın insanlığa huzur ve adalet getirmesi dileğiyle kendinize ve sevdiklerinize iyi bakınız. Bip ve Whattsapp # 0555 180 6728                                                                                    
                                                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                                                             
"Kader nedir; Kader, niyetlerden oluşan paralel geleceklerdir. Her niyetiniz soyut boyutta size bir gelecek çizer. Hangi gelecek size uygun görülürse, o niyet alınır ve eyleme dönüşmesine izin verilir. Yani, niyet ettiğiniz eylemin soyut boyuttan somut boyuta geçmesine izin verilir. Niyet deyip geçmeyin? Niyetler eyleme dönüşmesede soyut boyutta gerçeğe dönüşüyor. Mahşer günüde sadece somut boyuta geçen gelecekten değil, soyut boyutta kalan gelecektende hesaba çekileceksiniz.
"




Belkısın tahtını kim getirdi, teknoloji kullanıldımı, ışınlama oldumu?

İlk önce neden bu tür konulara giriyoruz bunu açıklayalım; gizem avcıları bilinmeyenlerin peşinde koşarken maalesef ama maalesef boyunlarını aşan konulara giriyor ve yanlış bilgiler ile beyinlerinizi allak bullak ediyorlar. Ortaya attıkları saçmalıklara bir yere kadar sessiz kalabiliyoruz sonrada patlıyoruz. Yeter yahu, bu kadarda olmaz artık diyoruz. Ortaya atılan iddiaların sınırı yok. Her türlü saçmalığı ortaya atıp bunu savunabiliyorlar. İnsanın fıtratı merak içerdiği içinde, genç nesillerimizi ışınlama ve uzaylılar veya zaman yolculuğu gibi teorilere kaptırıyoruz. Sorun ne burada; bu tür teoriler İslam dinine ters. Uzaylı yok, zaman yolculuğu yok, ışınlanma yok. Sıkıntıda burada başlıyor. Gelecek nesillerimizi İslama ters inançlara kaptırıyoruz. Bu tür saçma teorilere cevap vermesi gereken bir tayfa (ilahiyatçılar, diyanet) memurluk zihniyetine esir düşmüş. Bir diğer tayfa (cemaatler) vatanı ele geçirme ihanetleri ile meşgul. Bir diğeride (tarikatlar) sapkın ritüeller ile müridlerini transa sokmakla meşgul. Sorumlu olanlar sorumluluklarını yerine getirmeyince piyasa şarlatanlara ve İslama ters felsefelere kalıyor. Onlarda her gün gençlerimizi saçma teoriler ile besliyor. Gençliğimizi kaybediyoruz arkadaşlar, özeti bu. 15 yıl öncesi alternatif tıp hakkında sizi bilgilendirme niyetine websayfamızı açmıştık. Bu süre içinde, sorularınızla sizlerinde katkısıyla alanında içeriği en zengin en kapsamlı en bilimsel ve en saygın websitesini oluşturduk. Bu alanın dışına çıkmayada hiç niyetimiz yoktu. Gizemli teorilere mesafeli duran birisi olarak, dini eğitimi olmayan birisi olarak İslami veya metafizik konulara girmeyi aklımın hayalimin ucundan geçirmezdim, ama bak göre hayat bizleri nerelere çekti. Yapacak birşeyde yok. İnsan kendi fıtratı dışına çıkamıyor. Bizde de öyle bir huy varki İslama ve devletimize yapılan saldırılara duyarsız kalamıyoruz. Buna gurbette doğup büyümenin yan etkileride diyebilirsiniz. Mevzu İslam, vatan ve millet olunca rahat duramıyoruz. Sayfamıza ilk defa girenler konuları görünce şaşırıyor olabilir, bunların biyoenerji ile ne alakası var diyebilir, lütfen bunun altında bir art niyet aramayın. Alternatif tıp dışında konulara girmek kesinlikle bizim arzu ettiğimiz birşey değildi. Şartlar bunu gerektirdi. Hakkınızı helal edin.

Değerli dostlar, eğer insanın düşüncelerini ve eylemlerini sınırlayan değerler yoksa insan herşeyi yapar herşeyi kendisine inandırır. Vakti gelir uzaylıların yeryüzünü istila edeceği inancına kendisini kaptırır, vakti gelir zaman yolcuların varlığına inanır, vakti gelir gelecek yüzyıllarda yeryüzü kaynakların insana yetmeyeceği görüşünü benimser. İnançlarınızın sınırları hayallerinizin sınırları kadar olur. Kendinize şu soruyu sorun; hal ve hareketlerinizi veya inancınızı sınırlayan birşey varmı? Eğer yoksa hapı yuttunuz, hollywood önünüze ne sufle ederse siz yutarsınız. Biz Müslümanlar mesela Kur'an-ı Kerimin çizdiği sınırlar içinde düşüncelerimizi ve eylemlerimizi gerçekleştiririz. Birşeye inanmamız istendiğinde bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışır, Kur'an-ı Kerim buna onay verirse ancak o zaman o düşünceyi kabul ederiz. Örneğin; batı dünyasının israrlı bir şekilde bize empoze etmeye çalıştığı, yeryüzünün bu kadar insanı kaldıramayacağı tezi. Eğer insanoğlu bir kaç yüz yıl daha yeryüzünde yaşamak istiyorsa, yeryüzü nüfusun yarısı yok edilmesi gerek diyorlar. Biz Müslümanlar böylesine tezler ile karşılaştığımızda ne yapıyoruz, bunu ilk önce Kur'an-ı Kerime danışıyor sonrası kararımızı veriyoruz. Konu rızıksa rızıkla ilgili Ayetleri açıp bakıyoruz. Ne diyor Ayetler; "yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah'ın üzerinedir..." (Hud Süresi; 6). Kutsal kitabımız rızkı Allahın verdiğini, bizleri rızıklandırmayı Rabbimin kendisine bir vazife bildiğini söylüyor. Şimdi; siz yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın verdiği bu sözünü tutmayacağını ima etmiş oluyorsunuz. Yeryüzü yetersiz kalacak dediğiniz an, haşa Allahın bu kadar insanı hesaplayamadığı dünyayı ilk yaratırken yanlış hesap yaptığını, dünyayı ilk yarattığında dünyaya örneğin 10 gram rızık yerleştirmesi gerekirken 5 gram yerleştirdiği, şimdide dünyanın yetersiz kaldığını ima etmiş oluyorsunuz. Doğum ve ölümlerin Allahın iradesi dışında gerçekleştiğini, bu kadar insanı haşa Allahın hesap edemediğini ima etmiş oluyorsunuz. Masumane gibi görünen tezlerin ne tür anlamlar içerdiğini görüyormusunuz? Arkadaşlar, batı dünyası bu tür inançları pompalar çünkü onlarda Allah inancı yok. Onlar dünyanın tesadüfen ortaya çıktığına inanıyor. Sizde ama Allah inancı varsa, kendinizi lütfen bu tür saçma batı kaynaklı felsefelere kaptırmayın. Yeryüzünde açlık var ama hocam diyorsanız; evet, var ama bu dünyanın yetersiz olduğundan değil, yeryüzündeki adaletsizlikten ve sömürü zihniyetinden ötürü. Anladınız.

Kur'an-ı kerim inançlarımızı sınırlayan bir rehber, bunun dışında başka bir rehberimiz varmı; var. Allahu Teala insanı yarattı sonrası iyi ve kötülüğü benliğimize yükledi; "Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülüğü ve iyiliği ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" Şems süresi, 7-9). İnsanoğlun en temel rehberi içgüdüleridir. Ailenizden hiçbir ahlaki terbiye almasanızda, yaşantınızda hiçbir dini eğitim görmesenizde siz doğuştan itibaren öldürmenin veya hırsızlık yapmanın kötü bir eylem olduğunu biliyorsunuz mesela. Nereden biliyorsunuz; işte bu ilahi yüklemeden. Her insana doğmadan öncesi temel değerler yüklenmiş. En temel rehberimiz içgüdülerimiz, sonrası aileden aldığımız ahlaki dini ve kültürel değerlerimiz, sonrası bunlarıda şemsiyesi altına alan Kur'an-ı Kerim. Bu konulara neden girdik; Süleyman as ve ışınlama, Zülkarneyn as ve uzay yolcuğu, Ehl-i Kehf ve zamanda yolculuk gibi iddialar, yani bilinmeyenler hakkında ortaya atılan iddialar Kur'an-ı Kerime ters. Bu tür inançlara kendinizi kaptırmadan lütfen rehberinize danışın. Kim bizim rehberimiz; Kur'an-ı Kerim. Bizim nacizane tavsiyemiz, bu tür iddiaları ortaya atmadan öncesi lütfen kur'an-ı kerimin mealini açın ve okuyun. Anlayıncaya kadar tekrar ve tekrar okuyun. Okurkende tezinizi destekleyecek niyette değil, ön yargılardan arınmış doğruları öğrenme niyetine okuyun. Okumaya vaktiniz yoksa eğer, o zaman bu tür konular ile karşılaştığınızda Rabbim daha iyisini bilir deyip bu tür sohbetlerden uzak durun; "...delillerin açık olması haricinde bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında kimseyede birşey sorma" (Kehf Süresi; 22). Bu Ayet mağaradaki gençler hakkında bir soru üzerine iner. Allahu Tealada bu Ayeti indirerek, bir konu hakkında net bilgi yoksa o zaman o konu hakkında münakaşaya girmeyi ve soru sormayı yasaklar. Yani delilin olmadığı bir konu hakkında sohbet etmeyi yasaklar. Neden, çünkü bundan hesaba çekileceksiniz; "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsra Süresi; 36). Bizden uyarması; uzaylılar hakkında zaman yolcuları hakkında atıp tutuyorsunuz, bu söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz ve deliliniz nerede, bu bilgileri nereden aldınız diye size sorulacak. Ne cevabı vereceksiniz? Öyle zannettimmi diyeceksiniz. Varsaylımki dediniz, o zaman size zandan uzak durun demedikmi, zan hakkında Ayetler apaçık değilmi yanıtını alacaksınız. Hollywood ve batı kaynaklı güya uzmanlarımı referans göstereceksiniz? Varsayalımki gösterdiniz, bu sefer bir fasık size bir bilgi getirdiğinde bunun doğruluğunu araştırın Ayetini önünüze koyacaklar. Öyle veya böyle hapı yuttunuz. Youtube'ta bir kaç tık daha alabilmek, popüler olabilmek için kendinizi helaka sürüklüyorsunuz. Kesin delil neden önemli; çünkü yanlış bilgi insanları saptırıyor çünkü yanlış bilginin ucunda birine bir iftira atmak var bir yalan var. Örneğin; uzaylılar. Allahu Teala uzaylılar yaratmadı. Siz var dediğiniz an, Allaha iftira atmış ve milyonlarıda buna ortak etmiş oluyorsunuz. Olay bu kadar basit.
Bu vebalin altından kalkamazsınız. O yüzden Allahu Teala kesin bilgi yoksa o konudan uzak durun diyor.

Gelelim konumuza;

Kur'an-ı Kerim üç bölümden oluşur. Bir bölüm tarih kitabı gibi geçmiş olaylardan bahseder. Bir bölüm günlük gazeteniz gibi günlük yaşantınızla ilgili konulara değinir. Bir bölümde bilim kurgu romanı gibi gelecekten bahseder (kıyamet, cennet, cehennem, mahşer günü). Geçmiş olaylardan bahsederkende Süleyman as ile ilgili bölümde Saba Kraliçesi Belkıs'ın tahtın getirilişini anlatır. Bu hadiseyi bir çok kişi ışınlamaya yorumlar. Hatta ve hatta, o kadar ileriye giderek geçmişte yüksek teknoloji vardı demeye getirir. Bu olayın altında yatan hadise nedir, bunu size genel mantık ve Ayetler doğrultusunda anlatmaya çalışacağız, sizlere hayırlı ve aydınlatıcı okumalar dileriz;
"Beyler! Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz?" diye sordu. Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim" dedi. Kitaptan bir bilgisi olan ise, "Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm" diye cevap verdi. Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan rabbimin bir lutfudur. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir" (Neml Süresi; 38-40). Bu hadisede binlerce km uzakta olan ve bir kaç ton ağırlığında olan bir eşyayı birisi, gözünüzü açıp kapatmadan getiriyor. Bu nasıl mümkün oldu? Cin tayfasından bir ifrit ile insan tayfasından olan bir ilim sahibi arasında, kim belkısın tahtını daha hızlı getirebilir mevzusu geçer, ilim sahibi olanda cin'e üstün gelir ve tahtı getirir. Bunun altında yatan hikmet nedir? Teknolojimi kullanıldı yoksa farklı birşeymi var burada?

Belkısın tahtı teknolojik bir cihazlamı getirildi?

Hayır. "Geçmişte teknoloji varmıydı" yazımızı okursanız teknolojinin hangi şartlar altında indiğini öğrenirsiniz. En basit örneğiyle eğer o tahtı getiren şahıs o tahtı bir teknolojik cihaz ile getirmiş olsaydı o zaman bundan onda bir yeryüzü ilmi olduğu anlamı çıkardı, yeryüzü ilmi ona indiği zamanda bu ilmi yeryüzündeki diğer insanlar ile paylaşma zorunluluğu doğardı. Bilgi demek vebal demektir. Bilgi size inerse, o bilgiyi paylaşmak zorundasınız. İslami açıdan, size eğer bir yeryüzü ilmi inerse bu bilgiyi kendinizde saklı tutamazsınız. Sizler belki elde ettiğiniz bilgileri başkaları ile paylaşmıyor, bencil ve çıkarcı davranıyorsunuz. Allah ehli birisi ama paylaşırdı paylaşma zorunluluğu olduğunu bilirdi. Paylaştığı o ilim ve teknolojide günümüze kadar artarak gelmiş olurdu. O günden bugüne kadar o ilim gelmediyse demek o ilim paylaşılacak bir ilim değildi. Hangi tür ilim paylaşılmaz? Kişinin maneviyatına indirilen ilimler! Örneğin; ledün ilmi. Özetlersek; bu hadisede teknolojinin varlığı söz konusu değil.

Işınlama oldumu?

Yine hayır. Ayetin kendisi zaten ışınlama tezini çürütüyor. Bizim akılsızlar kendilerini ışınlama gibi teorilere o kadar kaptırmışki Ayeti okumayı unutmuşlar. Ön yargı ile olaylara yaklaşırsanız olacağı bu. Ayetin kendisi nasılmı ışınlama tezini çürütüyor, çok basit; iki kişi yarışa girişiyor, birisi cin diğeri insan. Cin ışık hızı ile hareket eder, diğerinin ise ışınlama teknolojisini kullandığını iddia ediyorsunuz. Bu ikisi yarışsa, kim galip çıkar? Eşitlik olur. Şimdi, aha haaa diyorsunuz değilmi!! Işınlama dediğimiz olay, ismi üzerine ışık hızı ile hareket edebilmek. Cinler ışık hızında hareket eder, sizde ışık hızında hareket ederseniz, ortaya eşitlik çıkar. Işınlama ile bir cinden daha hızlı o tahtı getirmeniz mümkün değil. Anladınız. Cinden daha hızlı o tahtı getirebilmeniz için ışık hızından ötesi birşey kullanmanız gerek. Bizim evrende de ışık hızından daha hızlı hareket edebilmek mümkün değil. Bilimsel açıdan mümkün olmayan birşey gerçekleştiği anda buna ne diyoruz? Mucize. Bu olayın neden ışınlama teknolojisi ile gerçekleşemeyeceğini anladınızmı? O ilim sahibi zat, iddia edildiği gibi
 eğer ışınlama teknolojisini kullansaydı bir cinden daha hızlı getirmesi söz konusu olamazdı. Hatta tam aksi olurdu, cin daha hızlı getirirdi çünkü ışık hızında hareket edebilmek için bir aygıta ihtiyaç duymuyor. Işık hızında hareket edebilmek bizlerin koşma kabiliyeti gibi doğasında olan birşey. Siz o ışınlama cihazın ayarlarını yapıncaya kadar cin çoktan getirmiş olurdu. Anladınız. Özetlersek; bu hadisenin ışınlama ile hiçbir ilgisi yok.

Işınlama teorisi ile karşılaştığımız diğer sorunlar

Ortada bir teknoloji var dediğiniz zaman, o teknoloji yeryüzü kurallarına tabi olması gerek. Teknolojinin temeli fizik kurallarına dayanır. İşte burada da aklımıza onca soru geliyor; o tahtın bulunduğu koordinatları nereden aldıda kendisini tam o noktaya ışınlayabildi? Varsayalımki kendisini oraya ışınladı, sarayda tahtı arayacak, oradaki insanlardan gizlenecek derken dakikalar geçerdi. Dakikaları bırakın, bir adım attığında zaten iddiayı kaybederdi. Gözünü açıp kapatmadan getiririm diyor, yani o tahtı getirmek için bir adım atacak zamanı bile kendisine tanımıyor. Kendisine tanıdığı süre içinde o tahtı ışınlama veya her hangi bir dünyevi güç ile getirmesi mümkün değil. Örneğin ifrit. İfrit iki adımlık zaman kendisine tanıyor. Ne diyor; otur diyor bu ilk adım sonra kalk diyor bu da ikinci adım, sonrası tahtı yanında göreceksin diyor. Bir adımda tahta ulaşsam bir diğer adımda da geri dönsem, ancak iki adımda getiririm diyor ve o kadar mühlet istiyor. İlim sahibi zat ise o zamanı bile kendisine tanımıyor. Gözü açıp kapatıncaya kadar getiririm diyor. Gözü açıp kapatmak ne demek saniyenin onda biri demek. Saniyenin onda biri ne anlama geliyor, o dönem için ölçümü mümkün olmayan bir zaman dilimi anlamına geliyor. O yüzden burada kullanılan gözü açıp kapatma ifadesi bir zaman dilimini kastetmekten ziyade, zamanın geçersizliğini ifade etmek için kullanılır. İslam tarihinde de hangi şahıs için zaman geçerli değil? Bu sorunun cevabını biliyorsanız, tahtı getiren zatıda biliyorsunuz. Artı, ışınlama teknolojisi tek yönlü işleyen bir mekanizma değil, hem çıkış noktasında hem varış noktasında portalınız olması gerek. Bir nokta sizi atom parçalarınıza ayırıyor ve ışınlıyorsa diğer uçtada yani belkısın sarayında da sizi bir araya getiren bir alıcı aygıt olması gerek. Belkısın sarayında öyle bir aygıt varmıydı? Yoktu. Bu iddiaların neresinden tutsak elimizde kalıyor. Önünü ve arkasını hesaplamadan birşeyleri ortaya atıyorlar, sonrada ben böyle düşünüyor böyle inanıyorum deyip geçiyorlar. Bilimde böyle işlemiyor işte arkadaşlar, iddialarınızın önünde ve arkasında elle tutulur bir tarafı olması gerek.

Teknoloji yoktu ışınlama yoktu, ne vardı o zaman?

Bunun sırrınıda bize başka bir Ayet açıklıyor. Kur'an-ı Kerim ilim sahibi kişilerden bahsederken
, bunu genelde o kişilerin ismini söyleyerek yapar. Örneğin; biz Musaya ilim verdik der, Yusuf’a ilim verdik der, Lut'a, Davud ve Süleyman'a ilim verdik der vs. İki Ayette ama ilim sahibi bir şahsiyetten bahsederken o şahsiyetin ismini vermez. Birisi bu Ayet diğeri ise Musa as'ın kıssalarında geçen Ayette. Hatırladınızmı? Aynen. Kehf Süresi 60-82. Musa as, kendisinden daha ilimli birisi varmı diye Allaha sorar ve bunu öğrenmek için bir yolculuğa çıkması söylenir. Bu yolculukta onu o ilim sahibi şahısa ulaştırır ve bu ikisi yine bir yolculuğa çıkar ve bir dizi olaylar ile karşılaşır. Şimdi; Kur'an-ı Kerimin iki Ayetinde isimsiz bir ilim sahibinden bahsedilir, birisi Belkısın tahtı ile ilgili Ayette diğeri ise Musa as'ın yolculuğu ile ilgili Ayette. Kim bu şahıs? Belkısın tahtı ile ilgili Ayette Allahu Teala onu deşifre etmiyor, o Ayeti okuduğumuzda onun kim olduğunu çözemiyoruz. Musa as'ın kıssasına geldiğimizde ama, Ayetler bize o şahıs hakkında daha detaylı bilgiler veriyor. Bi nevi kendisini ifşa ediyor. Kim bu şahıs; hz Hızır. O iki Ayette geçen kişinin aynı kişi olduğunu nereden anlıyoruz? Kur'an-ı Kerimin tümünü inceleyerek. Kur'an-ı Kerimde tek bir kişi için zaman geçerli değil, o da Hızır as. Yani, o tahtı bir ifritten daha hızlı getiren kişi sıradan bir insan değildi, maneviyatı yüksek zamanın kendisi için geçerli olmayan bir şahsiyetti. Olayın altında da ışınlama gibi bir yeryüzü ilmi yoktu, bir mucize vardı. Ne tür bir mucize? Bu hadisede zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı. Herkes için zaman durdu, o taht içinde mekan kavramı ortadan kalktı. Gözü açıp kapatmadan binlerce km uzaklıktaki bir taht bir anda Süleyman as yanında oluverdi. O yüzden bu hadisenin altında yeryüzü ilimleri değil, manevi ilimler arayın.

Ortaya attığınız tezin tutulur yanları olsun

Bir hadise Musa as döneminde yaşanıyor diğer ise ondan bin yıl sonrası Süleyman as döneminde. İki Peygamber arasında bir zaman farkı var, bu hadisenin içinde de zamanın hiçe sayılması var, bu da aklımıza ilk Hızır as getiriyor. İslam inancına göre iki kişiye kıyamete kadar yaşama izni verilmiş biri kötülerden (iblis), diğeri iyilerden (hz Hızır). O yüzden biz Müslümanlar Hızır as'ın kıyamete kadar insanlığın arasında dolaşacağına inanırız. Hem Musa as döneminde ortaya çıkması, hem Süleyman as'ın hizmetinde bulunması İslam inancına uygun bir iddia. Yani bir iddia ortaya attığınızda bu İslam ile çatışmasın. Önü ve arkası tutulur olsun, mantık içinde olsun.

Özetlersek

Kur'an-ı Kerimde ilimden bahsedildiğinde, bu maneviyatla ilişkilendirilir. Örneğin;
"Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler" (Sebe Süresi; 6). "Ey Muhammed! De ki: İster ona (Kur'ân'a) inanın, ister inanmayın; o daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğunda onlar, yüzleri üstü secdeye kapanırlar" (İsra Süresi; 107). Kur'an-ı Kerimde ilim ve maneviyat özleştirilir. Allah inancı olmayan birisi, Allah nezdinde ilim sahibi olarak görülmez. Kur'an-ı Kerimin koyduğu ölçüye göre ilim sahibi olabilmeniz için Allah inancına ve Allah korkusuna sahip olmanız gerek. Ayetimiz ilim sahibi bir şahsiyetten bahsediyor, biz buradan o kişinin manevi ilimlere sahip olduğunu anlıyoruz. Nereden bunu anlıyoruz? Manevi derinliğe sahip olmayan birini Kur'an-ı Kerim, "ilim sahibi" olarak görmüyorda ondan. Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; hem manevi ilimlere sahip, hem teknoloji gibi yeryüzü ilimlerine sahip olamazmı? Günümüzde elbette olabilir, ama o dönem olamaz. En basiti ilmin zekatı var. O şahıs eğer bu hadiseyi bir yeryüzü ilmi ile gerçekleştirmiş olsaydı, medreselerde ve okullarda o teknolojiyi başkalarına öğretme ve paylaşma vebali omuzuna inerdi. O teknoloji yayılır ve o günden bugüne katlanarak gelirdi. O dönemde ve ondan sonraki dönemlerde siz yeryüzünün her hangi bir noktasında ışınlama teknolojisine rastladınızmı? Hayır. Demek ortalıkta ışınlama teknolojisi yoktu. Bu tür iddialar ortaya attığınız zaman lütfen çok dikkatli olunuz, her yönüyle kendinizi vebal altına sokuyorsunuz. Örneğin; o şahıs ışınlama teknolojisi ile tahtı getirdi dediğiniz an, o şahısa o bilginin zekatını ödemediği, o bilgiyi insanlıktan gizlediği iftirasını atmış oluyorsunuz. Bilgiyi paylaşmamayı ve ilmi gizlemeyi sanki meşru birşeymiş gibi göstermiş oluyorsunuz. Küçük ve önemsiz gibi görünen bir iddianın ne tür yorumlara ve iftiralara yol açabileceğini lütfen görünüz. O hadise ışınlama ile izah edilebilir değil, öyle olsaydı o hızda ifritte o tahtı getirebilirdi. İfritten daha hızlı hareket edebiliyorsa, demek ışık hızından daha hızlı birşey kullanıldı. Fizik yasalarına görede bu evrende ışık hızından daha hızlı hareket edebilen bir şey yok. Fizik yasalarına ters olanın altında da biz ne arıyoruz; mucize! Bu olayda da bir mucize gerçekleşti. Zaman ve mekan kavramı ortadan kalktı.

Mucize ve teknoloji arasındaki fark?

Gizem avcıları maalesef bilerek veya bilmeyerek peygamberleri sıradanlaştırır, bunuda peygamberlerin mucizelerini günümüzün teknolojik aygıtları ile açıklamaya çalışarak yaparlar. Peygamberlere indirilen mucizeleri günümüzün teknolojisine eş değer tutarlar. Bu yazı vesilesiyle bunada bir açıklama getirme ihtiyacı hissediyoruz, bakınız; dünya bir bilgisayar ve bizde o bilgisayar yazılımın içinde varlığını sürdüren birer kuluz. Mucize ve teknoloji arasındaki fark; teknoloji, o yazılımın inceliklerini öğrenmek ve kullanmaktır. Mucize ise o yazılımın dışına çıkabilmek
(mirac hadisesi) ve gerektiğinde o yazılıma dıştan müdahale edebilmektir. Bilim adamı ile peygamber arasındaki fark; bilim adamları yazılımın dışına çıkamaz, yazılımın kendisine müdahale edemez, yazılımı değiştiremez. Yazılım yani sistem kendilerine ne imkanları sunuyorsa ancak o sınırlar içinde hareket edebilirler. Peygamberler ise diledikleri an yazılımın dışına çıkabilir, diledikleri zaman yazılımın kendisine müdahale edebilir. Belirli bir mekan ile kısıtlı değiller. Sistemin içi veya dışı, sınırsız hareket alanlarına sahipler. O yüzden bir peygamberi asla bir bilim adamı ile, bir mucizeyide asla teknolojik bir aygıt ile eşdeğer tutmayın. Robotun kendisi ile o robotun yazılımını yazan kişi hiç bir olurmu!"






depresyon- yap��lan yanl����lar ve yap��lmas�� gerekenler

Türkiye'de 15 milyon psikiyatri hastası bulunur, bunların 7,5 milyonu suç potansiyeli taşır ve bu sayılar gün geçtikçe artar. Bu boyutta bir hasta kitlesine sahip olmamız ve her gün daha genç ve daha yaşlı hastaların bu kitleye dahil edilmesi hem devlet büyüklerimize bir şeyler anlatması gerek hem bu alanda çalışan uzmanlara. Bu rakamlar uzmanlara tedavide ve teşhiste yanlışlar yapıldığını, devlet büyüklerine ise halkımızın üçte birinin aklı gittiğini, geleceğimizin tehlike altında olduğunu anlatmalı. Sayın okurlarımız 2012 verilerine göre depresyon hastalıklarında %24 bir artış var, ülkemizde bir yandan kanser patlaması yaşanırken diğer yandan vatandaşlarımızın aklı ellerinden gidiyor. Türk tıp dünyası artık kendisini çıkarlar ve hesaplar üzerine kurulmuş batı tıbbın zincirlerinden koparıp özerk, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir kurum haline dönüşmeli ve bu değişimi devletin bizzat kendisi takip etmeli, gerekirse zorlamalı. Bu radikal kararları kalıplaşmış, batı hayranı profesörler ve dış ülkelerin taşeronluğunu yapan bilim adamların almasını bekleyemeyiz, onlar ülke çıkarlarına göre değil onlar kendi ve dış güçlerin çıkarlarına göre hareket eder.

Neden batı tıbbına sırtımızı çevirmeliyiz?

Batı tıbbı depresyonu hücresel bazda gelişen bir fenomen olarak görür ve bütün hesaplarını onun üzerine kurup o yoldan ilerler. Batı tıbbın neden böyle bir yanılgıya düştüğünü bilimsel göz ile izah etmek mümkün değil, bu yaklaşımlarını ancak batı tıbbın genel duruşunu, ilme genel bakışını incelerseniz anlayabilirsiniz. Batı tıbbı gözle görüntüleyemediği bir şeye inanmaz, bu zihniyet bütün canlıların tek hücreli canlılardan oluştuğuna inanır (evrim teorisi), hücre dışında bir şeyin varlığına inanmaz. Psikilolojik rahatsızlıklara sebep olablicek akıl, ruh veya cin gibi enerji boyutundaki oluşumlara inanmayan bu zihniyet, araştırmalarına başlamadan olabilirlerin yüzde ellisini kesip atar. Olabilirlerin %50sini baştan silen bir zihniyet sizce doğruları bulabilir mi; sizce sonuçları kendi %50sine sığdırmak için zorlama yorumlar yapıp, verileri manipüle etmez mi?

Depresyon hastalığı ile psikiyatrik hastalıklar arasındaki fark nedir? 

İnsan beyininde üç tarz düşünce doğar, bunlardan birisi kendi düşüncenizdir ve beyinde doğar, diğer ikisi ise kalpte doğar ve beyinde yankılanır. Kalpte doğan düşüncelerden birisi Rahmanidir ve buna ilham denilir, diğeri ise şeytanidir ve buna vesvese denilir. Fobiler, panik ataklar, obsesif rahatsızlıklar, (temizlik, simetri) şizofreni gibi psikiyatri rahatsızlıklar şeytani vesvese sonucu ortaya çıkarken ( “biyoenerji ile psikiyatri hastalıklarını çözdük” yazımızı okuyun), depresyon o kişinin bizzat kendi düşüncesi sonucu ortaya çıkar. Depresyon olarak adlandırdığımız oluşum insanın kendi düşüncesinden kaynaklanır!

Not: 1960 yılların soğuk savaş döneminde Rus bilim adamları Moskova’daki Amerikan konsolosluğunu değişik elektromanyetik akımlara maruz tutar. Rus bilim adamaları amerikan konsololuğunda çalışanların düşünceleri elektromanyetik frekanslar ile etkilenip etkilenmeyeceğini test eder. Deneylerin sonucunda konsoloslukta çalışanların şizofreni davranışlar, depresyon ve kişisel bozukluklar sergilemeye başladığı görülür. Türkiye’deki psikiyatri hastalıkların çokluğunu göz önünde bulundurursak, Türkiye acaba böyle akımlara maruz tutuluyor olabilir mi?

Depresyon nedir?

Doğru tedavi doğru teşhisten geçer, depresyon hakkında bilmeniz gereken ilk şey; depresyon bir hastalık değildir. Nedir depresyon o zaman? Depresyonu daha iyi anlamanız için size bir soru soralım; üzüntü nedir? Üzüntüyü siz nasıl tanımlıyorsanız depresyonda o dur. Siz üzüntülü olduğunuz anları bir hastalık olarak mı görüyorsunuz, yoksa yaşadığınız dünyevi sıkıntının ruhsal boyutunuza bir yansıması olarak mı? Bu soruyu kendiniz için cevaplarsanız, depresyonun ne olduğunu çözersiniz. Açıklayalım; eğer yaşadığınız hayat sıkıntıları bir kaç aydan daha fazla uzun sürer ve mutlu-günler, sıkıntılı-günler dengesinde sıkıntılı-günler daha ağır basmaya başlarsa ve ufukta bir çıkışta görünmüyorsa o zaman ruhani haliniz bir ümitsizliğe, bir bunalıma kapılır; işte o anki ruh halinize depresyon denilir. Sıkıntılı günleriniz bir kaç gün sürerse buna üzüntü denir ama sıkıntılı günleriniz bir kaç haftadan daha uzun sürer ve sıkıntılarınızın sonu görünmezse, o ruh halinize depresyon denilir. Depresyon, üzüntü halinizin bir basamak üstüdür. Nasıl mutlu günleriniz ruhani boyutunuza yansıyor, sizi neşelendiriyor, mutlu ediyor ve o haliniz hastalık olarak görülmüyorsa, sıkıntılı günlerin ruhani boyuta yansımasıda bir hastalık olarak görülmez.

Depresyon; hayatta maddi, manevi bazı sıkıntılar yaşayan bir aklın negatif düşünce yoğunluğuna girmesidir. Depresyon düşünce boyutunda gerçekleşen bir rahatsızlık olduğu için bunun çözümü asla ilaçlar ile gerçekleşemez. Tedavi nasıl yapılmalı? O kişiyi mutsuz eden ne ise, o sıkıntıyı ortadan kaldırdığınız an hastayıda tedavi etmiş olursunuz, bu kadar basit! Örneğin; o kişinin borçları mı var, borçlarına çözüm üretmelisiniz; o kişi evde şiddete mi maruz kalıyor, o şiddeti durdurmanın yollarını aramalısınız. Tedavi o kişinin sorunlarına çözüm bulmaktan geçer, tedavi o kişinin beyinini ilaçlar ile tecavüz edip onu duygulardan yoksun, çevresini algılamakta zorluk çeken bir robota dönüştürmekten değil.

Beyin neden negatif düşünce yoğunluğuna girer?

Eğer akıl kendisini istemediği bir hayat koşulunda bulur ve nice çabalara rağmen koşulları değiştiremezse o zaman akıl bu şartlar altındaki bir yaşamı reddeder. Akıl kendisini köşeye sıkıştırılmış bir çıkmazda bulur ve negatif düşünce üretimine girer. Örneğin; nasıl kredi kartına borçlanabildim veya nasıl oldu da o kişiye kandım gibi kendisini özeleştiri topuna tutar. Eğer yaşadığınız sıkıntıları kısa bir süre içinde atlatabilirseniz, o zaman hayatınızın o dönemini sadece hayatın bir zorluğu olarak görür ve hayatınıza devam edersiniz. Ama yaşadığınız olaylar ayları, yılları bulur ve ufukta bir çıkış yoluda görünmezse, o zaman akıl kendisini bir çıkmazda bulur ve bu düşünce çıkmazınada depresyon denilir.

Hangi çıkmazlar beyini depresyona sürükler?

Hayatınızın farklı bölümlerinde vermiş olduğunuz kararlar ile kendinizi bir köşeye, bir çıkmaza itebilirsiniz. Bunun çok örnekleri var; yanlış kişi ile evlenirsiniz ve bundan bir çıkış yolu bulamazsınız veya borç altına girersiniz ve bunun altından nasıl kalkabileceğinizi bilemezsiniz. Kısacası akıl bir çıkmazdadır ve bulunduğu ortamdan nasıl uzaklaşacağını veya o ortamı nasıl değiştireceğini bilemez. Bulunduğunuz ortam sizin istekleriniz doğrultusunda değişmiyor ve ufukta da değişmeye yönelik her hangi bir kıpırdanma görünmüyorsa, o zaman akıl bu şartlar altındaki bir yaşamı reddeder ve beyinde negatif düşünceler oluşmaya başlar ve ümitleriniz tükendikçe, bu olumsuz düşünce yoğunluğu artar. Kısa bir özet; uzun süre devam eden negatif düşünce yoğunluğuna ve çıkış yolu gözükmeyen ortamlarda oluşan düşüncelere depresyon denilir. Bu negatif düşünce yoğunluğunu beyinin kendisine yönelik bir özeleştirisi olarakta görebilirsiniz.

Depresyon ile bedendeki hastalıklar arasındaki bağlantı nedir?

Depresyon bedeninizdeki hücreleri iki şekilde etkiler: birincisi hastalıklara sebep verir, ikincisi var olan hastalıkları yüzeye çıkarır (alevlendirir, uyar halden akut hale dönüştürür). Beyninizde ürettiğiniz her düşünce bir enerji kıvılcımı oluşturur. Olumlu düşünceler uzun dalga boyutunu alır, sinir ve öfke krizleri ise yüksek gerilim, kısa frekans halini. Bu elektromanyetil dalgalar oluştuğu an çevrenize yayılır ve toprağa yönelir. Toprağın özelliği; toprak yoğun artı ve eksi yüklü mineral değerine sahip, çok güçlü bir vakuum cihazı gibi kendi üzerinde yürüyen, kendisi ile temasa geçen herşeyin elektronlarını kendisine çeker. Depresyonda yaşadığımız sıkıntı şurada; beyin ile toprak arasında bir mesafe, yani organlarınız bulunur. Beyinde oluşan akımlar eğer toprağa ulaşmak istiyorsa organlarınızın içinden geçmek zorunda, depresyon ve hastalıklar arasındaki bağlantı bu. Eğer düşünceleriniz olumlu ise organlarınıza şifa niteliğini taşıyan akımlar yönlendirmiş olursunuz ama sürekli olumsuz düşünür, organlarınızı bu kısa frekans akımlarına tabi tutarsanız, organlarınız bir gün bunun altında iflas eder. Örneğin; evinizde elektrikler kesilir ve tekrar açılırsa, bu açılıp kapanmalar elektronik cihazlarınıza zarar verir çünkü elektrikler tekrar geldiğinde yüksek voltaj da gelir ve cihazlarınızın elektronik düzenini bozar. Cihazlarınızın bazısı kalitelidir ve bu yüksek gerilimli gel-gitmeleri kaldırır ama bazıları ucuz kalitedir ve o akımların altında iflas eder. Beyinde yaşadığınız duygu patlamaları, öfke krizleride elektronik cihazlarda olduğu gibi organlarınızı iflas eşiğine getirir. Organlarınızın kalitesini yani hangisinin ilk iflas edeceğini genetiğiniz ve hayatınızda o organı ne kadar yıprattığınız belirler. Bazıların genetiğinde şeker vardır, o kişilerin zayıf noktası pankreas olur ve bu akımlardan ilk orası etkilenir ve o kişi şeker hastalığına yakalanır, bazılarının zayıf noktası mideleridir ve mide ülserine kapılır, bazılarında guatr vb. Depresyon ile hastalıklar arasındaki bağlantı budur.

Depresyonun beden üzerindeki ikinci etkisi; depresyon var olan sıkıntıları yüzeye çıkarır. Negatif duygu yoğunluğunuz bir hastalığa sebep verecek yoğunlukta veya süreklilikte olmayabilir ama o kısa dönem yaşadığınız sıkıntı var olan rahatsızlıklarınızı yüzeye çıkarması için yeterli olur. Örneğin; bedeninizi her yeri kapalı bir kazan olarak düşünün ve içindeki hararetin (elektromanyetik basıncın) arttığını varsayın, bu basınç arttıkça kendisini içeriğe hapseden kabuğunu zorlar ve o kabuğun en zayıf noktasından kendisini dışa atar. Bu zayıf halkalar bazılarında dudakların bir noktası olur ve depresyona girdikleri her defasında o elektromanyetik basınç o noktada bir uçuk halinde yüzeye çıkar, bazılarında ise baş ağrıları veya romatizma türü eklem şikayetleri olur ve onlar depresyona girdiğinde o bölgelerdeki şikayetleri tekrar alevlenir. Vücudunuzun hangi bölgesinde bir rahatsızlık varsa (zayıf halkanız) depresyon kendisini ilk önce o noktadan dışa atar (o bölgedeki şikâyetleriniz artar).

Not: Amerika Birleşik Devletleri, UCLA Üniversitesi San Fransisco kampüsü Psikiyatri bölümü bilim adamları Yoga gibi egzersizlerin ruhsal bedeni nasıl rahatlattığını araştırır ve araştırmanın sonucunda şu tespit yapılır; düşünceler, soyut elektromanyetik bir kavram olarak beyinde var olur, yoga esnasında üretilen ses dalgaları sayesinde de bu soyut elektromanyetik oluşumların bedenden uzaklaştırıldığı anlaşılır. Yani bizler beyinde oluşan düşünceleri dile dökerek beyindeki birikimleri boşaltabiliriz; biriyle konuştuğumuzda rahatlamamızın altındaki sebepte bu. Namaz kılarken Ayetleri sesli (kendimizin duyacak ses tonunda) okumamızın altında yatan nedenlerdende birisi bu! Egzersiz yapmanında böyle bir etkisi bulunur, egzersiz bedenimizdeki elektromanyetik oluşumları dışa yönlendirir, organlarımızın zarar görmesini engeller. Negatif düşünce yoğunluğuna girdiğiniz an egzersiz yapın, hareket içinde olan kaslarınız düşünceden kaynaklanan elektromanyetik akımları bedeninizin içinden dışa yönlendirir, bedeninizi deşarj eder. Su'da da elektromanyetik akımları deşarj etme özelliği bulunur, bunalımda olduğunuz dönemlerde bol, bol banyo yapın, suya girin. Burada toprağı anmaya ihtiyaç duymuyoruz çünkü toprağın deşarj edici özelliklerini hepimiz bilmekteyiz. 

Psikiyatri ne zaman devreye girer?

Hayat şartları aklı bir çıkmaza sürüklediğinde akıl kendisine çözüm yolları üretilmesini talep eder. İnsan çoğu zaman kendi çözümünü bulmakta zorlanır. Sorunlarımızın çözümü çoğu zaman gözümüzün önünde olabilir ama onları göremeye biliriz. Olaylara dışarıdan bakan birisi, bizler için daha sağlıklı kararlar verebilir. Ayrıca eğitimsizliğimiz veya hayat tecrübesi eksikliğimiz yaşadığımız sorunlara çözüm yolu bulmamızı zorlaştırır. Zaten o hayat tecrübelerine ve bilgiye sahip olmuş olsaydık, kendimizi bu çıkmazlara itecek kararları vermezdik. Psikiyatri burada devreye girer, siz bu alanda tecrübe sahibi olan ve bu alanda eğitime sahip olan insanları arayıp, onlara danışmalısınız. Sizin bir türlü çıkış yolu üretemediğiniz olaylara, onlar bilgi ve becerileri ile nice çıkış alternatifleri sunabilir. Psikiyatri uzmanları bunun için eğitim alır. Sayın okurlarımız danışmak kendiliğiyle bir erdemliktir; “ben kendi başıma bu işin altından kalkamadım”, demek ve başkalarına başvurmak sizi küçültmez tam aksine sizi yüceltir.

Psikiyatri ile yaşadığımız sıkıntı

Depresyonu bir negatif düşünce yoğunluğu olarak tanımlarsak ve bu olumsuz düşüncelerin çıkışı olmayan ortamlara girdiğiniz an oluştuğunu göz önünde bulundurursak, sizin tedaviniz sizi bu karanlıktan aydınlığa taşıyacak rehberler üzerinden geçer. Türkiyede yaşadığımız sıkıntının kaynağına inmeden Psikiyatri uzmanlığın tanımını size yapalım; psikiyatri uzmanları birer rehberdir, sıkıntılı dönemlerinizde sizi yalnız bırakmayan, size o zor günlerde çözüm yolları sunan dostlar. Psikiyatri uzmanları sizi bunalıma sokan hayat şartlarını araştıran bir hekim, sıkıntılarınıza çözüm yolu sunan bir rehber, sizi bu süreci atlatmanızda motive eden bir motivasyon uzmanı, sıkıştığınız an içinizi dökebileceğiniz bir dosttur. Siz Türkiye’de bu profile uyan bir psikiyatri uzmanı ile karşılaştınız mı? Maalesef hayır, işte yaşadığımız sıkıntı burada!  

Çözüm; devletin bütün kurumları birlikte çalışmalı

Hayat şartları size sıkıntıya soktuğu an, o anki düşünce yoğunluğuna depresyon denilir, depresyonu gidermekte o sıkıntıları gidermekten geçer. Örneğin; bir bayan evde şiddete uğruyorsa ve buda o bayanı depresyona soktuysa, o zaman o bayanın depresyon kaynağı evdeki şiddettir. Siz o bayanı o ortamdan uzaklaştırmadığınız müddet onun tedavisini yapamazsınız. Bu tür hastalar hekime çıktığı an, hekimler sıkıntının kaynağını tespit ettikten sonra devletin diğer kurumlarını devreye sokmalı. Depresyon içinde bulunan hastaların ciddi hayat sorunları var; lütfen hastaların beyinlerini poşet dolu ilaçlar ile uyuşturmayı bırakın, onların hayat sorunlarına nasıl çözüm bulabiliriz soruları üzerinde durun!

İlaçlar ne zaman devreye girer?

İlaçlar ne zaman verilir? Eğer hastalık kendisine veya çevresine zarar verebilecek boyuta geldiyse o zaman o hastaya ilaç tedavisi uygulanıp, sakinleştirilir. Bu acil bir durum ve acil bir müdahale gerektirir. Biz ilaçlara karşı değiliz, biz sadece ilaçların sıkıntının kaynağı bilinmeden rastgele yazılışına ve sorumsuzca yazılışına karşıyız. Eğer bir hekim ofisine gelen her hastanın yaşına bakmaksızın, sıkıntısına kulak vermeden, sorunun kaynağını tespit etmeden ilaç şirketlerin primleri doğrultusunda ilaç yazarsa o zaman bizler bu zihniyete sahip hekimlere dur diyebilmeliyiz. Hastanın durumu kendisine veya başkalarına zarar verebilecek düşüncelere kadar ilerlemiş ise o zaman o hasta ilaç tedavisi ile uyuşturulur ve sakinleştirilir ama hastaya ilaç verilmesi o hastanın şikayetlerini dinlemeye, sıkıntılarına çözüm yolları bulmaya engel olmamalı. İlaçlar o kişinin maddi sıkıntılarını çözmez, o kişiye iş bulmaz, o kişinin üniversite sınavlarını kazanmaz, o kişinin aile içi sorunlarını çözmez, o zaman hasta neden bir kutu hap verilerek eve gönderilir, sıkıntıları ile baş, başa bırakılır? Sayın okurlarımız aldığınız ilaçların bir çok zararı var ama bunların en tehlikesi bunların beyine yönelik, yani sizin karar verme merkezinize yönelik ilaçlar olmasıdır. Bu ilaçlar sizi bu hallere düşüren olaylara karşı duyarsız kılar, yaşadığınız sıkıntılara müdahale edemez hale düşürür. İlaçlar size üç maymunu oynatır; görmüyorum, duymuyorum rolünü oynatır ve uyandığınızda bir bakmışsınız çevrenizde her şey yıkılmış gitmiş.

Hekiminiz bir rehber, çevrenizdeki insanlar destekçiniz ve devletiniz güvenceniz ve korumanız olsun; vatandaşlarımızı girdikleri bunalımdan ancak el ele verirsek kurtarabiliriz

Size ilaç yazıp evinize gönderen psikiyatri uzmanlarına sırtınızı dönün ve size rehberlik yapabilecek hekimlere çıkın. Depresyon maddi ve manevi sıkıntıda olmak anlamına gelir ve eğer milyonlarca vatandaşımız ülkemizde depresyonda ise o zaman bizler bu Müslüman kardeşlerimizin sıkıntılarına kulak vermeliyiz. Bir Müslüman başka bir Müslümanın sıkıntılarına duyarsız kalamaz; Allahu Teala bizleri birbirimizden sorumlu kılmış. Eğer bu ülkede milyonlarca vatandaşımız depresyon içinde ise demek bizler, yani hayatını rahat yaşayanlar Müslümanlığın gereğini yerine getirmemiş. Her hangi birisinin depresyona girdiğini duyduğumuz an sanki onda bulaşıcı bir mikrop varmış gibi ondan uzak durmaya çalışıyoruz, onu toplumdan soyutlayarak onu sorunları ile kendi haline bırakıyoruz. Lütfen bunu yapmayalım, eğer çevrenizde birisi depresyona girdiyse hemen onu arayın, derdini, sıkıntısını sorun, onu bu süreçte yalnız bırakmayın. Ben ne yapabilirim ki demeyiniz; yardım etme gücünüz olmasa bile, o kişiyi arada sırada telefonda arayıp halini hatırasını sormanız o kişiyi intihar düşüncelerinden alıkoyabilir.

Depresyon ilaç ile tedavi edilebilecek bir durum değildir; sizler sıkıntılı bir duruma düşerseniz güçlü olun, pes etmeyin ve size bu hayat mücadelesinde yardım edebilecek, size yol gösterebilecek, bu sıkıntılı döneminizde sizi aydınlığa ulaştırabilecek makamlara çıkın. Hekimler yanlış adrestir, günümüzün sisteminden hekimler sizin hayat sıkıntılarınıza çözüm üretebilecek konumda değiller. Lütfen değerli zamanınızı hastane köşelerinde harcamayın ve ilaçlardan uzak durun; ilaçlar ne sizin aile içi düzeninizi onarır ne sizin maddi sıkıntılarınızı giderir, ilaçlar sizi yaşamdan tat almayan, çevresini algılamayan ve duygulardan yoksun robotlar haline getirir. Eğer siz çevrenizdeki olayları algılayamazsanız onlara müdahale edemezsiniz, müdahale edemezseniz sorunlarınızı çözemezsiniz. Sıkıntıya düşen insanlarda en kısa zamanda sıkıntılarına çözüm aramalı.

Depresyonun çözümü

Oturun ve sakin kafa ile sizi en çok mutsuz eden şeyi tespit edin ve bunu gidermek için büyüklerinize, dostlarınıza veya devlet kurumlarına başvurun; depresyonun çözümü budur!